Dünyanın En Pahalı Kenti – TOKYO
Dünyanın En Pahalı Kenti – TOKYO

Dünyanın En Pahalı Kenti – TOKYO

     Geçenlerde çok gezen bir arkadaşıma rastlamıştım, Tokyo’dan geliyormuş. Nasıl geçti dememe kalmadan yol boyunca geliştirdiği belli bir formülü acı bir gülümsemeyle mırıldanmıştı: “Kendi kesesinden Tokyo’ya gidene zengin, 2 haftadan fazla kalabilene ise müsrif denir!”
     Şimdi, ayaküstü sohbet ettiğim arkadaşımın sözlerine kulak verelim:
     Tokyo’ya adım atışımın daha ilk saatlerinde, formülün bu kadar da şakaya gelmeyen bir sağlamlığı olduğunu hemen kavradım. Hoş, bir kaç ay önce ünlü bir turizm yazarı, benim formülün daha detaylısını yazmıştı. Tokyo’dan ayrılırken otel faturalarını şirketleri adına alan yabancı müşteri oranı % 98,2 imiş! Yani kendi kesesinden Tokyo’ya gelebilen batılı turist en çok %2 oranında! New York’a dünyanın en kalabalık kenti, Londra’ya en büyüğü, Paris’e en zarifi denebildiği kadar, kolaylıkla Tokyo’ya da dünyanın en pahalısı denmesi boşuna değil elbet.
     Tokyo’nun iyi bir otelinde 200 dolar ödeyerek yiyebildiğiniz aynı yemeği, Londra’da yarı, Paris’te üçte bir fiyatına yiyebilirsiniz. Batı’nın bütün giyim eşyası Tokyo’da “Yen”li etiketlerini birer küçük servet çeki gibi taşırlar. Merak dürtüsü ile Hunting World’ün Ginza’ya aksetmiş zayıf gölgesine uğradım. Her yerde pahalılığın doruğundaki mağazalardan biri sayılan bu emsalsiz deri meşherinde küçük bir seyahat çantasına konan fiyat neydi bilir misiniz? Tam 5200 dolar!
     Yanımdaki arkadaşımın sırtında ünlü Dunhill’in bir blazeri vardı. Tam da Dunhill malları satan bir vitrin önündeydik. “Gel de bir karşılaştırma yapalım,” diyerek dostumu içeri sürükledim. Beş dakika sonra dışarı çıkarken, baktım ceketinin kollarını kadın tenini okşar gibi okşuyordu. Londra’dan aldığı ceketin Tokyo’da tam dört kat fazlaya satıldığını görünce, malı öylesine gözüne girmişti ki, hırpalanmasından korkar gibiydi.
     Aslında pabuçtan gömleğe, kravattan çoraba kadar, Batı’dan aldığımız her eşyanın değerini iyi bilmeniz için Tokyo’nun Ginza’sında veya otelimizin çarşısında beş dakikalık dolaşmak yeter. Japonya’daki eşlerini görünceye kadar giydikleriniz nihayet elbisedir, pabuçtur, gömlektir… Ama orada benzerlerine rastladıktan sonra onlar hemen “servet” olup çıkarlar! Fakat Tokyo’ya rekor pahalılık damgasını vurmak ne kadar yerindeyse, bu damgayı onun alnında tek başına bırakmak da o kadar haksızlıktır. Zira Tokyo dünyanın en pahalı başkenti olmanın yanında, hiç şüphe yok ki en temiz başkent unvanına da hak kazanmıştır! Ve yalnız Tokyo da değil, tüm Japonya’nın nasıl bir temizlik örneği olduğunu anlamak için mesela ünlü hızlı trene bile binmeniz yeter.
     Tokyo’dan Kyoto’ya giderken bindiğiniz bu imrendirici araç, 450 kilometrelik bir mesafeyi hiç belli etmeden, sarsmadan, sallamadan size kazandırırken, yalnız kendi zarafetinin ve temizliğinin sergilenmesini yapmaz, onun yanı sıra geçtiği her karışın nasıl dikkatle taranıp paklaştırıldığını da gözlerinizin önüne serer!
     450 kilometre boyunca raylarının eteklerinde bir tek çöpe, atığa, kâğıda, kutuya, tenekeye rastlayamazsınız. Yanımdaki arkadaşımla yol boyunca hep buna dikkat ettik. O sağdan ben soldan çöp arıyoruz ama yok! Batı’nın bütün merkezlerinde, Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de tabii sayılan tren yolu pisliği, hat boyu çirkinliği, Japonya’da tersine bükülmüştür! 40’lı yılların sonlarında İstanbul Hukuk Fakültesi’nin ünlü hocalarından biri, öğrencilerine “Amerika denince aklınıza ne geliyor?” diye sorar. Aldığı karşılıkların % 80’i “Hollywood”dur. Geçen yıl “Japon denince aklınıza ne geliyor?” diye soran Amerikalı bir öğretmene de öğrencilerin hemen yarısından çoğu “Fotoğraf makinesi” cevabını vermişler.
     Gerçekten de Batı’ya giden Japon elinde fotoğraf makinesi, bacaktaki pantolon ve ayaktaki pabuç kadar ayrılmaz parçadır. Londra’daki bir polis merkezinde, makinalarını çaldırmış bir Japon grup görmüştüm. Çıplak bırakılmış gibiydiler! Ama Tokyo veya Kyoto’da sokaklar dolusu Japon’da bir tek fotoğraf makinesine rastlamak, Singapur sokaklarında tükürüğe veya izmarite rastlamaktan daha zordur.
     Japon, dışarıda durmadan tespit yapar. Vitrin görüntüsünden yapı penceresine, perde detayından döşeme desenine kadar her şeyin resmini çeker de çeker. Sonra mı? Keseniz el veriyor yahut şirketiniz olur diyorsa, hemen Japonya gidiniz ve hepsinin rahatça kendi buluşlarıymış gibi uygulanışlarını görünüz. Patent, telif, ihtira hakkı, keşif veya buluş karşılığı gibi deyimler uzak şarkın çekik gözlerine en az yarım yüzyıl boyunca hiç mi dokunmadı? Bir tişört markasının taklidi karşısında fukara ülkelerin gırtlağına yapışan Batı, Uzak Doğu’da en çok, Buda sükûneti içinde durmayı yeğlemiştir! Japon mucizesinde bu garip hoşgörünün hiç payı yok diyebilmek, neden saklayayım, bana zor geliyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir