Tarih Adım Adım Yazıldı-14. Çinli Rahip Fa-Hian

T

TARİH ADIM ADIM YAZILDI – Ünlü Gezginlerin İzinden Dünya Tarihine Bir Bakış
1. Kitap-2. Bölüm : I-IX Yüzyıl Arası Ünlü Gezginler (ÇİNLİ RAHİP FA-HİAN)

                Milattan sonra IV’üncü yüzyılın sonlarına doğru, Çinli bir gezgin, bir rahip, Çin’in batısında bulunan ülkelerde bir keşif seyahati gerçekleştirmiştir. Günümüze kadar korunan bu gezinin notlarına, “Bizi batı uygarlığına saplı kalma durumunda bırakan, katılaşmış görüşlerimizi değiştiren çok değerli bir anıt,” olarak bakan Mösyö Charton’un duygularına her şekilde ortak olunması gerekmektedir.
                Anılan tarihlerde, Çin’in kuzeyinde hükümran olan Büyük Hun İmparatorluğu’nun yanı sıra, batı yönünde de Kuşhanlar Devleti (Yüeçiler) geniş topraklara sahip iki devlet olarak tarih sahnesinde yer almışlardı. Çin Seddi, Hun akınlarını durdurmak için yapılmış muazzam bir yapıttı. Birkaç yüzyıl içerisinde Hunlar, Atilla’nın önderliğinde batıya yönelenecekler ve Avrupa için en büyük tehdidi oluşturacaklardı. Çin ise, kendi sınırları dışından bakıldığında, tam anlamıyla kapalı bir kutuydu.
                Çin’den ayrılarak uzun bir yolculuğa çıkmak isteyen Fa-Hian, yanında birkaç rahip olduğu halde, ilk olarak, bir dizi sıradağı aşmış ve Büyük Çin Seddi’nin pek uzağında olmayan ve bugünkü Kan-Çeu’yu oluşturan topraklara ulaşmıştır. Burada, Samanéeler de kendisine katılmıştır. Birlikte Şa-Ho Nehri’ni ve Marco Polo’nun sekiz yüzyıl sonra keşfedeceği çölü geçmişler, on yedi günlük bir yürüyüşün ardından, hâlâ Çin Türkistanı’nda bulunan Lobe Gölü’ne varmışlardır. Bu noktadan itibaren, din adamlarının ziyaret ettikleri tüm krallıkların gelenek ve görenek itibariyle birbirlerine benzedikleri, sadece dillerinin farklı olduğu görülmüştür.
                Yerli halk tarafından pek iyi karşılanmadıkları Ouigour/Uygur bölgesinden memnun kalmayarak ve bölgedeki nehirleri de çok zor şartlar altında aşarak, bir çöl ülkesi olan güneydoğuya doğru yönelmişlerdir. Küçük kervan, otuz beş günlük bir yürüyüşten sonra, Kotan Krallığı egemenliğindeki Tataristan topraklarına varmıştır. Fa-Hian ve yol arkadaşları, burada özel manastırlara kabul edilmişler ve üç aylık bir beklemenin ardından, Budistlere ve Brahmanlara özgü büyük bir “ruhani tasvir alayı” töreninde hazır bulunmuşlardır. Bu tören sırasında, çiçeklerle bezenmiş yollardan geçen, çok güzel kokularla donatılmış süslü bir arabanın üzerinde, tanrı tasvirlerinin dolaştırıldığını görmüşlerdir.
                Din adamları, şenlikten sonra Kotan’dan ayrılmışlar ve bugünkü Kouke-Yar kantonunu oluşturan ülkeye doğru yola çıkmışlardır. On beş günlük bir dinlenmenin ardından, daha güneye inerek, halen Balistan’ı teşkil eden ve buğdaydan başka hiçbir tahılın yetişmediği soğuk ve dağlık bir bölgeye gelmişlerdir. Fa-Hian, bu ülkeden Afganistan’ın doğu kısmına geçmiş, üzerinde sürekli kış mevsiminin yaşandığı dağları aşmak için en aşağı bir aylık zamanın geçmesi gerekmiştir. Seyahatnamesine, bulundukları bölgede zehirli ejderlerin yaşadığına dair de not düşmüştür.
                Gezginler, bu dağların öte tarafında, Sind ya da İndus Nehri’ni oluşturan ve birtakım suyolları ile sulanan Kuzey Hindistan bölgesine girmişlerdir. Sonra, Ou-Çang, Su-Hoto ve Kian-tho-wei krallıklarını geçmek suretiyle, Kabil ve İndus arasında bulunan, bugünkü Peşaver şehri olması muhtemel Fo-lou-cha’ya varmışlar, ardından yirmi dört fersah batıda olup, Kabil Nehri’nin küçük bir kolu üzerinde kurulmuş olan Hilo şehrine gelmişlerdir. Fa-Hian, bütün bu şehirlerde, Budizm uygulamalarından başka bir şey olmayan “Foe İbadeti”ne ait bayram ve törenlerden özellikle söz etmektedir.
                Din adamları, Hilo’yu terk ederek Tokharistan ile Gandhara arasında yükselen Hindukuş Dağları’nı aşmak zorunda kalmışlardır. Fa-Hian’ın yol arkadaşlarından biri, bir daha ayağa kalkmamak üzere burada yere yığılmıştır. Kervan yorucu geçen günlerin ardından, bugünde konumunu muhafaza eden Banu şehrine varmayı başarmış, İndus Nehri’ni, pek derin olmayan yatağından geçtikten sonra Pencap’a girmiştir. Buradan, Hint Yarımadası’nın kuzey kısmını dolaşmak amacıyla güneydoğuya yönelerek, Agra eyaletinin önemli bir şehri olan Mathura’ya varmıştır. Burada uzun süre kalmamış ve İndus’un doğusunda bulunan büyük tuzlu çölü geçerek, Fa-Hian’ın “Halkı namuslu ve dindar insanlar olup, ne hâkimleri, ne kanunları, ne de işkenceleri olan, canlı yaratıklardan hiçbir besin sağlamayan, kasapları ve şarapçıları bulunmadığı halde, bolluk ve neşe içinde, soğuk ve sıcağın ılımlı olduğu bir iklimde yaşayan merkezi bir ülke,” diye isimlendirdiği bir diyarı dolaşmıştır ki, bu diyar Hindistan’dır.

                Fa-Hian, güneydoğuya inmeye devam ederek, efsanelere göre, değerli taşlardan basamakları olan bir merdiven aracılığıyla gökten inen Buda’nın ayak bastığı ve halen ismi Feruhabad olan bir şehri ziyaret etmiştir. Dindar gezgin burada, Budizm hakkındaki inançlarını daha da geliştirmiştir. Heng diye adlandırdığı Ganj Nehri’nin sağ kıyısındaki Kanuce şehrini ziyaret amacıyla bu noktadan hareket etmiştir. Buda ülkesinin çok mükemmel olduğunu görmüş, tanrının oturduğu her yerde, ona bağlı dindar kimselerin yüksek kuleler inşa ettiklerine dikkati çekmiştir. Bu dindar kişiler, Çibuan Tapınağı’na gitmeyi de ihmal etmemişler, Buda’nın, bu kutsal yerde, beş yüz körün gözlerini açtığına tanık olmuşlardır.
                Gezginler, Nepal sınırı üzerinde Kapila, Gorakpur, Kin-i-na-kie gibi Foe mucizeleriyle ün yapmış yerlerden geçerek tekrar yola çıkmışlar; Magadha Krallığı’nda, Ganj deltası üzerindeki Palian-Fu şehrine varmışlardır. Buranın, filozofça tartışmaları seven, iyi yürekli ve dürüst ahlaklı halkıyla yerleşik bir ülke olduğunu görmüşlerdir. Fa-Hian, Dahder ve Banurah nehirleri kaynaklarına doğru yükselen Akbaba Tepesi’ni aştıktan sonra, Ganj’a doğru inmiş, vaktiyle büyücülerin sıkça uğradıkları Issi-Pattene Tapınağı’nı ziyaret etmiş, parlak bir krallık ülkesi olan Benares’e varmıştır. Sonra, daha da aşağı inerek, halen Kalküta’nın kapladığı yere az bir uzaklıktaki nehir ağzında kurulu Tomo-li-ti şehrine girmiştir.
                Bu sırada, bir tüccar kervanının Seylan Adası’na gitmek üzere denize açılmak için hazırlık yaptığını öğrenen Fa-Hian, yolcu olarak, bu tüccarın gemisine binmiş ve on dört günlük bir deniz yolculuğunun ardından, Yunan tüccarı Jamboulos’un birkaç yüzyıl önce, hakkında oldukça ilgi çekici bilgiler verdiği eski Tabrobane kıyılarına çıkmıştır.
                Dindar Çinli, bu ülkede, tanrı Foe’ye bağlanan bütün efsanevi geleneklere şahit olmuş ve burada, bibliyografik araştırmalarla meşgul olmak üzere iki yıl kalmıştır. Sonunda, Cava’ya gitmek üzere Seylan’dan ayrılmış, gökyüzünün kapkara olduğu bir ortamda, çatlayan iri dalgalardan, ateş rengindeki şimşeklerden, kaplumbağalardan, timsahlardan, deniz canavarlarından başka bir şeyin görülmediği çok kötü bir deniz yolculuğunun ardından gideceği yere ulaşmıştır.
                Fa-Hian, Cava’da beş ay kadar kaldıktan sonra, Kanton’a gitmek üzere tekrar deniz yolculuğuna başlamış, fakat, rüzgârların ters yönden ve şiddetli esmesi yüzünden bin bir türlü yorgunluk çekerek Şan-Tung’a çıkmıştır. Nan-King’de bir süre kalarak, toplamda on sekiz yıllık bir ayrılıktan sonra doğduğu şehir olan Sian-Fu’ya geri dönmüştür.
                Ünlü gezgin ve yazar Abel de Ramusat’ın güzel bir çevirisini yaptığı bu uzun yolculuğun hikâyesi böyledir ve bu seyahatname, Tatarlar’ın, Hintliler’in, özellikle dinsel törenlerine değinen gelenekleri hakkında çok ilgi çekici bilgiler vermektedir.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi