Birinci Genç Kız Zübeyde’nin Öyküsü
Birinci Genç Kız Zübeyde’nin Öyküsü

Birinci Genç Kız Zübeyde’nin Öyküsü

     Söze başlayarak:
     Ey bahtıgüzel şahım, işittim ki, genç kızların büyüğü Emir-ül Müminin’in huzurunda saygı duruşunda bulunduktan sonra şu öyküyü anlatmış:

     Ey inananların Sultanı! Bilesiniz ki, benim adım Zübeyde’dir. Size kapıyı açan kız kardeşimin adı Emine ve en küçük kız kardeşimin adı da Fehime’dir. Hepimiz de aynı babadan, ancak ayrı ayrı annelerden doğduk. Bu iki dişi köpeğe gelince, benim ana-baba bir kız kardeşlerimdir. Babamız öldüğü zaman, aramızda eşit şekilde paylaştığımız beş bin dinar bıraktı; kızkardeşlerim Emine ile Fehime kendi anneleriyle birlikte oturmak üzere bizden ayrıldılar; benimle diğer iki kız kardeşim, birlikte kaldı ve ben, üçümüzün en genciydim; ama diğer annelerden olma kız kardeşlerim, Emine ve Fehime’den daha büyüktüm.
     Babamın ölümünden kısa bir süre sonra, ablalarım evlenmeye hazırlandılar ve her biri birer erkekle evlendi ve bir süre daha benimle kalıp aynı evde birlikte oturdular. Ama kocaları hemen bir iş gezisine çıkmak için hazırlandılar ve karılarından, mal satın almak için biner dinar istediler, karılarını da birlikte alıp beni yapayalnız bırakarak hep birlikte yola çıktılar. Benden ayrılmalarından sonra dört yıl geçti. Bu süre içinde kız kardeşlerimin kocaları iflas etmiş ve tüm mal varlıklarını yitirmişler, karılarını yabancı ülkelerde kendi başlarına bırakıp çekip gitmişlerdi. Kız kardeşlerim her türlü sefalete katlanmış ve benim yanıma zavallı dilenciler halinde dönmüşlerdi.
     Bu iki dilenciyi görünce, onların kişiliğinde kız kardeşlerimi tanıyamadım ve “Nasıl oldu da, kardeşlerim, bu hale düştünüz?” diye sordum. Bana, “Kardeşim, konuşmanın şimdi hiçbir yararı yok, çünkü kalem, Tanrı’nın takdirini yerine getirmek için oynamıştı,” dediler.
     Bu sözleri duyunca yüreğim onlara karşı acımayla doldu ve onları hamama yolladım ve her birini güzel, yeni giysilerle donattım ve onlara, “Kardeşlerim, siz benim büyüklerimsiniz, ben küçüğüm! Sizleri anam babam gibi görüyorum! Zaten, size olduğu gibi bana düşen miras da, Tanrı tarafından kutsanmış ve hatırı sayılır miktarda çoğalmıştır. Onun meyvesini benimle birlikte yersiniz, yaşantımız saygın ve onurlu geçer, bundan böyle hep birlikte oluruz!” dedim.
     Ve gerçekten, onlara her türlü yakınlığı gösterdim ve benimle birlikte tam bir yıl yaşadılar; benim servetim onların oldu. Fakat bir gün, bana, “Aslında, evlenmek bizim için daha hayırlıdır; artık yalnız dayanamıyoruz; böylece sabrımız tükendi!” dediler. Bunun üzerine onlara, “Kardeşlerim, evlilikte iyi hiçbir şey bulamazsınız, çünkü bugünlerde, gerçekten namuslu ve iyi bir erkek bulmak zordur! Zaten bir evlenme deneyimi geçirmediniz mi? Bunda ne bulduğunuzu unuttunuz mu?” dedim. Ama benim söylediklerimi dinlemediler ve de benim rızam olmaksızın evlenmek istediler. Bunun üzerine kendi paramla onları evlendirdim ve kendilerine gerekli çeyizi sağladım. Sonra kocalarıyla birlikte ayrıldılar. Ancak ayrılmalarından pek fazla bir zaman geçmeden, kocaları onları aldattı ve kendilerine verdiğim her şeyi alıp karılarını yüzüstü bıraktılar. Bunun üzerine tekrar çırılçıplak, benim yanıma döndüler. Benden özürler dilediler ve “Bizi ayıplama kardeşim! Senin, içimizde yaşça en küçük olduğun doğrudur ama hepimizden akıllısın! Sana bir daha evlilik sözünü ağzımıza almayacağımıza söz veriyoruz!” dediler. Bunun üzerine onlara, “Hoş geldiniz kardeşlerim! Benim için dünyada sizden değerli varlık yoktur!” dedim ve onları kucakladım ve öncekinden de fazla cömertlik gösterdim.
     Bu durumda tam bir yıl yaşadık, bu sürenin sonunda mal dolu bir gemi donatmayı ve ticaret yapmak üzere Basra’ya gitmeyi düşündüm. Bu maksatla bir gemi hazırladım ve onu mal ve eşyayla ve de gemiyle yolculukta ihtiyaç duyulabilecek her şeyle doldurdum; kız kardeşlerime, “Kardeşlerim, dönüşüme kadar yolculuğum süresince evimde kalmayı mı yeğlersiniz, yoksa benimle gelmeyi mi istersiniz?” diye sordum. Bana, “Seninle geliriz, çünkü senin yokluğuna dayanamayız!” diye yanıt verdiler. Ancak, yola çıkmadan önce paramı ikiye böldüm; yarısını yanıma aldım, öteki yarısını da, kendi kendime, “Ola ki geminin başına bir felaket gelir ama hayatımızı kurtanrız. Bu durumda, dönüşümüzde, tabii eğer dönebilirsek, bize yararlı olabilecek bir şeyler kalmış olur,” diyerek sakladım.
     Gece gündüz ara vermeden yolculuğu sürdürdük; fakat aksilik bu ya, kaptan yolu kaybetti. Akıntı bizi dış denizlere sürükledi ve yöneldiğimiz denizden bambaşka bir denize girdik. Ve on gün dinmeyen kuvvetli bir rüzgâr bizi sürükledi. Bu sırada, uzaktan belli belirsiz bir kent gördük ve kaptana, “Üzerine doğru gittiğimiz bu kentin adı ne acaba?” diye sorduk. Bize, “Vallahi! Hiç bilmiyorum. Bu kenti hiç görmedim ve tüm yaşamımda bu denizde de seyretmedim. Ama önemli olan, artık çok şükür tehlike dışında olmamızdır. Size bu kente girip malınızı depo etmekten başka yapacak şey kalmıyor. Ve de satmak istiyorsanız, satmanızı size öneririm,” diye yanıt verdi. Bir saat sonra, kaptan tekrar bize yaklaşıp, “Kente çıkmakta acele edin! Orada Allah neler yaparmış, görün de şaşın! Ve sizi koruması için, kutsal adını dilinizden düşürmeyin!” dedi.
     Bunu izleyerek kent üzerine yürüdük ve oraya ancak ulaşmıştık ki büyük bir şaşkınlığa uğradık: Bu kentte bütün oturanların kara taşlara dönüşmüş olduğunu gördük. Ama ancak oturanlar taşlaşmıştı; çünkü tüm çarşılarda ve tüm ticaret yerlerinde malları olduğu gibi bulduk. Altın ve elmastan yapılmış tüm eşyaların olduğu gibi durduklarını gördük. Bunu görünce çok sevindik ve birbirimize, “Muhakkak ki bütün bunların nedeni çok hayret verici olmalıdır!” dedik. Bunun üzerine birbirimizden ayrıldık ve her birimiz kentin bir başka semtine gitti; her birimiz gayret edip kendi adımıza altın, gümüş ya da değerli kumaş olarak taşıyabildiği kadar eşyayı toplamaya başladı. Bana gelince, ben hisara çıktım; oradaki hükümdar sarayını buldum. Som altından yapılmış büyük kapısından girdim ve büyük kadife örtüyü kaldırarak, içerdeki tüm mobilyaların ve eşyanın hepsinin altın veya gümüşten yapılmış olduğunu gördüm. Avluda ve tüm salonlarda, muhafızlar ya da mabeyinciler, ayakta ya da oturur halde, ama hepsi yaşarken taşlaşmış durumdaydı. Mabeyinciler, subaylar ve vezirlerle dolu sonuncu salonda, insanın aklını karıştıracak kadar zenginlikte ve ihtişamda giysilere bürünmüş hükümdarın taşlaşmış halde tahtında oturmakta olduğunu gördüm. Yöresinde, yine taşlaşmış, ellerinde yalın kılıçlarıyla, ipek giysilerine bürünmüş elli köle vardı. Hükümdarın tahtına inciler ve değerli taşlar kakılmıştı ve her bir inci bir yıldız gibi parlıyordu. Ve gerçekten bunlara bakarken aklımı yitirir gibi oldum. Ama yürümeye devam ettim ve harem salonuna ulaştım ve burayı daha da harika buldum; burada her şey pencere kafeslerine varıncaya kadar altından idi ve duvarlar ipek kaplamayla kaplanmıştı; kapı ve pencereler üzerinde, kadife ve satenden perdeler vardı. Ve sonunda, taşlaşmış kadınlar arasında, değerli inciler serpiştirilmiş bir giysiye bürünmüş ve başında her türlü değerli taşlarla zenginleştirilmiş tacı ve boynunda gerdanlıklar ve titizlikle işlenmiş altın zincirlerle hanım sultamn kendisini gördüm, ama o da siyah bir taşa dönüşmüştü.
     Oradan yürümemi sürdürdüm ve açık bir kapı buldum, iki kanadı da saf gümüşten yapılmıştı ve içinde, yedi basamaklı somaki mermerden bir merdiven gördüm; bu merdiveni çıktım, yukarıya ulaşınca, sırmayla örülmüş halılarla kaplı, tüm beyaz mermerden büyük bir salon buldum; bu salonun ortasında, altından büyük meşaleler arasında, zümrüt ve firuze serpiştirilmiş altm bir seki ve bu seki üstünde, inciler ve değerli taşlarla, değerli kumaşlar ve gergef işleriyle kaplanmış kaymak taşından bir yatak gördüm. Fonda, parlayan bir ışık vardı; yaklaştım ve bu ışığın, bir tabureye yerleştirilmiş deve kuşu yumurtası iriliğinde ve tıraş edilmiş yüzleriyle aydınlatan bir elmastan kaynaklandığını anladım; bu elmas mükemmelliğin ta kendisiydi ve ışığı tek başına salonu aydınlatıyordu. Bununla birlikte burada yanan meşaleler de vardı ama bunlar bu elmasın parıltısı karşısında âdeta utanıyorlardı. Ve ben, kendi kendime, “Eğer bu meşaleler yanıyorsa, birisi onları yaktığı içindir!” dedim.
     Bunun üzerine yürümeyi sürdürdüm ve başka salonlara girdim. Her gördüğümle şaşkınlığa uğruyor ve canlı bir varlığa rastlamaya çabalıyordum. Öylesine meşguldüm ki, kendimi, gezide olduğumu, gemimi ve kız kardeşlerimi unutmuştum. Ve bu harika yerde gezerken gece bastırdı; bunun üzerine saraydan çıkmak istedim; ama yolumu şaşırdım. Artık yolumu bulamıyor, dönüp dolaşıyor, kendimi kaymak taşından yapılmış yatağın, iri elmasın ve yanan altın meşalelerin olduğu salonda buluyordum. Bunun üzerine yatağa oturdum, gümüş ve incilerle işlenmiş mavi satenden yorgana bürünüyor; çok hoş bir yazıyla yazılmış, kırmızı ve başka renklerle süslenmiş, altın yaldızlı kutsal kitabımız Kuran’ı elime alıyor; kendimi kutsamak ve Tanrı’ya şükretmek için bazı ayetleri okumaya başlıyor ve kendimi suçluyor; Tanrı takdis edesi Peygamber’in sözleri üzerinde düşünüyordum. Sonra uyumak üzere uzandım ve uyumaya çalıştım; ama bir türlü başaramadım. Uykusuzluk, geceyarısına kadar beni uyanık tuttu. O sırada Kuran okuyan bir ses duydum; hoş, tatlı ve gönül okşayıcı bir sesti bu… Bunun üzerine acele yerimden kalktım, bu sesin geldiği yöne doğru yürüdüm. Sonunda kapısı açık olan bir odaya geldim; kapıdan yavaşça içeri girdim, araştırmalarım sırasında beni aydınlatan meşaleyi dışarıda bırakarak, çevreyi gözden geçirdim; buranın bir mabet olduğunu gördüm. Ortalık, asılı bulunan yeşil camdan lambalarla aydınlanıyordu; ortasında doğuya doğru yayılmış bir seccade vardı; bu seccadenin üstünde de, dikkatle ve yüksek sesle, kaidelerine uygun olarak Kuran okuyan çok yakışıklı bir genç oturuyordu. Bunu görünce çok şaşırdım. Bu genç adam nasıl olmuş da, kentin uğradığı felaketten kendini tek başına kurtarabilmişti?
     Bunun üzerine ilerleyip ona yaklaştım ve selam verdim; dönüp bana baktı ve selamımı iade etti. Ona, “Tanrı’nın kitabından okuduğun kutsal ayetlerin yüzü suyu hürmetine, sorularımı yanıtlamanı senden rica ediyorum,” dedim. Bunu duyunca huzurlu ve tatlı bir gülümsemeyle güldü ve bana, “Ama, ey kadın, ilkin sen bana kim olduğunu ve bu mabede giriş nedenini açıkla! Ben de sırası gelince soracaklarını yanıtlayayım!” dedi. Bunun üzerine ona öykümü anlattım, çok şaşırdı; o zaman ben de ona kentin bu olağanüstü durumunun nedenini sordum. Bana, “Biraz bekle!” dedi. Gidip kutsal kitabı kapattı ve satenden bir mahfazaya soktu, sonra da yanına oturmamı istedi. Oturdum ve yüzüne dikkatle bakmaya başladım. Onun tıpkı dolunay gibi, nitelikten yana mükemmel ve cana yakın olduğunu, görünüşünün hayranlık uyandırıcı, endamlı ve ince olduğunu gördüm; yanakları kristal gibi, yüzü taze hurma renginde idi; şair sanki şu dizeleri onun için yazmıştı:
     Yıldız okuyan geceyi gözlüyordu! Ve birdenbire, gözlerinin önünde büyüleyici bir çocuğun narinliği belirdi! Ve düşündü: Bu, Zühal’in kendisidir, aynı adlı yıldızı bir kuyruklu yıldız sandıran saçılmış siyah saçları olan! Yanaklarının açık kiraz pembeliğine gelince, Merih’tir onu yaymaya gayret gösteren! Gözlerinin delici ışıkları ise, yedi yıldızlı okçu burcunun oklarıdır bunlar! Ama ona bu harika kavrayışı veren Utarit’tir; Zühre’yse ona altın değerini kazandırmıştır…
     Yıldızları gözleyen, artık ne düşüneceğini bilemedi ve şaşkınlığa düştü! Bunu gören yıldız ona doğru eğildi ve güldü.
     Ona böyle bakarken, bakışı beni en şiddetli anlamda belaya, onu o güne kadar tanımamış olmanın en ateşli yerinmelerine yöneltti ve yüreğimdeki kızıl korları tutuşturdu. Ona, “Ey efendim, ey sultanım! Şimdi sizden dilediğimi bana anlatınız!” dedim. O da bana, “Duyduk ve itaat ettik” dedi ve şunları anlattı:
     “Bilin ki, ey onurlu hanım, bu kent benim babamın kentiydi. Tüm yakınları ve uyrukları, burada oturuyorlardı. Babam, tahtın üzerinde oturduğunu gördüğünüz taşa dönüşmüş hükümdardır. Yine taşlaşmış olarak gördüğünüz sultan, benim annemdir. Babam ve annem, müthiş Nardon’a tapan dindarlardı. Ateş, ışık, gölge ve ısı üzerine yemin etmiş ve ant içmişlerdi! Uzun bir süre, babanı çocuk sahibi olamamıştı; ancak ömrünün sonuna doğru, yaşlılığının meyvesi olarak ben doğdum. Babam beni büyük ilgi göstererek büyüttü, ben de gittikçe büyüyordum. İşte gerçek mutluluk için seçilişim bu sıraya rastlar.
     Gerçekten sarayda, nezdimizde, yaşça epeyce ilerde bir ihtiyar kadın yaşıyordu. Bu kadın, Tanrı’ya ve Peygamberi’ne inanan bir Müslüman’dı. Ama dinini gizli tutuyordu; dış görünüşüyle annem ve babamla uyumlu davranışta bulunur görünüyordu. Ve babam ona karşı büyük bir güven duyuyordu; çünkü onda dürüstlük ve bağlılık buluyordu. Ona cömert davranıyor ve armağanlar sunuyordu. Onun kendi dininden ve kendi inancından yana olduğuna kesinlikle inanıyordu. Bundan dolayı, yaşamımı sürdürürken, beni ona emanet etti ve ona, “Al onu iyice yetiştir! Ona, dinimizin kurallarını öğret; yüksek bir eğitim sağla! Gerekli her türlü ilgiyi göster” dedi.
     Ve yaşlı kadın beni korumasına aldı ama bana, temizlik görevlerinden ve abdestin faziletlerinden başlayarak ibadette geçen kutsal dualara kadar, İslam Dini ve Peygamber’in dilinde Kuran okumayı ve tefsir etmeyi öğretti. Eğitimimi tüm olarak tamamlayınca bana, “Yavrum, bunları babandan dikkatle gizlemen gerek! Ve de kesinlikle sırrını saklamalısın! Yoksa seni öldürür!”‘ dedi.
     Ve ben gerçekten bu sırrı sakladım. Eğitimimi tamamlayışımdan sonra, çok vakit geçmeden bu saygın yaşlı kadın öldü. Ölmeden önce de son nasihatlarını yaptı. Ben, Tanrı’ya ve Peygamberine inanmamı bir giz olarak saklamaya devam ettim. Ama kentte oturanlar inançsızlıklarını, isyanlarını ve karanlıklarını koyulaştırmaktan başka bir şey yapmıyorlardı. Ancak bir gün, her zamanki davranışlarını sürdürürken, görünmeyen bir müezzinin yüksek sesi duyuldu. Bu gök gürültüsü kadar yüksek ses, yakındakiler kadar uzaktakilerin de kulağına erişecek şekilde: “Ey bu kentte oturanlar! Ateşe ve Nardon’a tapınmayı bırakın, tek ve kudretli Tanrı’ya tapının!” diyordu.
     Bu sesi duyan kesitte oturanlar büyük bir dehşete kapıldılar, kentin hükümdarı olan babamın çevresine toplandılar ve ona, “İşittiğimiz bu korkutucu ses nedir? Hâlâ bu sesin etkisiyle titriyoruz!” diye sordular. Babam onlara, “Bu sesten korkmayın ve dehşete kapılmayın! Eski inancınıza sımsıkı sarılın!” dedi. Bunun üzerine, yürekleri babamın sözlerine doğru eğilim gösterdi ve asla ateşe tapınmaktaki alışkanlıklarından ve ona sıkıca bağlanmaktan vazgeçmediler. Bir yıl daha hatalı kör inançlarına bağlı kaldılar, ta ilk sesi duymalarının yıldönümüne kadar!
     Bir yıl sonra aynı ses, ikinci kez duyuldu; sonra bir yıl daha geçti ve her yıl tekrarlanan ses üçüncü kez duyuldu. Ama onlar, hatalı inançlarını ve bunun gereklerini terk etmeye yanaşmadılar. Ve sonunda, bir sabah, şafak vakti, felaket ve bela üzerlerine gökten yağarak geldi ve kara taşa dönüştüler. Kendileriyle birlikte atları, katırları, develeri ve sürü hayvanları da taşa dönüştü. Tüm uyruklardan, bir başıma ben bu felaketten kurtuldum. Ve işte o günden beri burada oturup dua ediyorum, oruç tutuyorum ve Kuran okuyorum. Fakat ey saygıdeğer ve güzel hanım, içinde bulunduğum yalnızlıktan, bana insanca ilgi gösterecek yöremde kimse olmamasından bıktım.”
     Bu sözleri duyunca ona, “Ey her türlü nitelikten nasibi olan genç adam! Benimle Bağdat kentine gelebilir misin? Orada din ve fıkıhtan yana derinleşmiş bilginler ve saygın şeyhler bulacaksın! Onların dostluklarıyla, bilgide ve ilahi adaletin öğrenilmesinde daha ileri gidersin. Ve ben oldukça hatırlı bir kimse olmama karşın, senin kölen ve zevkinin hizmetçisi olurum. Aslında ben yöremde bulunanların efendisiyim ve emrime bağlı erkekler, hizmetçiler ve genç çocuklar var! Burada da kıyıda mal yüklü bir gemim var. Ama talih bizi bu kıyıya attı ve bu kenti tanıttı, bu serüvene sürükledi ve talih bizi birleştirmek istedi,” dedim. Sonra da ona, bizimle birlikte gelme arzuları ilham edecek sözler söylemeye devam ettim, bana olumlu yanıt verinceye kadar… 

     Anlatısının bu noktasında, Şehrazat, şafağın söktüğünü görmüş ve âdeti olduğu üzere, yavaşça sözünü kesmiş…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir