Küçük Lord Fauntleroy (14)

K

On Dördüncü Bölüm
                Olağanüstü olayların bazen çok kısa sürede gerçekleşmesi şaşırtıcıdır. Bay Hobbs’un taburesine oturup da kırmızı çoraplı ayaklarını sallayan küçük çocuğun, sakin bir sokakta basit tarzda sürdürdüğü yaşamının değişip Dorincourt Kontluğu’nun ve korkunç bir mirasın varisi olması birkaç dakikada gerçekleşmişti. Yine bu zengin soyluyu, tüm bu göz kamaştırıcı güzelliklerden yararlanamayacak küçük bir sahtekâr yapmak için de birkaç dakika kâfi gelmişti. Ve gariptir ki, çocuğun yitirmek üzere olduğu makamını yeniden kazanması da çok kısa bir sürede gerçekleşti. Bunda biraz da, Leydi Fauntleroy olduğunu iddia eden kadının kurnazlığının ve entrikacılığının yanı sıra, zekâsının kıt olmasının da rolü vardı.
                Bay Havisham’ın, evliliği ve oğluyla ilgili sorularını yanıtlarken yaptığı bir iki hata, Kont’un vekilini kuşkulandırmıştı. Bunları, çocuğuyla ilgili sorulara yanıt verirken yapması kuşkuları daha da arttırmıştı. Aslında Bevis’le, yani eski Lord Fauntleroy’la evlendiğini ve ayrılmak için kendisinden para aldığını kanıtlar belgeler birer gerçekti. Ama oğlunun Londra’nın bir mahallesinde doğduğu öyküsü inandırıcı gelmemişti. Tam bu sırada, Bay Hobbs’un mektubuyla birlikte, New York’lu genç avukatın yazısı eline ulaştı. Bu çok önemli yazıları okuduklarında, Bay Havisham’la birlikte Kont, kütüphaneye çekilip yeni savaşın planlarını hazırlamaya başladılar.
                Bay Havisham;
                “Zaten, yaptığım üç konuşmada da kadından kuşkulanmıştım,” dedi. “Çocuk söylediğinden daha büyük görünüyordu. Doğum tarihini bildirirken bir hata yaptı, sonra da düzeltmeye çalıştı. Mektupta yazılı olanlar da kuşkularımın yerinde olduğunu gösteriyor. En iyisi, kadına hiç belli etmeden, New York’la iletişim kurup Tipton kardeşleri Şato’ya getirtmek. Leydi Fauntleroy olduğunu iddia eden kadınla onları ansızın yüzleştiririz. Hiç de kurnazca hazırlanmış bir entrika değilmiş… Bence öyle korkacak ki, her şeyi anlatmaktan başka çaresi kalmayacak!”
                Gerçekten de öyle oldu. Kadının kuşkulanmaması için, araştırmaların sürdürüldüğü söylendi kendisine. Ulaşacağı hayallerin çok yakında gerçek olacağını düşünen kadın, iyice kibirlenip küstahlaşmaya başladı. Konuşmalarından ve davranışlarından bunu anlamamak olanaksızdı.
                Ancak bir sabah, ‘Arms of Dorincourt’ hanının küçük salonunda oturmuş gelecekle ilgili pembe hülyalar kurarken, Bay Havisham’ın geldiği kendisine bildirildi. Kont’un vekili içeri girdi ama… Yalnız değildi; üç kişi daha kendisini izliyordu. Zayıf ve solgun yüzlü bir çocuk, genç ve yapılı bir adam ve… Dorincourt Kontu…
                Dehşetli bir çığlık atarak yerinden fırladı. Gelenlerin ikisinin binlerce kilometre ötede sanıyordu. Yıllardır onları düşünmek aklına bile gelmemişti. Onlarla karşılaşmayı asla beklemiyordu. Onu ilk gördüğünde Dick, alaylı bir gülüşle seslendi:
                “Selam… Minna!”
                Genç ve yapılı adam, yani Ben, gözlerini kadına dikmiş sessizce bakıyordu. Bay Havisham, iki kardeşe birden hitap ederek;
                “Onu tanıyor musunuz?” diye sordu.
                Ben;
                “Evet, tanıyorum,” diye yanıt verdi. “Sanırım, o da beni tanıyacaktır!”
                Bu sözlerden sonra, kadının görüntüsünden tiksinircesine arkasını dönüp pencereye doğru yürüdü.
                Artık maskesinin düştüğünü fark eden kadın, o andan itibaren kontrolünü kaybetti ve Dick’le Ben’in çok iyi bildikleri sinir krizlerinden birini geçirmeye başladı. Dick bıyık altından gülüyor, eski kocası ondan yana dönmüyordu bile.
                “Hangi mahkemede olursa olsun tanıklık edebilirim,” dedi Bay Havisham’a. “Aynı şeyi yapacak bir düzine kişi de bulabilirim. Orta halli olmasına rağmen babası çok şerefli bir adamdı, ama annesi… Tıpkı kızı gibiydi. Kadın öldü, ama adam hayatta ve kızının yaptıklarından utanacak kadar da dürüst birisi. Benimle evli olup olmadığını ona da sorabilirsiniz…”
                Ardından, yumrukları sıkılı durumda Minna’ya doğru dönerek;
                “Oğlum nerede?” diye sordu. “Benimle Amerika’ya gelecek… Götürüyorum onu. Benim de, onun da… Artık seninle ilişkimiz kalmadı.”
                Tam o esnada, yatak odasının kapısı açıldı ve gürültüden uyanmış gibi duran bir çocuk kapı eşiğinde göründü. Çok güzel bir çocuk değildi, ama düzgün bir yüzü vardı. Daha çok, babası Ben’e benziyordu. Çenesindeki yara izi fark edilmeyecek gibi değildi. Ben ona yaklaştı ve titreyen elleriyle çocuğu kucakladı.
                “Oğlum olduğuna dair istediğiniz yemini edebilirim size,” dedi. Sonra çocuğa doğru dönerek;
                “Tom!” diye seslendi. “Tom, babanım ben. Seni götürmeye geldim. Şapkan nerede?”
                Çocuk iskemlenin üzerinde duran şapkayı gösterdi. Gitme fikri hoşuna gitmiş gibiydi. Bu davranışıyla, annesine ne kadar bağlı olduğu belli oluyordu. Bu değişikliğe çoktan razıydı. Ben, onun şapkasını eline alıp kapıya doğru yürüdü.
                “Bana yine gereksinmeniz olursa Bay Havisham,” dedi. “Nerede olduğumu biliyorsunuz.”
                Oğlunun elinden tutarak, kadına tek kelime etmeden odadan çıktı. Kadın sinirinden kudurmuş gibiydi. Bu sırada Kont, kartal gagası gibi duran burnunun üzerine yerleştirdiği kelebek gözlüklerinin ardından kadını inceliyordu.
                Bay Havisham;
                “Haydi, Bayan!” dedi. “Bu davranışınız hiçbir işe yaramaz. Hapse atılmak istemiyorsanız, tavrınızı hemen değiştirmelisiniz.”
                Bay Havisham bunları o kadar net ve kesin bir tavırla söylemişti ki, kadın hemen kendini toparladı ve hızla yan odaya geçip kapıyı kapattı.
                Bay Havisham;
                “Bundan sonra bir sorun çıkaracağını sanmam!” dedi.
                Kont’un vekili yanılmamıştı. Kadın, aynı gece hanı terk edip Londra’ya giden trene bindi ve bir daha da hiç görünmedi.
                Bu görüşmenin ardından Kont’un arabaya doğru koşup, “Court-Lodge’a!” diye bağırması hayli ilginçti.
                Araba malikânenin önünde durduğunda, Cedric salonda annesiyle birlikteydi. Kont kimseye haber vermeden girdi içeri. Her zamankinden daha dik ve daha sağlıklı görünüyordu. Sanki on yıl gençleşmiş gibiydi. Kalın kaşlarının altında, iki göz pırıl pırıl parlıyordu.
                “Lord Fauntleroy!” diye seslendi.
                Bayan Errol karşıladı kendisini, yanaklarında hafif bir pembelik vardı.
                “Gerçekten Lord Fauntleroy’u aradığınızdan emin misiniz?” diye sordu.
                Kont, genç kadının ellerini tutup;
                “Evet!” diye yanıtladı. “Lord Fauntleroy’u arıyorum…”
                 Sonra öbür elini, kendisine sevecenlikle yaklaşan küçük çocuğun omzuna koydu.
                “Lord Fauntleroy…” dedi otoriter bir tavırla. “Annenizin bizimle birlikte yaşamak üzere ne zaman Şato’ya geleceğini sorun bakalım!”
                Cedric ellerini hemen annesinin boynuna dolayarak;
                “Birlikte yaşamak için…” diye bağırdı. “Hep bizimle birlikte kalmak için!”
                Kont, Bayan Errol’a baktı. Kadının gözleri de kendi üstündeydi. Kont ciddi konuşuyor, hiç zaman kaybetmeden bu işi halletmek istiyordu. Varisinin annesiyle dostluk kurmanın hoş bir şey olacağını, zaten ne zamandır düşünüp duruyordu.
                Bayan Errol, tatlı bir sesle;
                “Gelmemi istediğinizden emin misiniz?” diye sordu. Yüzünde her zamanki şirin gülümsemesi vardı.
                Kont;
                “Kesinlikle eminim!” dedi. “Aslında epeydir sizi aramızda görmek istiyorduk, ama bunu ifade etmekte biraz geç kaldık. Şimdi geleceğinizi umuyoruz.”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi