Mağrur Güzel

M

       Kıyı boyunca fırtına kudurmuş. Kurşuni, öfkeli Atlantik ıssız kıyılara saldırıyor, balıkçı kayıklarını yutuyor, dövülen gemileri tutup karaya doğru atıyor. Hortum, ilk göçmenlerin karaya çıktığını görmüş olan ağaçları kökünden söküyor, önüne evleri, ambarları, köy evlerini katmış, kibrit kutuları gibi sürüklüyor. Sayısız can alıyor. Çelik köprüler sarsılıyor, kamışlar gibi bükülüyor, kırılıyor. Trenler yuvarlanıyor, bükülmüş tren rayları tetanostan kıvrılmış yılanları andırıyor. Telgraf telleri rüzgârda bakır saç perçemleri gibi birbirine girmiş, havayı kırbaçlayarak ıslık çalıyor. Hafifçe kaldırılıp atılmış olan otomobiller, altüst olmuş tarlalarda acayip korkuluklar gibi yatıyor ya da hendeklerde ters çevrilmiş duruyor. İşgüzar ırmaklar, bazen çamurlu, bazen kudurmuş, setleri sıçrayarak aşıyor, ölü davarları, evleri, bağı kopmuş kayıkları, çocuk beşiklerini, felâket çığlıklarını sürükleyip götürüyor.
       Ateşli ve boğuk radyo, soluk almadan konuşuyor, halkın kaygısını alevlendiriyor. Amerika burası, çelişmeler devi, çabalayan! Saat altı, hava karanlık… Barlar dolu, ışıklar loş, müzik miskin. Tam burada, gök tırmalayanlardan asılmış ve rüzgâr tarafından zorlanıyormuş gibi alabildiğine bir yağmur perdesi, hastanenin köşesini çatur çutur sesler çıkararak, uluyarak dönüyor, rüzgârın alıp ortadan kaldırdığı kızgın bir köpük gibi aşağıdaki caddede kırılıyor. Yerdeki asfalt, başıboş akan kara yağlı bir ırmak gibi. Kimse yok caddede. Yüksek yapılar rüzgârda müzikal seslerle mırıldanıyor, pencerelerin çerçeveleri dehşet içinde kalmış çeneler gibi takır takır titriyor. Şehir bir sam yelinin baskısı altında sanki…
       Birden yağmur ve rüzgârın şaklayan kırbacına karışan bir çığlık duyuyorum. Pencereden hastaneye bakıyorum: Kapalı, durgun, akkor! Koskoca hastane fırtınaya karşı duruyor. Hayır, orası değil çığlığın geldiği yer. Kulak kabartıyorum, aşağılardan, ta aşağılardan geliyor. Tanrım! Ne oldu acaba? İnsanlar durmadan bağırıp duruyor. Hep bir şeyler oluyor. Hiçbir zaman barışa kavuşamayacağız.
       Merdivenlere koşuyorum ve kulağımı dikiyorum. Ta aşağıda, yapının dibinde olması gerek. Koşa koşa odama dönüp, kapıcıya telefon ediyorum: “Ne oluyor? Aşağıdan bir çığlık duydum.” Sakin, yavaş sesi havanın kudurmuşluğuyla çelişiyor: “Evet, çığlık atan burada. Sormayın başımız belada!”
       Telefonu yerine bırakıp, omuz silkiyorum. Ama çok geçmeden polis arabasının fırtınada büyülü gibi gelen tiz ıslığı duyuluyor. Pencereye koşuyorum. Elde silah, beş adam siyah ve parlak bir arabadan atlıyor, yağmur altında kapıya koşuyorlar. Cinayet çetesi. Tanrım, ne olabilir!
       Ayağımda terlikler, merdivenlerden aşağıya koşuyorum. Çığlık durdu, yapının dibinde ölüm sessizliği sürüyor. Kilerden geçmeme izin vermiyorlar. Ben de sofadan geçip caddeye çıkıyorum. Yağmur bardaklardan boşanıyor üstüme, ayaklarım su içinde. Umurumda mı? Az ileride kapıları açık bir ambulans bekliyor. Evin önünde yaya kaldırımının korkuluk demirinin yanında küçük bir kalabalık seyrediyor, aralarında fısıldaşıyorlar. Cadde seviyesinin biraz aşağısındaki geniş pencereden, mavi bir halı üstünde yatan bir kadın görüyorum; bacakları açık, odanın parlak ışığında pırıl pırıl. Ne oluyor acaba?
       Şimdi de ambulans doktoru ile iki hademe, üstünde bir adam yatan bir sedye taşıyarak kısa merdivenden çıkıyorlar. Ambulansa götürüp, kapılarını kapamadan orada bırakıyorlar. Yaklaşıyorum. Bir delikanlı, zayıf, solgun, başı kana bulanmış, kırık pabuçları yukarı doğru kıvrılmış. Peki, bir şey yapmayacaklar mı ona? Böyle bırakacaklar mı? Ölü mü ki? Bir kol sarkmış, el kurşuni ve kuru. Birden -korkuttu beni, ölmüş sanıyordum- elini kaldırdı, sanki birine bir şey söylüyor, bir şey açıklıyormuş gibi gevşek hareket ediyor. Derken el yeniden cansız düşüyor. Tanrım ne oldu? Kim bu adam? Kimse cevap vermiyor. Yağmur bardaklardan boşanıyor. Biri panjuru çekti, şimdi bütün görebildiğim kadının ayakları ama kalabalık seyretmeye devam ediyor. Çömelmişler, yağmur altında neredeyse diz çökecekler. Kadının vücuduna yiyecekmiş gibi bakıyorlar.
       İliğime kadar ıslanmış bir halde, gerisingeri sofaya ve arka merdivenden kilere iniyorum. Ne de olsa ben de burada oturuyorum. “Affedersiniz beyim, ben komşuyum, bir dost… Olanları duydum.”
       Mutfak kapısından giriyorum. Apartman dairesi insanla dolu, ışık seline boğulmuş gibi. Görünüm gerçeğe benzemiyor. Bir film stüdyosundaki film çalışmalarını andırıyor. Bunca insan ayakta dikili… Yine de ne büyük sessizlik! Şu kabak kafalı, sakin adam, sıvalı kolla dolaşan… Ya, demek baba o! Evet, binanın kapıcısı. Tanımıyor muydunuz? Tuttu da böyle bir geceyi buldu. Kimsenin görmediği bir fırtına gecesini…
       Şu kıza, ne de özenmişlerdi, okutmuşlardı! Mağrurdu, güzeldi ya… Şimdi mavi halı üstünde boylu boyunca, tam alnında da para büyüklüğünde bir kan lekesi. Mükemmel, mevzun, profesyonel bacaklarının, projektörlerin soğuk ışığı altında acayip bir parıltısı var. Tıpkı bir revüdeymiş gibi boğucu bir yer burası! Alçak gönüllülük bir yana bırakılmış, gururu ölümde teşhir olunuyor! Miami, Bermuda, Broadway… Ölü, bu kez Mirror, News, New York American gazetelerinin baş sayfasında görünecek. Reklam! Geçti artık! Parlak ama donuk bu bacaklar, sadece dehşet uyandıracak. Gece kulüpleri unutuverecek onu, işlerin devam etmesi gerek. O kadar güzel bacak var ki dünyada… Manhattanlar, Cuba-Libresler, Swingler için neydi o iştah ve unutkanlık! Saf bacaklarından yukarı tırmanan iştahlı bakışlar yok artık! Tutku ve gurur dışta kalmak üzere saf! Sessizce sürünerek ilerleyen, garson bahşişlerinin kârı olmadan, kafile halinde giden solucanlar sadece… (Ne düşünüyorsunuz beyim?)
       Dedektifler, başlarında şapkaları, canı sıkkın duruyorlar, 5 sentlik sigara içiyorlar, akşam yemeğine geciktiklerini düşünüyorlar belki de, Tanrı bilir, neden bekliyorlar orada. Ne iyi yetiştirmişti annesi babası. Hiçbir fedakârlık çok görülmemişti ona. Böyle mi elden gidecekti? Saçma! Hem böyle bir gecede. İnsanı şaşkına çeviren bir fırtınada. Bakın resim çekip duruyorlar. Biri delikanlıyı bir komşunun evine götürdü. Zavallı çocuk her şeyi gördü. Demek oydu çığlığı atan! Çığlık onun sesine benziyordu. O olmalıydı. Korkmuş, histerik. Şu ötedeki büyük oğlu… Çok iyi bir çocuktur. Yanındaki küçükhanım da karısı… Hepsi de iyi insanlar. Kocayı ambulansa taşırken gördüm. Hâlâ yaşıyor muydu? Tabi, içeri attılar, tek başına kaldı orada, kapıyı açıp bıraktılar. Başı kana bulanmıştı. (Biraz susun lütfen!) Şşşştt… Dedektifler annenin ifadesini alıyorlar. Zavallıcık, gözleri ağlaya ağlaya kurudu. Öyle şaşkın ki, olan bitenden bir şeycik anlamıyor.
       Ya… Demek kocasıyla birlikte yaşamıyordu. Hayır, ayrılalı aylar oluyordu. Erkeğin annesi babası çocukken ölmüş, ona epey para bırakmıştı. Bütün parayı har vurup harman savurdu. Kız onunla karşılaştığında, beş parası yoktu. İşi, evi filan da yoktu. Hiçbir kadın ona varmazdı, zavallı serseri! O, altı delik kunduraları içinde tam bir serseri gibiydi… Çalışmak da istemiyordu, hastayım diyordu. Ne yetişme! Karısının yine kendisiyle yaşamasını istiyordu ama ne de kıskanç dilenciydi ya! Hem kızın çalışmasına engel oluyor hem de kendisine bakmasını istiyordu! Kızın hayattaki tek tutkusu danstı. Biraz akıllıca olduğundan, onu okutmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmamışlardı.
       Böylece erkek onu görmeye gelmişti, dönmesi için yalvarmaya gelmişti. Hayır, hayatımı feda edemem, mesleğimi, geleceğimi… Zavallı kız daha yirmi ikisindeydi. Daireleri vardı, her şeyleri vardı! Kirayı kız ödüyordu. Ona acıyordu biliyor musunuz? Ama o kıskançlık yok mu? Bir iki ay önce kendisine bir mukavele teklif etmişler, o da Bermuda’ya gitmişti. Mesleğinin, her şeyinin başlangıcıydı. Menajeri onu almaya gelmişti (adı Goldstein idi sanıyorum.) O da, “Hava çok kötü, bağışlayacağınızı umarım,” demişti. Adam, “Başka bir gün çıkarız. Aldırma canım. Kendine iyi bak!” demiş ve arabasına binip gitmişti. Kız bir gece elbisesi giymiş,  dans ayakkabılarını ayağına geçirmişti. Altın ayakkabılar, işte bakın!
       Bu kötü havada kapıyı kim çalardı, koca tabi! Onu görmek istiyordu. Kız, elinden geldiği kadar kaçmaya çalışıyorsa da, ara sıra birbirlerini görüyorlardı. Aşağı gelir, ona yemek verirler, haline acırlardı. Kötü kimse değildi… Yemek yemek üzereydiler. O da oturmaz mıydı? Peki, dedi. Pek durgundu. Mutfakta kahveyle sandviç yediler. (Köpeğe bakın, yavruları daha bir haftalık. Uyuyup duruyor ama yanlarından ayrılmıyordu.) Derken yine eski hikâye: Ne olur gel, yine ona dön. Bir iş de bulmuştu –yalandı- niçin dansı bırakmıyordu? Ya o gece kulüpleri, kötü arkadaşlar. Kimin aklına gelirdi ki? Bayağı normal konuşuyordu. Ön odaya geçtiler, kocası birden ona: “Demek bana dönmeyeceksin?” diye sordu. Tabii bir şekilde söylemişti bunu. Kız gülümsedi: “Ne olur Bob. Arkadaş kalalım. Başka şey konuş şimdi.”
       Adam tabancasını çekti: “Öyleyse öldürürüm seni!” dedi. Alay ediyor sandılar. Kız ağzını açtı, adam alnının orta yerinden vurdu. Bir kurşun yemişti. Göremezsiniz şimdi, yüzüne çul örttüler. (Peki, zavallıcığın bacaklarını niye örtmüyorlar? Böyle teşhir etmek hoş değil!) Kadın, ölüyü görmek istemiyormuş gibi yüzünü kapatmak üzere ellerini kaldırdı. Derken kısık bir çığlık atıp bıraktı. Kimse inanamazdı. Evin içinde, elinde silahla kendi kendine konuşarak deli gibi dolaşmaya başladı. Kararını veremiyormuş gibi şaşkın bir hali vardı. Anneyle küçük oğlu çağırmaya başladı. Her şey bir dakika içinde olup bitmişti. Derken tabancayı başına dayadı. Bakın şuraya, kurşun nereye girmiş? Beyninden geçip kapının çerçevesine saplanmış. Aklı yerinde değildi, doktor nezareti altındaydı. Hep tabanca taşırdı, manyak gibi olmuştu. Peki, doktor aileyi ikaz etmedi mi? Elbette etmişti. Etmişti ama kim kulak verirdi ki böyle sözlere? Kızı kurtarabilirlerdi…
       Bir keresinde birlikte yaşarlarken, yatak odasına kapanmıştı. Kız da tabanca sesi duymuş, koşmuştu. Adam, elinde silah, gülüyordu. “Biliyordum koşarak geleceğini. Bekliyordum zaten,” demişti. Yastığa doğru atmıştı kurşunu. Zırdeliydi, başka bir şey değil! Hep kendini öldüreceğinden bahsederdi. Ama yalnız gitmek istemiyordu. Bu denli bencillik gördünüz mü hiç?
       Durun, telefon… Hastaneden… Ölmüş mü? Tamam. Bir dakika önce ölmüş. Bir daha ağzını açmamış. Oturduğu yere giden dedektif, dolu iki tabanca bulmuştu. Kız kardeşi için de bir not bırakmıştı. “Başka çare yoktu!” diye. Polise bıraktığı notta da, “Kusura bakmayın tedirgin ettiğim için sizleri,” diyordu. Demek her şeyi önceden tasarlamış.
       Mağrur güzel, sarışın güzel, elbiseler, gelecek, meslek… Sessizce dans ettiği halının üstünde uzanmış, altın iskarpinlerinin topuklarına bakıyor. Ya anne babasının fedakârlıkları, bütün ömürlerini apartmanların kilerlerinde, kömürcülük yaparak, çöp dökerek, boş daireleri gezdirmek için yanlarında deste deste anahtar taşıyarak, şikâyetlere kulak vererek, sızıntı yapan muslukları onararak geçirmişlerdi. Kalplerinde ise eski vatan, çaresiz bir ümitti. Sert, kapalı yüzler, güzel, mağrur, söz söylemeden altın topuklarına bakan ya şu kız? Profesyonel güzel, geleceği düşünen… Ölü şimdi! Annesi ellerini sıcak sudan soğuk suya sokturmazdı. “Aman tırnaklarına dikkat et…” Al şimdi sana… Amerika, gelecek, gazetelerde resimler, meslek, eşsiz bacaklar, ne de iyi okutmuşlardı…
       Şu rüzgâr, dinmeyecek mi hiç? Yaptığı zararın büyük olduğu söylenmekte; ölüler, seller, yağmur filmlerdeki gibi yağıyor. Gerçek bir Amerikan yağmuru…
       Komşular hâlâ bekliyor. Niçin? Dedektifler şimdi rahatlamış gibi. Muhabirler not almalarını bitirdi. Baba kısa kollu gömleği içinde sessizce dışarı çıktı. Küllerini silkmek, leş gibi kokan bir hava çıkartan bidondan çöpleri toplamanın zamanı. “Pekâlâ, alsınlar götürsünler bakalım!” Kapıcı işine gidiyor. Ölen öldü, hayatın devam etmesi gerek.
       Bak hele, radyoyu kapatmayı unutmuşum!
       Yağmur diniyor, hava ısınmaya başladı. Akşam fırtınadan yorgun düşmüş sanki.
       Hey! Bu gece sinemaya gitmeli… Biraz eğlenelim yahu. Burası fazla ölü kokuyor… 

(Portekiz Öyküsü-Yazan: José Rodrigues Migueis-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi