Tarih Adım Adım Yazıldı-20. Benjamın de Tudele

T

TARİH ADIM ADIM YAZILDI – Ünlü Gezginlerin İzinden Dünya Tarihine Bir Bakış
1. Kitap-3. Bölüm : X-XIII. Yüzyıl Arası Ünlü Gezginler (BENJAMIN DE TUDELE)
 

                Bu Musevi, Navarre Krallığı’nın bir şehri olan Tudeleli bir hahamın oğlu olup, adı Benjamin de Tudele’dir. Amacının, seyahat ederek dünya üzerine dağılmış dindaşlarını görüp sayılarını tespit etmek olduğu pek muhtemeldir. Fakat hareket yöntemi ve amacı ne olursa olsun, 1160 yılından 1173 yılına kadar on dört yıl boyunca, hemen hemen bütün bilinen dünyayı gezip görmüş ve seyahatinin hikâyesi, etkisi XVI’ncı yüzyıla kadar süren çok detaylı ve titizlikle hazırlanmış bir belgeyi oluşturmuştur.
                Tudele’nin yolculuğunu gerçekleştirdiği tarihler, İslam dininin en geniş sınırlara ulaştığı tarihlerdir. Bu alabildiğine geniş coğrafya üzerinde, birbiri peşisıra güçlü devletler kurulmuştur. Emevi ve Abbasi devletlerinin ardından kurulan Büyük Selçuklu İmparatorluğu (1040-1157), yüz yılı aşkın bir süre bölgenin tek hâkimi olmuştur. Karahanlılar (932-1212), Gazneliler (963-1183) ve Anadolu Selçukluları (1077-1308), anılan tarihler arasında, bölgenin diğer egemen devletleridir.
                Dönemin en önemli gelişmesi ise, 1096 yılında başlayan Haçlı Seferleri’dir. 174 yıl süren sekiz sefer sırasında, Avrupa’nın başlıca devletlerinin önderliğinde toplanan onbinlerce kişi, kutsal toprakları kurtarmak amacıyla, gerek kara, gerekse deniz yolunu kullanarak harekete geçmiş, ancak genelde başarısızlıkla sonuçlanan bu girişim, siyasal haritalar üzerinde önemli bir değişiklik sağlamamıştır.
                Seferlerin sonuçlarını belirli başlıklar altında toplayacak olursak;
a) Siyasi sonuçlar: Seferlere katılan çok sayıda kont ve şövalyenin ölumüyle Avrupa’da derebeylik zayıflamış ve krallıkların güçleri artmıştır; Türklerin İslam dünyasındaki önemi anlaşılmıştır; İstanbul’un fethi gecikmiştir ve Türklerin batıdaki toprak kazanımları bir süreliğine durmuştur.
b) Ekonomik sonuçlar: Akdeniz limanları önem kazanmış, İslam dünyası ile Avrupa arasında ticari ilişkiler gelişmiştir; Anadolu ve Suriye toprakları yağmalanmış, yakılıp yıkılmıştır; Avrupa’da ticaretle uğraşan burjuva sınıfı güçlenmiştir.
c) Dini sonuçlar: Kiliseye duyulan güven azalmış, skolastik düşünce sistemi zayıflamıştır.
d) Bilimsel sonuçlar: Barut, kâğıt, pusula gibi buluşlar Avrupa tarafından bu seferler sırasında öğrenilmiştir; bilimsel ve teknik alanlarda gelişmelerin yaşanmasını sağlamıştır.
                Benjamin de Tudele, Barselona’dan ayrılmış ve Taragone, Girone, Narbonne, Béziers, Montpellier, Pousquierse Lunel, Arles ve Saint-Gilles yoluyla Marsilya’ya varmıştır. Bu şehrin iki sinagogunu ve önde gelen Musevilerini ziyaret ettikten sonra, gemisinin dört günde varacağını düşündüğü Cenova’ya gitmek üzere yola çıkmıştır.
                Cenovalılar, o zamanlar, denizlere hâkim bir durumda bulunuyorlar ve gezginin anlatımına göre, kralları ve prensleri olmayıp yalnızca kendi isteklerine uygun olarak seçtikleri yargıçlarla yetinen ve yine kendileri kadar cesur ve gözüpek Pizanlarla savaşıyorlardı.
                Benjamin de Tudele, Lucques’i ziyaret ettikten sonra, altı günde Roma’ya varmıştır. O sırada, III. Alexandre Papa olarak bulunuyor ve seyahatnameye göre yardımcıları arasında Museviler de yer alıyordu. Benjamin de Tudele, ölümsüz şehrin anıtları arasında özellikle Saint-Pierre ve Saint-Jean de Latran kiliselerini belirtmekte ise de, tarif ve tasvirlerinde acayip bir yavanlık görülmektedir.
                Gezgin, Roma’dan hareket ederek, o sıralarda yarı sulara gömülü olarak bulunan Cappoue ve Pouzzoles yolu ile Napoli’ye yollanmış, burada hiçbir şey görmemiş, sadece, bu şehirde beş yüz Musevinin oturmakta olduğunu öğrenmiştir. Sonra, Salerno’dan geçerek Amalfi, Bénévent, Ascoli, Trani, Saint-Nicolas de Bari, Tarente ve Brindizi’yi görmek suretiyle, aynı isimdeki körfezde bulunan Otranto şehrine varmıştır. Böylece, bu çok ilgi çekici bölge hakkında önemli hiçbir şey yazmaksızın İtalya seyahatini tamamlamıştır.
                Şehir adlarının sayılması her ne kadar hoşa gitmese bile, Benjamin de Tudele tarafından belirtilmiş olan bu şehirlerin görülmediğini söyleyemeyiz ve bir tekini dahi unutmamak zorundayız; çünkü, Musevi gezginin yol programı önceden belirlenmiştir. Otranto’dan Eflak’daki Zeytin şehrine kadar devam eden etaplar, sırasıyla Korfu, Arta Körfezi, Etolya’nın eski şehri olan Achéloüs, Patras, Lépante, Grissa, Korent ve Teb olmuştur ki, gezgin, Yunanistan’daki ipekli kumaş üretiminde çalışan iki bin Musevi işçisinden söz etmeyi unutmamış ve sözü geçen etaplardan sonra Negrépont, yani Eğriboz Adası’na ve Zeytin şehrine vardığını belirtmiştir.
                İspanyol gezginine göre Eflak bu şehirden başlamaktadır ve Eflaklılar, yani Ulahlar, karaca gibi koşmakta ve Yunan topraklarını talan etmek için dağlardan aşağı inmektedirler. Benjamin de Tudele, bu noktadan hareket ederek, Gardiki, Venedikliler’in, Cenovalılar’ın ve Pizanlar’ın sık sık uğradıkları bir liman kenti olan Armyros, hâlâ varlığı belli olmayan Bissine, eski adı Tesalonya olan Selanik, Darma, Hristopoli ve Abydos yolu ile Konstantiniye’ye (İstanbul) varmıştır.
                Gezgin, burada, tüm Bizans topraklarının bu büyük beldesi hakkında bazı detaylı bilgiler vermektedir. İmparator Emanuel Comméne, bu sıralarda hükümdar olarak bulunuyor ve deniz kenarında inşa ettirdiği bir sarayda kalıyordu. Bu sarayda, yaldızlı ve gümüş kaplı sütunlar yükseliyor ve kral oturunca, tamamen kafa ölçüsüne göre yapılmış olup, üstünde altın zincirlerle sarkıtılmış altından bir tacın yer aldığı, yine altın ve değerli taşlarla bezenmiş bir taht bulunuyordu. Bu tacın üzerindeki taşların o kadar büyük bir değeri vardı ki, hiç kimse, bu taşlara paha biçemezdi. Geceleri ışığa hiç de ihtiyaç yoktu; çünkü, bu değerli taşların her biri parlak birer ışık saçıyordu. Gezginin eklediği kadarıyla şehir hayli kalabalıktı. Buraya her taraftan tüccarlar geliyor ve bu nedenle şehir, Bağdat’la kıyaslanabiliyordu. Halk işlemeli ve sırma saçaklarla süslü ipek elbiseler giyiyorlar ve atlarına binmiş durumda görüldükleri vakit, onların kral çocukları olduklarına dair insanda bir kanı uyanıyordu. Fakat, onlarda savaşmak konusunda ne yürek ne de cesaret görülüyor, kendileri hesabına savaşmak üzere her ulustan ücretli asker topluyorlardı.
                Benjamin de Tudele’nin üzüldüğü bir konu vardı ki, o da şehir içinde Musevilerin bulunmaması ve bunların limanın giriş yeri yakınındaki Galata Kulesi’nin öte tarafına taşınmış olmalarıydı. Burada, hahamcılar ve Karaitler olmak üzere iki mezhepten oluşan iki bin beş yüze yakın Musevi nüfus bulunuyordu. Bunlardan birçoğunun ipek işçisi ve zengin tüccarlardan ibaret olduğu görülüyor ve hepsi de sert ve kötü muamele yapan Rumlardan aşırı nefret ediyorlardı. Bu zengin Musevilerden hiçbirinin ata binme hakkı bulunmuyor, yalnız, imparatorun doktoru olan Mısırlı Salomon bu yasağın dışında bırakılıyordu. Konstantiniye’nin anıtlarına gelince; Benjamin, Ayasofya Kilisesi’nden, kilisenin içindeki kolon, mihrap, altın ve gümüş şamdanlarla birçok süslemeden söz etmekte, bugün Atmeydanı olarak bilinen Hipodrom hakkında bilgi vermektedir.

                Benjamin de Tudele, Konstantiniye’den ayrıldıktan sonra, Eski Bizans’ın batı sahili limanlarından olan Gelibolu ve Kilia’yı ziyaret etmiştir. Oradan bir gemiye binerek Dardanelles’i (Çanakkale Boğazı) geçmiş, Midilli, Sakız, Sisam, Rodos ve Kıbrıs gibi Akdeniz adalarını görmüştür. Buradan Suriye topraklarına doğru yelken açmış, son zamanlarda meydana gelen ve bütün İsrail ülkesinde de hissedilen büyük bir deprem felaketine uğrayan Trablus Şam’a gitmek üzere, sularına hayran kaldığı Antakya’dan ve Latakya’dan geçmiştir. Trablus Şam’dan hareket eden gezgin, sırasıyla Beyrut’a, Sayda’ya ve cam üretimiyle meşhur Sur’a, sonra Akkâ’ya, Hayfa’ya ve oradan da sonunda Kudüs’e ulaşmıştır.
                İspanyol Musevi, kutsal şehirde, kuşkusuz ancak bir Hıristiyanın gördüğü hiçbir şeyi göremedi. Kudüs, ona göre, üç surla savunulan ve genellikle Jakobitler, Suriyeliler, Rumlar, Gregoryanlar ve Franklar gibi her dil ve ulustan insanlarla yerleşik küçük bir şehirdi. Şehrin birinde savaşa daima hazır durumda dört yüz şövalyenin yatıp kalktığı iki hastanesi, İsa’nın mezarı olarak kabul edilen büyük bir tapınağı, içinde Musevilerin bir ücret karşılığı boyacılık yapma hakkına sahip oldukları bir binası vardı. Aslında, Benjamin de Tudele’in Kudüs’deki dindaşları hiç de kalabalık değildi ve sayıları ancak iki yüzü bulan Museviler, şehrin bir köşesinde, Davut Kalesi civarında oturuyorlardı.

                Gezgin, Kudüs dışında, Absalon’un mezarından, Asias’ın türbesinden, Cédron çağlayanı yakınındaki Siloé çeşmesinden, Josaphat vadisinden, tepesinden Sodome Denizi’nin görüldüğü Zeytindağı’ndan söz etmektedir. İki fersah ötede, Lût’un karısının harap olmamış tuzdan heykelinin dikilmekte olduğunu söyleyen gezgin, “Geçmekte olan hayvan sürülerinin bu tuzdan heykeli devamlı surette yalamalarına rağmen, heykel eskiden nasılsa aynı durumunu sürekli korumaktadır,” demektedir.
                Benjamin de Tudele, oradan geçen bütün Musevilerin törelerine uyarak Rachel’in mezarına adını yazdıktan sonra, Kudüs’ten hareket etmiş, içinde on iki boyacının bulunduğunu tespit ettiği Beyt-Lahm’a yollanmış ve daha sonra da, şimdi çöl ve yıkıntı halinde olan Hebron şehrine varmıştır.
                Makfela Ovası’ndaki Abraham ve Sara’nın, İsak ile Rebeka’nın, Jacop ile Lia’nın mezarlarını ziyaret ettikten sonra Beyt-Jaberim, Scilo, Morija Tepesi, Beyt-Nubi, Rama, Yafa, Jabneh, Azotos, Ascalon, Lud, Serain, Sufarich, ılıcaları bulunan Tabariye, Museviler için hâlâ bir hac yeri olan Meirün, Alma, Kadis, Şeria Nehri’nin çıktığı mağara yakınındaki Belinas gibi yerlerden geçen Musevi gezgin, sonunda İsrail topraklarını terk ederek Şam’a ulaşmıştır.
                Benjamin, bu şehir hakkında şu bilgiyi vermektedir:
                “Şehir çok büyük, çok güzeldir ve surlarla çevrilidir; arazisi sebze ve meyva bahçeleri, bostanlar itibariyle hayli zengin olup, çevresi on beş mil kadar tutmaktadır. Bütün dünya üzerinde bunun kadar bereketli bir ülkenin görülmesi mümkün değildir. Şehir, Hermon Dağı (Cebel-üş Şeyh) eteğinde kurulmuştur ki, buradan Amana ve Farfar adında iki nehir çıkar. Bu nehirlerden biri, şehrin ortasından geçer; suları, meydanlara ve pazarlara dağıtıldığı gibi, bentler aracılığıyla önemli kişilerin evlerine de ulaştırılır. Bu ülke, bütün dünya ile ticaret yapmaktadır. Farfar Nehri, şehir dışındaki bahçeleri ve bostanları sulamaktadır. İsmailiyeliler’in Şam’da büyük bir camii vardır. Bütün dünya üzerinde buna benzer bir bina yoktur. Bu binanın vaktiyle bir saray olduğu da söylenmektedir. Burada, sihirli bir sanat eseri olarak inşa edilmiş camdan bir duvar görülmektedir. Bu duvarda, yılın güneşli günleri sayısı kadar delikler bulunmaktadır. Güneş, günlerin saat sayısına göre, on iki derece alçalarak, her gün bu deliklerin birinden içeri girmekte ve herkes bu deliklerden saatın kaç olduğunu öğrenebilmektedir. Yıkanmak, banyo yapmak istenildiği takdirde, içine üç kişiyi alabilecek büyüklükte, fıçı şeklinde, altın ve gümüşten üretilmiş yapılar da mevcuttur.”
                Benjamin de Tudele, Şam’a iki günlük mesafede bulunan Galad ve Salkah’dan geçtikten sonra, Lübnan vadisinde Hazreti Süleyman tarafından inşa ettirilmiş olup Yunanlılar’ın ve Romalılar’ın Héliopolis adını verdikleri Balbek’e, sonra da, tamamı iri taşlarla inşa edilmiş olan Tadmor’a varmıştır. Bundan sonra, Cariatin’den geçerek, Hama’da durmuştur ki, burası 1157 yılında meydana gelerek Suriye şehirlerinin büyük bir kısmını aynı zamanda yerle bir eden o depremle harap olan beldedir.
                Seyahatnamede daha birçok şehirlerin adları yer almaktadır ki, bunlar da Halep, Beles, Racca, Harran, Nizip, Cezine, İran ticaretinin yapıldığı Dicle Nehri üzerindeki Musul, gezginin Fırat Nehri’ne doğru dönmek üzere hareket ettiği nokta olan Ninova, Ahaba, Korkesia, Juba Abkera ve sonunda halifenin oturduğu Bağdat’tır.
                Bağdat, Musevi gezgininin pek hoşuna gitmiştir. Burası, içinde sıradan hastalar ve Museviler için hastaneler bulunan ve çevresi üç mil tutan büyük bir şehirdir. Bilginler, filozoflar ve her türlü büyüde uzman olan sihirbazlar, her taraftan bu beldeye koşmaktadırlar. Burası halifenin oturduğu başşehirdir. Bazı yazarların anlatımına göre, halifenin bulunduğu yer Batı İran’da ve Dicle kıyısındadır. Halife, Dicle’nin bir kolu ile sulanan ve içinde vahşi hayvanların beslendiği bir parkın ortasında geniş bir saraya sahip bulunmaktadır. Bu hükümdar, bazı düşüncelere göre, dünyadaki bütün mutlak hükümdarlara örnek olarak gösterilmektedir. Bu mutlak hükümdar; çok iyi bir insan, gerçek âşığı, karşılaştığı herkese karşı bağışlayıcı ve uygardır. Sarayından yılda bir kez çıkmakta ve bu çıkış da Bas karşısında bulunan camiye gitmek üzere Ramazan Bayramı’nda meydana gelmektedir. Dini görevlerini yerine getirdiği gibi, ulusuna da kanun ve nizamı uygulamaktadır. Başka bir yoldan sarayına dönmekte ve izlediği yol, hiçbir yolcunun ayak izleriyle saygısızlık göstermemesi amacıyla bütün yıl korunmaya alınmaktadır. Halifenin bütün kardeşleri kendisi gibi aynı sarayda oturmaktadır. Bu kardeşlerden her biri son derecede saygı görmekte ve yönetim tarafından, yaşayışlarının gerektirdiği masrafları karşılamak üzere civar şehir ve kasabalardan elde edilen gelirler kendilerine verilmektedir. Yalnız bir keresinde, bu kardeşlerin hükümdarlarına başkaldırmış olmaları dolayısıyla, hepsi de zincire vurulmuş ve konutlarının önüne nöbetçiler dikilmiştir.

                Benjamin de Tudele, bu özellikleri not ettikten sonra, Fırat ve Dicle ile sulanan Asya Türkiyesi’ne girmiş, Gihiagin’den ve buradan da, harabeye dönmüş olup sokaklarının çevresi otuz mile kadar uzanan Babil’e geçmiştir. Yol alırken, Ananias, Misael, Azarias, Hillah ve Babil Kulesi’ni görmüş ve kuleyi şu şekilde tarif etmiştir:
                “Burada Babil Kulesi bulunmaktadır. Tuğladan yapılmıştır; temellerinin genişliği yaklaşık iki mil tutmakta, genişliği iki yüz kırk kulaç, yüksekliği ise yüz kamış ölçüsünde bulunmaktadır. On kulaçtan on kulaca, kulenin tepesine kadar sümüklü böcek kabuğu şeklinde basamakları olan yollar vardır. Bu kulenin üstünden yirmi millik bir alanı görmek mümkündür. Fakat, gündüz ateşi, kule üstüne düştüğü için kule aşınmış ve zemine kadar alçalmıştır.”
                Gezgin, Babil’den hareket ederek, Fırat üzerinde bulunan Ezéchiel Sinagogu’na yollanmıştır ki, burası, peygamberlerinin eliyle yazılmış büyük kitabı okumak için Musevilerin akın ettikleri kutsal bir yerdir. Benjamin de Tudele, bundan sonra, Alkotzonath, Ain-Japhata, Lephras-Hephar, Kuffa ve vaktiyle önemli bir Musevi üniversitesinin merkezi olan Sura, sinagogu Kudüs taşlarıyla inşa edilmiş olan Shafjathib’e uğramıştır. Yemen Çölü’nden geçerek Théma, Tilimas, içinde elli bin musevinin yaşadığı Chaibar ve Naseth’e varmış, sonunda İran Körfezi’nin (Basra Körfezi) sonuna kadar olmak üzere Dicle üzerinde bulunan Basra’ya girmiştir.
                Gezgin, bu önemli ticaret şehri hakkında hiçbir açıklamada bulunmamaktadır. Buradan muhtemelen Karna’ya gitmiş, sonra İran’a geçmiş, Dicle’nin biri zengin diğeri fakir iki bölgeye ayırdığı ve kısmen harap olmuş büyük bir şehir olan Kuzistan’da bir süre kalmıştır.
                Benjamin de Tudele, İran’daki seyahatine Rudbar, Holwan, Mulehet, Amaria yolu ile devam etmiştir. Anlattığına göre, birtakım uydurma mucizeler gösterip kendini Musevilerin İsa’sı gibi tanıtmaya çalışan David-el-Roi ile burada karşılaşmıştır. Sonra, Hemedan’dan ilerleyerek Dabrestan yolu ile çevresi on iki mil tutan ve başkent durumunda olan İsfahan’a varmıştır.
                Seyahatname, burada, biraz karanlık bir biçim almaktadır. Notlara bakılacak olursa; gezgin, Şiraz’da muhtemelen Afganistan’ın Herat kantonunda, sonra Semerkant’ta, daha sonra da Tibet eteğinde bulunmuştur. Kuzeydoğu yönünde olarak, bu en son noktadan hareketle Nişabur’a ve Dicle kıyılarında bulunan Kuzistan’a dönmüştür. Ardından iki günlük deniz yolculuğu yaparak, İran Körfezi’nin inci avcılığı ile ünlenen ve bir Arabistan şehri olan El-Keşif taraflarına inmiştir. Sonra, Umman Denizi’ni yedi günde geçerek, Malabar kıyıları üzerinde olup bugün Quilon denilen Choulan’a varmıştır.
                Benjamin de Tudele, sonunda, güneşe tapanların, yıldızlara hayranlık duyanların ülkesi olan Hindistan’a geçmiştir. Burası, biber, tarçın ve zencefil üretilen bir ülkedir. Musevi gezgin, Choulan’dan ayrıldıktan yirmi gün sonra, halkı ateşe tapan fanatiklerden ibaret olan Cinrag Adaları’na, yani Seylan’a varmıştır.

                Benjamin de Tudele, Seylan’dan hareket ettikten sonra, acaba sözünü ettiği Çin’e kadar gerçekten gitmiş midir? Bunu doğrulamak pek mümkün değildir. O, denizden yapılacak bir seyahati son derecede tehlikeli görmüştür. Çok sayıda geminin battığını bildiğinden, insanın kendisini böyle bir deniz kazasından sıyırmak için şöyle garip bir harekette bulunulmasını tavsiye etmiştir:
                “İnsanın yanında sığır derisi bulundurması çok yerinde bir hareket olur; rüzgârın sertleşip gemiyi tehdide başlaması üzerine, kendini tehlikeden kurtarmak isteyen bir kimse, bu derilerden birinin içine girer, suların girmemesi için deriyi içeriden diker ve ondan sonra kendini denize bırakır. Bu sırada, çok iri kartallardan biri onu görüp bir hayvan sanarak aşağı iner, onu yakalar ve paralamak için karaya, herhangi bir dağa veya vadiye götürür. Deri içine kapanmış olan adam, bıçağı ile kartalı öldürür; sonra, deriden dışarı çıkarak, yerleşik bir yer buluncaya kadar yürür. Birçok kimseler, hayatlarını bu yöntemle kurtarmışlardır.”
                Benjamin de Tudele, tekrar Seylan’da bulunmuş ve muhtemelen İran Körfezi girişindeki Sokotora Adası’na ve Sebid’e gittikten sonra, Kızıldeniz’i geçmiş ve Etiyopya bölgesine varmıştır. Buradan hareket edip Asuan toprakları içinden geçmek suretiyle, Nil yatağından aşağı doğru inerek Kolvan kasabasına ulaşmış ve rüzgârın, kervanları bir kum tabakası altına gömdüğü Sahra’yı aşarak Zovila, Kous, Faisum, Misraim, yani Kahire’ye varmıştır.
                Gezginin anlatımına göre, Misraim, meydanlarla ve dükkanlarla süslü büyük bir şehirdir. Buraya hiç yağmur yağmaz; fakat her yıl bir kez taşkın yapan Nil, on beş gün kadar yürünecek çok geniş bir alanı kapsamak üzere ülkeyi sular ve böylece son derecede verimlilik sağlar.
                Benjamin de Tudele, Misraim’den ayrılarak, ünlü Piramit’lere hiç bakmaksızın Gize’den geçmiş ve Büyük İskender tarafından inşa edilmiş olan İskenderiye’de durmuştur. Yine gezginin anlattığına göre; bu şehir, ticaret bakımından çok canlıdır ve buraya dünyanın her tarafından insanlar gelmektedir. Şehrin meydanları ve caddeleri çok işlektir. Caddeler sonunu görmenin mümkün olamayacağı kadar uzundur. Denizde, uzunluğu bir mil kadar tutan bir dalgakıran (mendirek) bulunmakta ve bu dalgakıranın uç tarafında bir kule yükselmektedir. Üst kısmı ışıklı olan bu kule, bir deniz feneri görevini yerine getirmektedir. Gezgine inanmak gerekirse, bu ışık kulesi, İskenderiye sularında hareket eden bütün gemilere sinyal vermekte ve ışığı çok uzaklardan, yani yüz millik mesafeden görünmektedir. Bu bol ışıklı fenerin yanında, ışıkları elektrikle sağlandığı halde, ancak otuz mile kadar etki yapan bugünkü deniz fenerlerimizin bir önemi olabilir mi?
                Damlette, Sunbat, Ailah, Refidim ile Sina eteğindeki Thor kasabası, Musevi gezgin tarafından ziyaret edilen son Afrika kentleri olmuştur. Gezgin, Damlette’e dönerek denize açılmış ve yirmi gün sonra da, Mesina’dan karaya çıkmıştır. Dindaşlarının sayımına hâlâ devam etmek isteyerek, Roma’ya, Saint-Bernard’a kadar uzanmış ve burada, Musevilerin sığınmış oldukları Almanya ve Fransa’nın birçok şehirlerinden söz etmiştir. Onun izlediği seyahat yolu üzerinde Chateaubriand tarafından yapılan bir özete göre, tespit edilen Musevi sayısı, yedi yüz altmış sekiz bin yüz altmış beştir.
                Gezgin, seyahatnamesini tamamlamak için, hiç kuşkusuz ziyaret ettiği Paris’ten, Kral Louis’in yönetiminde olup Seine Nehri kıyısında bulunan o büyük şehirden söz etmekte ve şöyle demektedir:
                “Şehir, bugün, bütün dünya üzerinde benzerleri olmayan olgun ve bilgin kişilerle yerleşik bulunmaktadır. Bu kişiler, gece ve gündüz kanun ve nizamların uygulanmasına önem vermektedirler; tüm yabancılara karşı son derece konuksever kişilerdir ve bütün Musevi kardeşlerine karşı dostluk ve kardeşlik göstermektedirler.”
                İşte, Benjamin de Tudele’nin seyahati budur. Bu seyahatname, on ikinci yüzyılın ortalarında coğrafya biliminin çok önemli bir anıtını oluşturmuştur. Seyahatnamede belirtilmiş olan her bir şehri, bugünkü isimleriyle karşılaştırmak suretiyle, seyahat yollarını modern haritalar üzerinden izlememiz kolay olacaktır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi