Fakat On Yedinci Gece Gelince
Fakat On Yedinci Gece Gelince

Fakat On Yedinci Gece Gelince

     Sözünü sürdürmüş:

     İşittim ki, ey bahtı güzel hükümdarım, Zübeyde adlı genç kız, genç adama ilgi duymaktan ve ona olumlu yanıt alıncaya kadar kendisini izleme arzuları ilham etmekten vazgeçmemiş.
     İkisi de uyku üzerlerine çökünceye kadar konuşup durmuşlar. Bunun üzerine genç Zübeyde, o gece, genç adamın ayaklarının dibinde yatıp uyumuş. Duyduğu sevinç ve mutluluğa bir türlü inanamayarak…
     Bundan sonra Zübeyde, Halife Harun Reşit’e, Cafer’e ve üç kalendere öyküsünü anlatmayı sürdürmüş:
     “Sabahleyin şafak sökünce yıkandık; tüm hazineleri açtık; taşımada ağırlığı olmayan ve de çok değerli olan her şeyi aldık; kaleden kente doğru indik; kölelerime ve uzun süredir beni arayan kaptana kavuştuk. Beni görünce çok sevindiler ve ortalıkta görünmememin nedenim sordular. O zaman onlara gördüklerimi ve genç adamın öyküsünü ve de kent halkının taşa dönüşmesinin nedenini tüm ayrıntılarıyla anlattım. Anlattıklarıma çok şaştılar. Kızkardeşlerime gelince; beni bu yakışıklı genç adamla gördükleri anda kıskançlığa kapıldılar ve beni çekemediler; içleri kinle doldu ve bana karşı gizlice ihanet planlan kurmaya başladılar.
     Tam bu sırada, hepimiz birlikte gemiye bindik; çok mutluydum ve mutluluğum genç adama duyduğum sevgiyle artıyordu. Bekledik kî rüzgâr uygun essin, yelkenleri gerelim ve yola çıkalım! Kızkardeşlerime gelince, bize yoldaşlık etmeyi sürdürüyorlardı ve bir gün özel olarak bana, “Kardeşimiz, bu genç adamı ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordular. Ben de onlara, “Niyetim onunla evlenmektir!” diye yanıt verdim. Sonra ona doğru döndüm, ona yaklaştım ve açıkladım: “Efendim, arzum senin olmaktır. Benden beni reddetmemeni rica ederim!” dedim. O da bana, “İşittik ve itaat ettik!” diye yanıt verdi. Bu sözler üzerine kızkardeşimlerime döndüm ve onlara, “Tüm varlığımla bu genç adama sahip olmakla yetineceğim; zenginlik adına neyim varsa şu andan başlayarak sizindir,” dedim. Bana, “Senin iradene uyarız!” dediler. Ama yüreklerinde bana karşı ihanet ve kötülük saklıyorlardı.
     Uygun bir rüzgârla yolculuğumuza devam ettik, korkulu sulardan çıktık; güvenli sulara ulaştık. Bu sularda da birkaç gün seyrettik ve Basra kentine oldukça yaklaştık ve uzaktan evlerin belirmeye başladığını gördük. Fakat, gece yaklaştığından, durduk ve hemencecik hepimiz uyuduk. Fakat, uyku sırasında, iki kızkardeşim yataklarından çıkmışlar; beni, genç adamı ve tüm tayfaları denize atmışlardı. Yüzme bilmediği için genç adam boğuldu; onun kurbanlara katılması Tanrı’nın takdiri idi. Bana gelince, benim nasibim de kurtulanlar arasına katılmakmış. Bundan dolayı, denize düşünce, Tanrı ‘nın sağladığı bir tahta parçası üzerine ata biner gibi oturdum ve bu sayede ve de dalgaların sürüklemesiyle uzak bir adanın kıyısına ulaştım. Orada giysilerimi kuruttum, tüm geceyi geçirdim ve kendime bir yol aradım ve üzerinde âdemoğlunun ayak izleri olan bir yol buldum. Kıyıda başlayan bu yol, adanın ortalarına uzanıyordu. Giysilerimin kuruduğunu görünce, bu yolu izledim ve adanın öbür kıyısına ulaşıncaya kadar yürümeyi sürdürdüm; buradan Basra, uzakta, görünüyordu.
     Birdenbire bana doğru gelen bir karayılan gördüm; onun ardından da iri ve büyük bir yılan onu öldürmek için kovalıyordu. Karayılan kaçışı dolayısıyla öylesine yorgun ve dermansız düşmüştü ki, dili ağzından dışarı çıkmıştı. Bunu gören ben, ona acıdım; iri bir kaya yakalayarak, ‘öteki yılanın’ başına attım, onu ezip o anda öldürdüm. Fakat karayılan da iki kanat açtı ve göğe ağıp kayboldu. Bunu görünce şaşırıp kaldım.
     Ama, ben de yorgunluktan bitkin hale geldiğimden, oracığa oturdum; sonra da uzanıp bir saat kadar uyudum. Uyanınca, ayak ucumda, ayaklarımı ovup beni okşayan güzel bir zenci kız gördüm. Bunu görünce şiddetle ayağımı geri çektim ve çok utandım; çünkü güzel zenci kızın benden ne istediğini bilmiyordum! Ona, “Sen kimsin ve ne istiyorsun?” diye sordum. Bana, “Düşmanımı öldürerek bana büyük bir iyilik yapmış olan sana ulaşmak için acele geldim. Ben senin o iri yılandan kurtardığın karayılanım. Ve ben bir ecinniyeyim. Bu yılan da bir ecinni idi. Ve sadece sen, onun elinden beni kurtardın. Ben de, kurtulur kurtulmaz, rüzgâra uyup uçtum ve acele iki kızkardeşinin seni denize attığı gemiye doğru gittim. İki kızkardeşini sihirle iki kara köpeğe dönüştürdüm ve buraya sana getirdim.” dedi. Dönüp arkamdaki ağaca bağlanmış olan iki dişi köpeğe baktım. Sonra ecinniye, “Daha sonra da, gemide bulunan tüm zenginliği Bağdat’taki evine taşıdım ve gemiyi hatırdım. Genç adama gelince, boğuldu; ölüme karşı bir şey yapamam; çünkü ancak Tanrı’nın gücü sonsuzdur,” dedi.
     Bu sözler üzerine beni kollarına aldı; kızkardeşlerim olan iki köpeği süzdü ve onları da kucakladı ve hepimizi birden, uçarak taşıyıp bizi sağ salim Bağdat’ta, daha önce gördüğünüz evimin ta racasına indirdi.
     Evimi gezip gemiden getirilen, düzgün bir şekilde sıralanmış tüm servetimi ve mal varlığımı buldum. Hiçbir mal kaybolmamış veya hasar görmemişti. Sonra ecinni bana, “Hazreti Süleyman’ın yüzüğü üzerindeki kutsal yazıt üzerine, bu iki köpeğin her birini, her gün, üç yüz kez kamçıyla dövmek üzere yemin etmeni istiyorum. Bu emri bir gün hile yerine getirmezsen, koşup gelecek seni de onların kılığına sokacağım!” dedi. Ve ben, ona, “İşittik ve itaat ettik!” demek zorunda kaldım. Ve o günden beri, Ey Emir-ül Müminin! Onları kamçılayıp duruyorum, sonra da acıyıp boyunlarına sarılıyor ve onları öpüyorum!
     Benim öyküm budur işte! Ey Emir-ül Müminin, kızkardeşim Emine’nin öyküsü, benimkinden çok daha şaşırtıcıdır,” demiş.
     Bu öyküyü duyan Halife Harun Reşit hayranlığın en üst derecesine ulaşmış. Ama merakını doyurmak için de açıkça acele etmiş. Ve bir gece önce, ona kapıyı açan genç Emine’ye dönerek, “Sen, ey zarif kız! Bedenindeki bu darbe izlerinin nedenini anlatır mısın?” diye sormuş…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir