Tarih Adım Adım Yazıldı-21. Fransısken Papazı Carpını İle Bohemyalı Etıenne
Tarih Adım Adım Yazıldı-21. Fransısken Papazı Carpını İle Bohemyalı Etıenne

Tarih Adım Adım Yazıldı-21. Fransısken Papazı Carpını İle Bohemyalı Etıenne

TARİH ADIM ADIM YAZILDI – Ünlü Gezginlerin İzinden Dünya Tarihine Bir Bakış
1. Kitap-3. Bölüm : X-XIII. Yüzyıl Arası Ünlü Gezginler
(FRANSİSKEN PAPAZI CARPİNİ İLE BOHEMYALI ETİENNE)

                Kronolojik sıraya göre, Benjamin de Tudele’den sonra, bazı yazarların yalnızca Carpini adını verdikleri Jean du Plan de Carpin gelmektedir. Kendisi, İtalya’nın Perouse bölgesinin bir kasabasında, 1182 senesinde dünyaya gelen bir Fransiskendir.
                O tarihlerde, Cengiz Han’ın komutasındaki Moğol ordularının hareketliliği ve toprak kazanımları bilinmektedir. Bu önemli başkomutan, 1206 yılında, Çin’in kuzeyindeki Tataristan’da, eski bir Türk şehri olan Karakurum’u imparatorluğun başkenti yapmıştır. Cengiz Han’ın halefi olan Oktay ya da Ogeday Han zamanında, Moğol egemenliği Orta Çin’e kadar uzanmış ve bu büyük hükümdar altı yüz bin kişiden ibaret bir ordu kurarak Avrupa’yı istila etmiştir. Böylece, Rusya, Gürcistan, Polonya, Moraviya, Silezya ve Macaristan, Ogeday Han’ın lehine sonuçlanmak suretiyle kanlı savaşlara sahne olmuştur. Moğollar’a, herhangi cehennemi bir güç tarafından salıverilmiş şeytanlar gözüyle bakılmış ve batı dünyası, onların saldırı ve istilasıyla ciddi biçimde tehdit edilmekte olduklarını görmüştür.
                Papa IV. Innocent, Tatarların Han’ına ilk kez bir elçi göndermiş ve buna karşılık ancak onurlu ve pek az tatmin edici bir cevap almıştı. Aynı zamanda, Moğol saldırı ve baskınlarının durdurulması amacıyla kuzeydoğu bölgesi tatarlarına yeni elçiler tayin etmiş ve bu elçilerin şefi olarak da zeki ve becerikli bir diplomat sayılan Fransisken Carpini’yi seçmişti.
                Carpini, yanında Bohemyalı Etienne olduğu halde, 6 Nisan 1245 tarihinde yola çıkmıştır. Önce Bohemya’ya gitmiştir. Bu ülkenin kralı, Polonya’da bulunan akrabaları için kendisine güven mektupları vermiştir ki, bu kralın etkinliği, elçilerin Rusya’ya girişlerini kolaylaştırmıştır. Carpini ile arkadaşı, Rusya eyaletlerine kadar hiç zorluk çekmeden varmışlar ve Dükün tavsiyesi üzerine, Tatar reislerine armağan olarak sunulmak üzere kastor ve diğer hayvanların kürklerinden tedarik etmişlerdir. Carpini, böylece, ihtiyaçlarını sağlayarak, kuzeydoğuya doğru yollanmış, o sırada Rusya’nın başkenti olan Kiev’e varmış ve bölgede dolaşan haç düşmanı Lituanyalılar’dan çekinmek suretiyle seyahatinin bu kısmını tamamlamıştır.
                Kiev valisi, yolcuların, kendi atlarını, karlar altında ot bulmaya alışık Tatar atlarıyla değiştirmelerini sağlamış ve böylece yolculukları uygun şekilde düzenlenmiş olan elçiler, Danilon şehrine varmışlardır. Burada tehlikeli biçimde hastalanmışlar; fakat biraz iyileşir iyileşmez, bir yük arabası satın alarak, soğuğa rağmen yollarına devam etmişlerdir. Dnieper Nehri üzerindeki Kaniew şehrine varmakla Moğol İmparatorluğu’nun ilk kasabasına girmişlerdir. Burada armağanlarla yumuşatılması gereken oldukça sert ve hırçın bir reis, onları Tatarların karargahına göndermiştir.
                Tatarlar, elçileri oldukça kötü bir şekilde karşıladıktan sonra, altmış bin kişilik bir öncü ordusuna komuta eden Corrensa Dükü’ne götürmüşlerdir. Karşısında diz çöktükleri bu komutan, yanlarına üç Tatar katarak, onları, imparatordan sonra en güçlü kişi durumunda bulunan Prens Bathy’ye göndermiştir.
                Yol üzerinde konaklayacakları yerler hazırlanmış ve yolculuk, gece ve gündüz, son derece hızlı olarak günlerce sürmüştür. Fransisken elçi, bu şekilde, Dnieper, Tanais, Volga ve Jaek arasındaki Kumanlar ülkesinden geçmiş, genellikle buz tutmuş nehirlerin üzerinden yürümüş ve sonunda Kumanlar ülkesinin sınırları üzerindeki Prens Bathy’nin sarayına varmıştır.
                Carpini şöyle anlatmaktadır: “Bizi bu prense götürürlerken, iki ateş arasından geçmemizin gerektiğini bildirmişlerdi. Bundan da amaç, eğer efendilerine ve reislerine karşı kötü bir niyetimiz varsa ve yanımızda zehir gibi zarar verecek bir şeyler taşıyorsak, ateşin bu şeyleri yok etmesine olan inançlarıydı. Bu nedenle, konu üzerinde önemle durmuş, hassasiyetini anlamış ve bizden kuşkulanmaya neden olabilecek her şeyi üzerimizden atmıştık.”
                Sarayın orta yerinde ve ince keten bezinden yapılmış çok güzel bir çadır içinde, etrafında subayları olduğu halde tahtında oturan prens, ziyaretçilerini kabul etmiştir. Bu prensin, halkına karşı çok iyi, çok bağışlayıcı, fakat savaşları sırasında çok gaddar olduğu söyleniyordu. Carpini ile Etienne, prensin sol tarafına oturmuşlardı.
                O gün Cuma idi. Papa’nın mektupları, Hırvat, Arap ve Tatar dillerine çevrilerek prense sunulmuştu. Prens, mektupları dikkatle okumuş ve Papa elçilerini çadırlarına yollamıştı. Elçilere, yemek olarak, küçük bir kâse içinde darı çorbası verilmişti.
                Ertesi gün, Prens Bathy, iki elçiyi çağırtmış ve imparatoru görebileceklerini kendilerine bildirmişti. Carpini ile iki arkadaşı, Paskalya günü iki kılavuzla birlikte yola çıkmışlardı. Yalnızca darı, su ve tuzla beslenmek zorunluluğu yüzünden iki zavallı gezgin son derece güçsüz kalmışlardı. Bununla birlikte, daha hızlı gitmek için zorlanıyorlar ve günde beş-altı kez at değiştiriyorlardı. İçinden geçtikleri Kuman ülkesi, hemen hemen ıssızdı; halkının çoğu Tatarlar tarafından yok edilmişti. Gezginler, Kuman ülkesinin doğusundaki Kangiteler ülkesine girmişlerdi ki, bu toprakların birçok yerinde su bulunmuyordu. Bu bölgede seyrek görülen kabileler, hayvan yetiştirmekle meşgul oluyorlar ve Moğolların zorlu yönetimi altında yaşamaya çalışıyorlardı.
                Carpini, Kangiteler ülkesini kısa sürede geçerek, bugünün Türkistan’ı olan bölgeye girmişti. Her tarafta şehirler, kasabalar ve yıkıntı halinde şatolar bulunuyordu. Papa’nın elçileri, bu dağlık bölgeden geçtikten sonra, 1 Temmuz tarihinde, Kara-Kıtay’a girmişlerdi. Eyaletin valisi, onları gayet iyi karşılamış ve şereflerine, huzurlarında iki oğlu ile sarayın belli başlı kişilerini oynatmıştı.
                Gezginler, Kara-Kıtay’dan ayrılarak, Yemen şehri kuzeyindeki bir göl boyunca, onlarca gün at sırtında yol almışlardı.
                Carpini ile Etienne, Yemen şehrinde bütün bir gün dinlenmişler, ama burada kendilerine karşı iyi bir konukseverlik gösterilmemişti. Sonra, çadırlar içinde yaşayan göçebe Naymanlar’ın dağlık ve soğuk ülkesinden tekrar yola çıkarak, Moğolların ülkesini aşmışlar ve hızlı yol almalarına rağmen, seyahat üç hafta kadar sürmüştü. Sonunda, 22 Temmuz günü, hükümdarın, daha doğrusu seçilmek üzere olan yeni hükümdarın bulunduğu yere varmışlardı.
                Geleceğin hükümdarının adı Cuyne idi. Bu kişi, Papa elçilerine cömertçe ikramlarda bulunmuş ise de, henüz hükümdar olmaması ve işlere karışmaması nedeniyle onları kabul etmemişti. Bununla birlikte, Prens Bathy’nin bir mektubuyla, Papa IV. Innocent’ın kendisine elçiler göndermekteki nedenleri bildirilmişti.
                Ogeday’ın ölümünden sonra, Moğol İmparatorluğu’nun saltanat yönetimi, Prens Cuyne’nin annesi dul imparatoriçeye verilmişti. Fransisken ile yol arkadaşını, içine iki bin kişiyi alabilecek kadar geniş bir çadır altında dinlemek üzere kabul eden bu imparatoriçe olmuştu.
                Carpini bize bu gelişmeleri şöyle aktarmaktadır:
                “Orada bulunduğumuz sırada, imparatorluğun her köşesinden gelen dük ve prenslerden oluşmuş büyük bir topluluk gördük. Adamların her biri, çevredeki kırlara ve tepelere yayılmak suretiyle at üstünde bulunuyordu. Birinci gün beyaz, ikinci gün kırmızı renk elbise giymişler ve o sırada Cuyne de çadıra gelmişti. Üçüncü gün mor elbise, dördüncü gün ise parlak koyu kırmızı renkte elbise giymişlerdi. Çadır yakınındaki tahta perdede iki büyük kapı bulunuyor; bu kapıların birinden sadece hükümdar giriyor ve tamamen açık durumda olan kapıda muhafız olarak hiç kimse bulunmuyordu. Çünkü, bu kapıdan girip çıkmaya hiç kimse cesaret edemiyordu. Kılıç, mızrak, ok ve yayla silahlı muhafızların bulunduğu diğer kapıdan girilip çıkılıyordu. Eğer bir kimse, belirlenen sınırı aşarak çadıra yaklaşacak olursa, bu nedenden dolayı yakalanıyor, oklardan kurtulursa dövülerek öldürülüyordu. Orada, atlarının koşum takımları fazlasıyla süslü olan çok sayıda kabile reisi bulunuyordu.
                Bu sırada, Cuyne’nin imparator ilan edilmesinden önce tam bir ay geçmiş ve Papa’nın elçileri, bu kişi tarafından kabul edilebilmek için onun seçilmesini beklemek zorunda kalmışlardı. Carpini, tüm boş zamanlarını değerlendirerek çok ilgi çekici olan bu ulusun gelenek ve göreneklerini incelemeye başlamıştı. Seyahatnamede bu konuda ilgi çekici detaylı bilgiler yer almaktadır.
                Ülke ona, genellikle dağlık olmasına rağmen, bereketli toprakların bulunmadığı, her tarafı hemen hemen kumluk bir arazi olarak görünmüştür. Odunun hiç bulunmaması yüzünden hükümdar ve prensler, hayvan tezeklerini yakarak ısınmaktadırlar. Bölgenin çorak olmasına karşın, kolaylıkla hayvan yetiştirilmektedir. İklim çok değişkendir. Yazın sürekli fırtınalar meydana gelmekte, yıldırımlar çok sayıda kişinin ölümüne neden olmaktadır. Rüzgâr o kadar kuvvetli esmektedir ki, çoğu kez süvarileri bineklerinden aşağı devirmektedir. Kışın hiç yağmayan yağmur, sadece yazın yağmakta ve ancak tozu toprağı bastırmaktadır. Dolular müthiştir. Carpini’nin bulunduğu sırada, böyle bir tabiat olayı o kadar şiddetli bir şekilde cereyan etmiştir ki, doluların erimesi sonucunda, yüz kırk kişi sular altında kalarak boğulmuştur. Kısacası, ülke, uçsuz bucaksız şekilde geniştir; fakat çok fakir ve insanın ne diyeceğini bilemeyeceği kadar sefildir.
                Carpini, Tatarlar’ın çok esaslı bir portresini çizmiş ve seyahatnamesindeki anlatımıyla çok mükemmel bir gözlemci olduğunu göstermiştir.
                Carpini, Tatarları fizyolojik açıdan şu şekilde tanımlamaktadır:
                “Gözlerle yanaklar arasında çok büyük bir genişlik vardır ve yanaklar, dışarıya doğru hayli çıkıktır. Burun yayvan ve küçüktür; gözler de küçüktür ve göz kapakları kaşlara kadar yükselmektedir. Tipleri ince ve belleri kuşaklı olan çoğunun boyu kısadır. Sakalları çok sık ve gür değildir. Bazılarının dudaklarının üstünde ve çenelerinde azıcık kıl vardır ki, bu kılları hiç kesmeden büyütmektedirler. Kafalarının üstü, papazlarınki gibi tıraşlıdır ve onlar, bir kulaktan diğer kulağa kadar olmak üzere, üç parmaklık bir yeri tıraş etmektedirler. Saçlarının önünü kaşlarına kadar uzatarak büyütmekte; arkalarını kadınların saçları gibi uzatmakta ve bu saçları iki kordon halinde, kulak arkasına bağlamakta ve bükmektedirler. Oldukça küçük ayakları vardır.
                Yukarıdan aşağıya doğru önü açık kürklü tunik giymeleri nedeniyle, elbiselerinde hiç fark bulunmayan kadınla erkeği birbirinden ayırt etmek çok zordur. Yukarıdan aşağıya doğru genişleyen uzun bonelerini başlarında taşımaktadırlar. Gerekirse demonte edilebilen ve hayvanlara kolayca yükletilebilen çubuk şeklindeki dallardan yapılmış çadır biçimi konutlarda oturmaktadırlar. Bu konutların daha büyükleri, hiç bozulmadan yük arabalarına yüklenmekte ve ülke içinde sahiplerini izlemektedir.

                Tatarlar, görünmeyen her şeyi gören, insanları lâyık oldukları derecede ödüllendiren veya cezalandıran, her şeyin yaratıcısı ve yardımcısı olan tek tanrıya inanmaktadırlar. Fakat, güneşe, aya, ateşe, toprağa ve suya da tapmakta, insana benzer şekilde yapılmış, keçeden küçük tanrı sembolleri önünde de secde etmektedirler. Oldukça hoşgörüsüz insanlardır. Boş inançları vardır; sihire ve büyülere inanmaktadırlar. Ateşin her şeyi temizlediğini kabul ederler. Büyüklerinden biri ölünce, ölüyü bir masa, içi et dolu bir lenger, bir kâse kısrak sütü, eyerlenmiş ve koşumları takılmış bir atla birlikte gömerler.
                Tatarlar, büyüklerine karşı son derece itaatkârdırlar. Aralarında yalan söylemekten çekinirler ve tartışmalardan kaçınırlar. İnsan öldürme ve şiddete başvurma olayları pek enderdir. Hırsızlık çok azdır ve değerli eşya hiçbir zaman kapalı yerde tutulmaz. Bu insanlar, şikâyette bulunmadan açlığa, susuzluğa, yorgunluğa, sıcağa ve soğuğa dayanırlar. Her fırsatta oynarlar, şarkı söylerler, ancak sarhoşluğa düşkündürler. Başlıca kusurları, kibirli ve yabancılara karşı kırıcı olmalarıdır. İnsan hayatına hiç saygı göstermezler…”
               Carpini, Tatarlar’ın tanımını tamamlamak için, bu insanların köpek, kurt, tilki, at ve hatta fırsat çıkarsa insan eti gibi her türlü etleri yediklerini eklemektedir:
                “…İçkileri, kısrak, koyun, keçi, inek ve deve sütünden ibarettir. Şarap ve diğer alkollü içkileri bilmezler; bununla birlikte, keyif verici içkilere de düşkündürler. Temizliğe hiç uymazlar. Elbiselerini ve çamaşırlarını pek yıkamazlar. Erkekler, herhangi bir işle uğraşmak için kendilerini mecbur hissetmezler. Bütün işleri, avlanmak, ok atmak, sürüleri gözetmek ve ata binmekten ibarettir. Kızlar ve kadınlar bu bedensel hareketlerden uzak kalmazlar. Hepsi de hünerli ve hayli cesur kişilerdir. Kürk yaparlar, elbiseler üretirler; yük arabalarını ve develeri sürerler. Aileler içinde, kalabalık oldukları için işlerin aksamasına meydan vermezler. Birden fazla kadınla evlenme âdetinde olan erkekler ise, besleyebilecekleri kadar kadın alırlar ve bu kadınlar kendilerine hayli pahalıya mal olur…”
                Carpini’nin, hükümdar seçimini bekleyerek Syra-Orda’da geçirmiş olduğu bir ay boyunca, izlenimlerinin özeti budur.
                Bu sırada, bazı belirtiler, bu seçimin yakın zamanda olacağını göstermişti. Cuyne, çadırından dışarı çıkarken şarkılar söyleniyor ve herkes, ucunda kırmızı renkte yün bir kumaşın bağlı bulunduğu güzel değneklerle reverans yapıyordu. Syra-Orda’dan dört fersahlık mesafede, büyük bir ovanın uygun bir yerinde; küçük bir çayın kenarında, içi tamamen kırmızı halılarla döşenmiş, tahta çıkış çadırı hazırlanmış bulunuyordu. Sonunda, 24 Ağustos’ta büyük bir toplantı yapılmış ve herkes, yüzünü güneye doğru dönüp hiç durmaksızın dua ederek secdeye kapanmıştı. Fransisken ile arkadaşı, bu ibadete katılmayı reddetmişlerdi. Sonra, Cuyne, hükümdarlık tahtına kurulmuş, kabile reisleri ve toplanan halk, onun karşısında diz çökmüştü. Hükümdar artık kutsal bir kişiydi.
                Carpini ile Etienne, yeni hükümdarın karşısına çıkarılmalarını hemen istemişlerdi. Önce üstleri aranmış ve sonra, zengin armağanlar getirmiş olan diğer elçilerle birlikte hükümdarın çadırına girmişlerdi. Papa’nın zavallı elçilerine gelince, onların armağan olarak sunacak hiçbir şeyleri yoktu. Huzura kabullerinde böyle bir durumun farkına varılmamış mıydı acaba? Bunu bilmiyoruz; fakat bilinen bir şey vardı ki, o da Carpini ile Etienne’in aktarmak istedikleri sorunları, Tatar hükümdarıyla görüşmelerinden önce uzun bir zamanın geçmiş olmasıydı. Günler geçiyor, elçiler hayli kötü muameleye tabi tutuluyorlar, neredeyse açlık ve susuzluktan ölecek duruma düşüyorlardı. Sonunda, hükümdarın tercümanı ve sekreteri, bir Asya hükümdarının tespit edilmiş klasik formülünü oluşturan şu sözcüklerle Papa’nın mektubuna yanıt vermiş oluyorlardı:
                “Bizler Tanrı’ya inanıyoruz, yalnız ona ibadet ederiz ve ondan yardım dileriz. Onun kollayıcılığıyla doğudan batıya kadar bütün dünyayı yerle bir edeceğiz!”
                Bu yanıtı alan elçiler, derhal hareket etmişler ve bütün kış boyunca buz tutmuş çöllerde yol almışlardı. Prens Bathy’nin sarayına varmışlar, belgelerini almışlar ve 1247 yılında Kiev’e dönmüşlerdi. Papa, 9 Ekim tarihinde Carpini’yi, Dalmaçya’nın Antivari bölgesi başpiskoposu olarak atamış ve bu ünlü gezgin 1251 yılında Roma’da ölmüştür.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir