Tarih Adım Adım Yazıldı-22. Belçikalı Rahip Guıllaume de Rubruquıs
Tarih Adım Adım Yazıldı-22. Belçikalı Rahip Guıllaume de Rubruquıs

Tarih Adım Adım Yazıldı-22. Belçikalı Rahip Guıllaume de Rubruquıs

TARİH ADIM ADIM YAZILDI – Ünlü Gezginlerin İzinden Dünya Tarihine Bir Bakış
1. Kitap-3. Bölüm : X-XIII. Yüzyıl Arası Ünlü Gezginler (BELÇİKALI RAHİP GUILLAUME DE RUBRUQUIS)

                Carpini’nin görev gezisi hiçbir sonuç vermemiş ve Tatarlar, eskiden nasılsa yine öyle sert ve acımasız kalmışlardır. Bununla beraber, Fransisken papazının dönüşünden altı ay sonra, adı Guillaume de Rubruquis olan Belçika kökenli bir rahip, Don ile Volga nehirleri arasındaki bölgede yaşayan Tatarlar’a farklı bir amaçla gönderilmiş ve onun da seyahati şu şekilde cereyan etmiştir:
                O sıralarda, Fransa Kralı Saint Louis, Suriye Müslümanları ile savaşıyor ve bu savaş bütün şiddetiyle devam ederken, Moğol Prensi Erkaltay, Fransa kralı lehine bir oyalama manevrası olmak üzere, İran tarafından Müslümanlara saldırıda bulunuyordu. Bu prensin Hıristiyanlığı kabul ederek din değiştirdiği söylentileri ortalıkta dolaşıyordu. Olaydan emin olmak isteyen Saint Louis, papaz Rubruquis’e Erkaltay’ı kendi ülkesinde görüp durumunu incelemek görevini vermişti.
                Rubruquis ve arkadaşları, 1253 yılının Haziran ayında, Konstantiniye’ye (İstanbul) gitmek üzere gemiye binmişlerdir. Oradan hareketle, Azak Denizi’ndeki Don Nehri ağzına varmışlar ve burada Germen kabilelerinden gelen çok sayıda Got’la karşılaşmışlardır. Tatar ülkesine varan Fransa kralının elçileri, önce hayli kötü muamele görmüşler, fakat mektupların sunulması üzerine, Han’ın akrabası olan Zagathal valisi, seyahatleri için onlara yük arabaları, atlar ve muhtelif malzemeler sağlamıştır.
                Yola çıkan elçiler, ertesi gün, önce gezici bir köye rastlamışlardır ki, bu gezici köyün, bölge valisine ait evleri taşıyan yük arabalarından ibaret bulunduğunu anlamışlardır. Gezginler, on gün boyunca hiç de cömert görünmeyen bu kabile içinde kalmışlardır. Rubruquis ile arkadaşlarının yanlarında peksimet yedeği bulunmaması halinde, açlıktan öleceklerinden hiç kuşku olmadığı görülmüştür. Azak Denizi’nin son sınırına varınca, tek ağacı ve tek taşı bulunmayan çorak topraklardan ilerlemek suretiyle doğuya doğru yol almışlardır. Burası, vaktiyle, Carpini’nin daha kuzeyinden geçtiği Kumanlar ülkesidir. Rubruquis, Çerkeslerin yurdu olan dağları güneyde bırakarak, iki aylık yorucu bir seyahatin ardından, Volga Nehri kıyılarına yerleşmiş Prens Sertaç’ın kampına varmıştır.
                Burada, Batu Han’ın oğlu olan prensin sarayı bulunuyordu. Adamın altı karısı vardı. Bu kadınlardan her birinin birer sarayı, evleri, bazılarının genişliği yirmi ayak olup, her bir sırasında on bir hayvan bulunan ve iki sıra halindeki yirmi iki öküzle çekilen iki yüz yük arabası bulunuyordu.
                Sertaç, Fransa kralının elçilerini büyük bir incelikle kabul etmiş ve onların fakir olduklarını görerek, ihtiyaçları olan her şeyi sağlamıştı. Rubruquis ile arkadaşları, prensin karşısına ruhani elbiselerini giymiş olarak çıkmak zorunluluğunu duymuşlar, sonra, Fransa kralı tarafından gönderilmiş olan değerli bir kutsal kitapla kraliçenin armağanı olan sözlükle bir dua kitabını, ayrıca kutsal bir haç ile bir buhurdanı, geniş bir yastık üzerine koyarak, kapı eşiğine dokunmak gibi kutsallığı bozan ve bağışlanmaz bir davranıştan sakınarak prensin huzuruna çıkmışlardı. Prens ile bu törende hazır bulunan prenseslerden biri, adamların üzerlerindeki dinî giysi ve süslere dikkat etmişler ve huzurdan çekilmelerine izin vermişlerdi. Sertaç’ın Hıristiyan olup olmadığının öğrenilmesi hususuna gelince, Rubruquis bunu pek anlayamamıştı.
                Bununla birlikte, Kral Saint Louis’in elçileri, misyon görevlerini bitirmiş değildi. Hatta prens, babasının sarayına gitmeleri için onları zorlamıştı. Rubruquis isteğe uymuş ve Don ile Volga arasındaki bölgeyi paylaşan Müslüman kabileler arasından geçerek nehir kıyısında kurulu Han’ın kampına varmıştı.
                O tarihlerde bu bölge, Cengiz İmparatorluğu bünyesindeki Altınordu Hanlığı’nın egemenliği altındaydı. Güneyde İlhanlılar, doğuda Sibir ve Çağatay hanlıkları bulunuyor, en doğuda ise Kubilay Hanlığı yer alıyordu. İmparatorluğa tabi bu hanlıklar, 1330 yılından itibaren bağımsız birer devlet haline geleceklerdi.
                Prens Sertaç’ın sarayında olduğu gibi, burada da benzer bir tören yapılmıştı. Din adamları, kilise motiflerini içeren elbiselerini giymişler ve bir yatak kadar geniş olan yaldızlı tahtında oturan Han’ın karşısına çıkmışlardı. Ancak, Batu Han, Fransa kralının elçileriyle bizzat görüşme yapma zorunluluğunda olmadığını düşünerek, onları Karakurum’daki Mangu Han’ın sarayına göndermişti.
                Rubruquis, Başkırlar ülkesini aşarak Carpini’nin, içine girmeden karşısında durduğu Karakurum’a sonunda ulaşmıştı.
                Gezginin anlattığına göre; bu şehir, dört kapısı olan toprak bir duvarla çevrili bulunuyordu. Papaz Rubruquis, çevredeki kabileler ve özellikle Tangutlar hakkında bazı bilgiler toplamıştı. Tibet’in ünlü hayvanlarından ve sığır cinsinden olan ‘yak’lar hakkında yeni bilgiler edinmiş ve Tibetliler’in saygılı bir gömme töreni olması gereğinden hareketle, çocukların, ölen anne ve babalarının cesetlerini yeme gibi acayip bir töreleri olduğunu da gözlemlerine eklemişti.
                Bununla birlikte, büyük Hakan Mangu, o sırada başkent Karakurum’da bulunmuyordu. Rubruquis ile arkadaşları, bölgenin kuzey kısmında yükselen dağların öte tarafındaki saraya gitmek zorunda kalmışlardı. Gelişlerinin ertesi günü, parmaklarının donma riskine rağmen, Fransisken usulünce yalınayak saraya yollanmışlardı. Mangu Han’ın karşısına çıkarıldıkları zaman, “bir yatak üzerine serilmiş, fok derisi gibi benekli ve parlak bir kürke bürünmüş, yassı burunlu ve orta boylu bir adam” görmüşlerdi. Han’ın etrafı şahinler ve diğer yırtıcı kuşlarla çevrili idi. Pirincin damıtılmasıyla elde edilen bir tür şarap ile mayalanmış kısrak sütünden üretilen çok sayıda değişik içki, Fransa Kralı’nın elçilerine sunulmuştu. Elçiler ise, bu içkileri içemeyeceklerini bildirmişler ve özür dileyerek geri çevirmişlerdi. Fakat, bu duruma içerleyen ve sakinliğini koruyamayan Han, başını döndüren bu içkilerin de etkisiyle bilincini kaybetmekte gecikmemiş ve heyetin görevini yerine getirmesine zaman kalmadan görüşmeyi sonlandırmıştı.
                Rubruquis, günlerinin birçoğunu Mangu Han’ın sarayında geçirmişti. Orada, özellikle silah yapımında ve Bocol madenleri işletmesinde kullanılan çok sayıda Alman ve Fransız esirlerini görmüşlerdi. Tatarlar tarafından çok iyi muamele gören bu esirler, durumlarından hiç de şikayetçi değillerdi. Rubruquis, Büyük Han’ın kendisini birçok kereler huzura kabul edip görüşmesinin ardından, yola çıkma iznini almış ve Karakurum’a dönmüştü.
                Bu şehrin yakınında, Mangu Han’a ait çok güzel bir başka saray yükseliyordu. Hükümdar, zaman zaman bu sarayda da kalıyor ve gelen elçi ve ziyaretçileri burada kabul ediyordu. Yüksek bir taht üzerinde oturuyor, erkekler sağında, kadınlar ise solunda yer alıyordu. Bu sarayda, yılda iki kez görkemli şenlikler yapılıyor ve ülkenin tüm ileri gelenleri, hükümdarlarının çevresinde bir araya geliyorlardı.
                Rubruquis, Karakurum’da bulunduğu sırada, Çinliler, töreleri, yazıları vs. hakkında ilgi çekici dokümanlar toplamıştı. Sonra, Moğollar’ın başkentini geride bırakarak, gelmiş olduğu yola yeniden koyulmuştu. Fakat, büyük nehrin ağzında bulunan Astrakan’a gelince, güneye dönmüş ve Suriye’ye girmişti. Saldırgan ve yağmacı kabilelerden korunmak zorunluluğu doğunca, bir Tatar birliğinin korumasında Kafkasya’nın Dağıstan bölgesindeki Derbend şehrine varmıştı. Bu noktadan hareket edip Güney Kafkasya’da, Erivan’ın güneydoğusundaki Nahçevan kasabasından, Erzurum’dan, Sivas’tan, Şeyzer (Kayseri) kasabasından ve Iconium’dan (Konya) geçerek Curch (Tarsus) limanına varmış ve yurduna dönmek üzere buradan gemiye binmiştir.
                Görüldüğü gibi, Rubruquis’in gezisi, Carpini’nin seyahatine çok benzemektedir. Fakat, seyahatname pek o kadar ilgi çekici değildir ve Belçikalı papaz, İtalyan Fransiskenleri’nin başlıca özelliği olan gözlem esprisinden haberi yokmuş gibi görünmektedir.
                Carpini ve Rubruquis’le XIII. yüzyılda ün yapmış kâşiflerin listesi tamamlanmakta ise de, onların bu ünleri, bütün o dönemlerin en ünlü gezgini olan Venedikli Marco Polo’nun ünüyle aşılmakta, hem de çok aşılmaktadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir