İkinci Genç Kız Emine’nin Öyküsü
İkinci Genç Kız Emine’nin Öyküsü

İkinci Genç Kız Emine’nin Öyküsü

     Halife’nin bu sözleri üzerine, genç Emine, ortaya çıkmış ve söze başlamış:

     Ey Emir-ül Müminin! Kız kardeşim Zübeyde’nin ana-babamız üzerine söylediklerini tekrar etmeyeceğim. Şu kadarını bilmelisiniz ki, babamız öldüğünde ben ve beş kardeşten en küçüğümüz Fehime, annemizle birlikte yalnız yaşamaya gittik, kız kardeşimiz Zübeyde ve diğer ikisi de gidip anneleriyle oturdular.
     Bir süre sonra annem beni, kentin ve zamanın en zengin adamı olan bir ihtiyarla evlendirdi. Böylece, bir yıl sonra, yaşlı kocam öldü; Tanrı’nın rahmetine kavuştu. Ve bana, şeriat hükümlerine göre miras payı olarak, yirmi dört bin dinar bıraktı. Böylece, ben de, acele olarak her biri bin dinardan, on görkemli urba ısmarladım. Ve de hiçbir şeyden yoksun kalmadım.
     Günlerden bir gün, keyfimce oturup dinlenirken, bir yaşlı kadın beni ziyarete geldi. Bu ihtiyarı daha önce hiç görmemiştim, iğrenç bir kadındı bu. Yüzü bir ihtiyarın kıçı kadar çirkindi; çökmüş sümüklü bir burnu. yolunmuş kaşları, şehvet düşkünü yaşlı gözleri, kırık dişleri ve eğri bir boynu vardı. Sanki şair şu dizelerle onu anlatmıştı:
     Şu uğursuz ihtiyar! Eğer İblis ona rastlasaydı, ondan tüm hileleri, konuşmasa da, sadece sessiz duruşuyla öğrenirdi! Bir Örümcek ağına takılmış bin inatçı katır, örümcek ağını zedelemeden, çekip kurtarabilirdi! Ne denli kaba ve iğrenç olursa olsun, yapamayacağı kötülük yoktur: Küçük bir kızın kıçını gıdıklar, bir delikanlıyla düzüşür, olgun bir kadınla zina eder ve yaşlı bir kadını tahrik ederek tutuşturur,
     İşte bu ihtiyar yanıma geldi ve beni selamlayarak dedi ki, “İncelik ve nitelikten yoğrulmuş hanımım! Benim himayemde olan yetim bir genç kız var! Bu gece onun düğün gecesidir. Tanrının sana mükafatını vereceğini ve iyiliğini ödüllendireceğini umarak, senden, burada hiç kimseyi tanımadığı, Yüce Tanrı’dan başka dayanağı olmadığı için son derece mahzun ve alçakgönüllü olan bu zavallı kızın düğününde bulunarak onur katmanı rica etmeye geldim,” dedi.
     Bu sözleri söyledikten sonra, ihtiyar kadın, ağlamaya ve ayaklarımı öpmeye başladı. Ve ben, onun ne denli hain olabileceğini bilmediğimden, ona acıdım ve “İşittik ve itaat ettik!” dedim. Bunun üzerine bana, “Şimdi ben izninle gidiyorum; sen de, bu arada, hazırlan ve giyin; ben akşama doğru gelip seni alırım,” dedi. Sonra elimi öpüp uzaklaştı.
     Bunun üzerine, kalktım, hamama gittim ve kokular süründüm; sonra on yeni giysimden en güzelini seçerek giydim; sonra da değerli incilerden yapılmış gerdanlığımı, bileziklerimi, salkım küpelerimi ve tüm mücevherlerimi taktım; gözüme sürmeler çektikten sonra, yaldızlı mavi ipekten başörtüme hüründüm, nakışlı kemerimi kuşandım, yüzüme peçemi taktım. Tam o sırada ihtiyar yeniden gelerek bana, “Efendim, ev şimdiden, kentin en asil kadınları olan güveyin yakınlarıyla doldu. Senin mutlaka teşrif edeceğini onlara söyledim, çok mutlandılar; şimdi hepsi seni sabırsızlıkla bekliyorlar,” dedi.
     Bunun üzerine, ben, yanıma birkaç kölemi de alarak, hep birlikte yola koyulduk ve sonunda geniş, iyice sulanmış ve serin bir rüzgârın esmekte olduğu bir sokağa ulaştık. Kemerlerle desteklenmiş bir kubbeye açılan önü mermerli büyük bir kapı gördük. Ev, abide gibiydi ve tüm olarak kaymak taşından yapılmıştı. Bu kapıdan, içerde tavanı göklere kadar yükselmiş gibi görünen bir saray gördük. Bunun üzerine içeri girdik. Ve sarayın kapısına ulaştığımızda, ihtiyar kadın kapıyı çaldı, kapı açıldı. İçeri girdik ve halı ve duvar kaplamalarıyla örtülü bir koridora girdik. Tavana renkli lambalar asılmış ve yakılmıştı, koridor boyunca da tutuşturulmuş meşaleler görülüyordu; duvarlara, altın ve gümüşten yapılmış eşyalar, mücevherler ve değerli madenlerden silahlar da asılmıştı. Koridoru geçtik, oradan öylesine harika bir salona girdik ki, anlatılması mümkün değil! Tüm ipekli kumaşların asılı bulunduğu bu salonun ortasında, narin incilerle ve değerli taşlarla zenginleştirilmiş ve üzeri saten bir cibinlikle örtülü kaymak taşından yapılmış bir yatak vardı.
     Bizi görünce, yatağın içinden ay yüzlü bir genç kız çıktı; bana, “Merhaba! Ehlen ve sehlen! Ey hemşire gelmenle bize büyük bir onur verdin! Anastina! Bizim için tatlı bir teselli ve gururlanacak bir varlıksın?” dedi. Sonra da benim onuruma şairin şu dizelerini okudu:
     Şu yapıların taşlan, sevimli misafirimizin ziyaretini Öğren ey diller, mutlu olurlardı; birbirine bu güzel haberi vermek için yarışırlardı, adımlarının izi üzerine eğilirlerdi! Kendi dillerince, ‘Enlen ve sehlen! Cömertlik ve büyüklükle dolu kişilere!* diye haykırırlardı.
     Sonra oturup bana, “Ey kardeşim! Sana, bir gün seni bir düğünde görmüş olan bir erkek kardeşim olduğunu söylemeliyim. Bu çok yakışıklı ve benden de güzel ve alımlı bir genç adamdır. Ve o geceden beri, seni, sevgi dolu ve ateşli bir yürekle sevmiş. Bu ihtiyar kadına bir miktar para vererek sana yollayan ve bir vesileyle buraya getirten odur. Bunu, benim evimde seninle karşılaşmak için yaptı; çünkü kardeşim, Tanrı’nın ve Peygamber’inin kutsadığı bu yıl içinde seninle evlenmekten başka bir şey düşünmüyor. Ve meşru olan şeyleri yapmakta da utanılacak bir şey yoktur,” dedi.
     Onun bu sözlerini işitince ve bu yerde tanınıp değerlendirildiğimi görünce; genç kıza, “Duyduk ve itaat ettik!” dedim. Bunu duyunca sevinç dolu ellerini birbirine çarptı ve aya benzer bir genç adam içeri girdi; tıpkı şairin söylediği gibi bir görünümü vardı.
     Güzellikte öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, gerçekten Tanrı’nın çabalarına yaraşır bir eser olmuştu! Gerçekten onu işleyen kuyumcunun övünmesi gereken bir mücevher gibiydi! Güzelliğin ta kendisi olan bir mükemmeliyete, bir bütünlüğe ulaşmıştı. Böyle olunca, onu her görenin çılgınca âşık olmasına hiç şaşırma! Güzelliği gözleri kamaştırır, çünkü yüz çizgilerine sinmiştir bu güzellik. Ben de, onunki gibi başka bir güzellik olmadığına yemin ederim!
     Onu görünce, yüreğim ona eğilim duydu. Delikanlı yaklaştı ve kız kardeşinin yanına oturdu; bunu izleyerek dört tanıkla kadı çıkageldi; selam verdiler ve oturdular; sonra kadı bu genç adamla olan sözleşmemi yazdı, tanıklar sözleşmeye mühür bastılar, sonra hepsi ayrıldılar.
     Bunun üzerine genç adam bana yaklaştı ve bana, “Gecemiz, kutsal bir gece olsun!” dedi. Sonra da, “Hanımım, bir koşul ileri sürmek isterdim!” dedi. Ben de ona, “Efendim, buyurun konuşun! Nedir bu koşul?” diye sordum. Ayağa kalktı, Kutsal Kitabı alıp getirdi ve bana, “Benden başka hiç kimseyi seçmeyeceğine ve bir başkasına asla eğilim duymayacağına Kuran’a el basarak yemin etmelisin!” dedi. Ben de, ona istediği gibi bu koşula bağlı olarak yemin verdim.
     Bunun üzerine sonsuz bir sevince kapıldı ve kollarını boynuma sardı, aşkının âdeta iç organlarıma ve yüreğimin etine saplandığını duydum. Bunu izleyerek köleler sofra serdiler, doyuncaya kadar yiyip içtik. Sonra, gece geldi; elimi tutup benimle birlikte yatağa uzandı; bütün geceyi sabaha kadar, birbirimizin kollarında geçirdik. Bu durumda bir ay yaşadık, mutluluk ve neşe içinde… Bu sürenin sonunda, çarşıya pazara gidip bir miktar kumaş almak üzere izin istedim. Bana bu izni verdi. Bunun üzerine giysilerimle donanıp o günden sonra evimizde kalan ihtiyar kadını da birlikte götürerek çarşıya indim. İhtiyar kadının kumaşlarının niteliğini övdüğü ve de çoktan beri tanıdığı bir ipekçi genç tacirin dükkânı önünde durdum.
     Kadın şunu da ekledi: “Bu gence, babasının ölümü üzerine pek çok para ve mal kaldı!” Sonra tacire dönerek, ona, “Kumaşlarının içinde en iyi, en pahalı olanları göster! Bu güzel genç hanıma layık olsunlar!” dedi. O da, “İşittik ve itaat ettik!” dedi. Sonra ihtiyar kadın, kumaşları açıp bize göstermekle uğraştığı sırada, bana, onun övgüsünü yapmayı ve niteliklerini belirtmeyi sürdürdü ve ben ona, “Bana söylediğin bu nitelik ve övgülerden bana ne? Bizim maksadımız buraya gelip ihtiyacımız olan kumaşları almak ve evimize dönmek değil mi?” diye yanıt verdim.
     İstediğimiz kumaşı seçtiğimizde, tacire bedelini sunduk. Ama o, paraya dokunmayı reddetti ve bize, “Bugün sizden hiçbir para kabul etmiyorum; dükkânıma gelip bize verdiğiniz zevk ve onur uğrunda bir hediye olarak kabul edin bunu,” dedi. Bunu duyunca, ihtiyar kadına, “Para kabul etmek istemiyorsa, kumaşını kendisine iade et!” dedim. Dükkâncı ise, “Vallahi! Sizlerden hiçbir şey alamam! Beni hediyem olsun bu! Karşılığında ey güzel genç kadın, bana bir tek, bir tek öpücük ver! Bu öpücüğü dükkânımdaki tüm malların bedelinden daha yüksek sayarım!” dedi. İhtiyar kadın da ona gülerek, “Ey yakışıklı genç adam! Bu öpücüğü, böylesine değer biçilemez bir şey olarak düşünmeniz budalaca bir şey!” dedi; sonra da bana dönerek, “Kızım, bu genç tacirin ne dediğini duydun! Sakin ol, onun senden alacağı bir öpücükte canını sıkacak bir şey olmaz ve de karşılığında, arzuna göre tüm bu değerli kumaşlardan istediklerini seçebilirsin!” dedi.
     Bunu duyunca ona, “Kocama yeminle bağlı olduğumu bilmiyor musun, sen?” diye yanıt verdim. Bana, “Bırak seni öpsün, ama sen konuşma ve karşılık verme: böylece seni kimse kusurlu bulamaz. Ve dahası, paran yanında kalır, kumaşları da alırsın.”
     Yaşlı kadın, beni bu davranışa ısındırmak ve başımı torbaya sokmaya razı olmam ve bu teklifi kabul etmem için konuştu durdu. Sonunda gözlerimi kapatarak, yoldan geçenlerin olacağı görmemesi için peçemin ucunu yarı açarak yanağımı uzattım. Genç adam başını peçemden içeri soktu ve ağzını yanağıma yaklaştırıp beni öptü. Fakat, aynı zamanda, yanağımı ısırdı ve etime işleyen bir ısırık izi bıraktı!
     Acı ve heyecandan bayılmışım. Yeniden kendime geldiğim zaman, bana çok üzülmüş gibi görünen yaşlı kadının kucağında uzanmış buldum kendimi… Dükkâna gelince, kapanmış ve genç tacir gözden kaybolmuştu. Kendime geldiğimi gören kadın, bana, “Daha büyük bir felaketten bizi koruduğu için Tanrıya şükürler olsun!” dedi. Sonra da, “Şimdi, eve gitmemiz gerek! Sen, rahatsızlanmış gibi davran, ben de sana yanağına süreceğin bir ilaç getireceğim, hemen iyi olacaksın!” dedi. Bunu duyunca ayağa kalkmakta gecikmedim; eve dönünce olacakları düşünüp korku içinde yürüdüm.
     Eve yaklaştıkça korkum artıyordu. Oraya ulaşınca, odama çekildim ve hastaymış gibi davrandım. O sırada kocam geldi, canı çok sıkkındı, bana, “Hanımım, çarşıya çıktığında başına ne kötülük geldi?” diye sordu; ona, “Önemli bir şey değil. Sağlığım yerinde çok şükür!” dedim. Bana dikkatle baktı ve “Fakat yanağındaki bu yara izi ne? En tatlı ve en ince yerinde?” diye sordu. “Senin izninle evden çıkıp şu kumaşları almaya gittiğimde, odun yüklü bir deve, tıkanık bir sokakta beni sıkıştırdı ve peçemi yırtıp gördüğün gibi yanağımı ısırdı. Ah, şu Bağdat’ın tıkanık sokakları!” dedim. Bunu duyunca müthiş kızdı ve bana, “Yarından tezi yok, Vali’ye gidip develerden ve odunculardan şikâyetçi olacağım; Vali bir tekini bırakmaksızın hepsini astıracaktır!” dedi. Bunu duyunca acımayla dolarak, ona, “Allah seni korusun! Ve böylesine bir günaha sokmasın! Zaten bütün hata benim! Çünkü bindiğim eşek birden ürküp dörtnala koşmaya başlamıştı; yere düştüm ve orada bulunan bir odun parçası yüzümü sıyırdı ve yanağımı yaraladı!” dedim. Bunu duyunca, “Yarın, Cafer-ül Barmaki’ye gideceğim ve bu öyküyü ona anlatacağım, o da bu kentin tüm eşekçilerini öldürtecek!” diye haykırdı. Bu sözleri işitince, “Yani sen, benim yüzümden herkesi öldürtecek misin?” diye bağırdım. “Oysa, bütün bunlar sadece Tanrı’nın iradesi ve hükmettiği kader dolayısıyla başıma geldi!” dedim. Bu sözlerimi duyunca, kocam artık hiddetini gemleyemedi ve “Hain kadın! Yeter bu yalanlar! Suçunun cezasını çekmelisin!” diye haykırdı ve beni en acımasız sözlerle hırpaladı ve ayağıyla yeri tepti ve de yüksek sesle birilerine seslendi. Bunun üzerine kapı açıldı ve korkunç görünüşlü yedi zenci çıkageldi; beni yatağımdan aldılar ve evin avlusuna attılar. Bunun üzerine kocam, zencilerden birine, beni omuzlarımdan tutup üzerime oturmasını; bir diğerine dizlerime oturup ayaklarımı tutmasını emretti. O sırada bir elinde pala tutan bir üçüncü zenci geldi ve, “Efendim, palayı vurup onu ikiye ayırayım mı?” diye sordu. Bir başka zenci, “Her birimiz etinden birer büyük parça alalım ve yem olarak Dicle Nehri’nin balıklarına atalım! Çünkü yeminine ve dostluğa ihanet eden herkese bu ceza verilir!” diye ekledi. Ve söylediklerini desteklemek üzere şu dizeleri okudu:
     Sevdiğimin bedenini paylaşan bir ortak bulunduğunu fark etsem; ruhum isyan eder ve bu yitik aşk uğruna yerinden sökülürdü! Ben de ruhuma, ‘Ey ruhum, bizim için soylulukla ölmek yeğdir! Çünkü bir düşmanla aşkı paylaşmakta hiçbir mutluluk yoktur!’ derdim.
     Bunu duyan kocam, elinde palası bekleyen zenciye, “Ey yiğit Saat! Uçur bu hainin kafasını!” dedi. Ve Saat palayı kaldırdı! Kocam onu durdurarak, bana, “Sen şimdi, yüksek sesle iman tazele! Sonra da, giysi ve eşyalarını toparlayarak vasiyetini yap: çünkü yaşamının sonuna geldin!” dedi. Bunu duyunca, ona, “Ey Yüce Tanrı’nın kulu! Ben de senden iman tazelememe ve vasiyetimi yapmama izin vermeni rica ediyorum!” dedim. Sonra başımı göğe doğru kaldırarak iman tazeledim ve sonra başımı önüme eğerek içinde bulunduğum sefil ve utanılacak durumu düşündüm; gözlerim yaşardı ve ağlayarak şu dizeleri okudum:
     İçimdeki tutkuyu siz alevlendirdiniz, ama kendi yüreğinizi soğuttunuz! Uzun geceler boyunca gözlerimin uyanık ve hayran kalmasını öğrettiniz, sizse, uyuyup aldırmadınız! Ama ben! Ben sizi gözüm ile gönlümün arasında bir yere oturttum! Söyleyin nasıl yüreğim sîzi unutsun, gözlerim uğrunuzda ağlamayı kessin? Bana tükenmez bir vefayla bağlanacağıma yemin ettirmiştiniz; ama sevgimi kazanır kazanmaz benden yüz çevirdiniz! Ve şimdi, bu yüreğe hiç acımıyorsunuz ve derdimi anlamak istemiyorsunuz! Sanki benim felaketimi hazırlamak ve gençliğimi kahretmek için doğmuşsunuz! Dostlarım, size yalvarıyorum, ölünce, mezar taşıma, ‘Burada büyük bir suçlu yatıyor: Sevmek suçunu işleyen!’ diye yazın! Böylece aşk acısını tatmış bir ziyaretçi, kabrime bakarken, bir merhametli bakış fırlatır!
     Bu dizeleri okuduktan sonra, hâlâ ağlıyordum. Söylediklerimi işitince ve gözyaşlarını görünce, kocam, daha fazla kızdı ve tahrik oldu, o da bana şu dizeleri okudu:
     Gönlümün sevdiğinden yüz çevirdiysem, ne sıkıldığımdan, ne bıktığımdandır! Terk edilmeyi gerektiren bir suç işlediğindendir! Ortak tutkumuzu bir başkasıyla paylaşmak istedin, oysa benim yüreğim, duygularım ve aklım böylesine bir ortaklığa razı olamazdı…
     Bu dizeleri okuyup bitirince, onu yumuşatmak için yeniden ağlamaya koyuldum ve kendi kendime, “Onu yumuşatıp gönlünü alçaltacağım. Ve de kendi koşullarımı yumuşatacağım. Belki de beni öldürmekten vazgeçer ve tüm mücevherlerimi alarak beni bağışlar!” diye düşündüm ve ona tüm inceliğimle şu dizeleri okuyarak yalvarmaya başladım:
     Gerçekte adil olmayı isteseydin, beni öldürmeyeceğine inanır, buna yemin ederdim! Ama kaçınılmaz ayrılığa karar verenlerin, adil olmayı hiç bilemeyeceğini herkes bilir! Aşkın getirdiği tüm ağırlıkları bana çektirdin sen, oysa omuzlarım ince bir gömleğin, hatta daha da hafif bir giysinin ağırlığına bile zor dayanırdı! Böyleyken, beni şaşırtan ölümüm olmayacaktır asla! Sadece, senden koptuktan sonra da bedenimin seni isteyeceğini bilmeme şaşıyorum!
     Bu dizeleri okuyup bitirince, ağladım. Bunu duyunca bana baktı, beni şiddetle itti ve beni çok incitti; sonra da şu dizeleri okudu:
     Benimkine hiç benzemeyen bir dostluktan söz ediyorsun ve tüm terk edişini bana duyurmuş bulunuyorsun! Biz böyle mi idik? Ama seni yüzüstü bırakacağım, senin beni yüzüstü bıraktığın ve arzumu aşağıladığın gibi! Ve tanıklık ettiğin aynı sabırla sabredip yaşama katlanacağım! Madem kî sen bir başkasına eğilim duydun, ben de bir başkası için özlem duyacağım! Ve sonsuza kadar, aramızdaki kopukluğun nedeni ben değil, sadece sen olacaksın!
     Bu dizeleri okuyup bitirince, zenciyi çağırdı ve ona, “İkiye böl onu! Bizim için değeri yok artık!” dedi.
     Zenci bana doğru ilerlediği sırada, artık öleceğimi kesinlikle biliyordum ve yaşamımdan umudumu kesmiştim, artık kaderimi Yüce Tanrı’nın ellerine terk etmekten başka bir şey düşünmüyordum. Ve tam bu sırada, yaşlı kadının içeri girdiğini, genç adamın ayaklarına kapandığını ve onu öperek, “Yavrum, sütannen olarak, seni yetiştirmiş bir kişi olarak, senden bu genç kadını bağışlamanı rica ediyorum, çünkü böylesi bir cezaya layık olacak bir suç işlememiştir; korkarım ki laneti üzerine düşmesin!” dedi. Sonra da yaşlı kadın ağlamaya başladı ve kocamı razı etmek için dualarla onu sıkıştırmayı sürdürdü; sonunda kocam, “Peki, senin hatırına, onu bağışlıyorum! Ama yine de geri kalan ömrü boyunca üzerinde görülecek bir işaret bırakmam gerekiyor!” dedi.
     Bu sözler üzerine, emir verdiği zenciler, hemen giysilerimi üzerimden sıyırdılar, beni hemen hemen çırılçıplak bir hale getirdiler. Bunun üzerine kocam eline bükülgen bir ayva ağacı dalı aldı ve beni yere yıkarak tüm bedenimi, özellikle sırtımı, göğsümü ve yanı başlarımı sopalamaya koyuldu, bunu öylesine bir hiddet ve şiddetle yaptı ki, bu darbelerden kurtulup yaşayacağıma umudumu tüm olarak yitirdikten sonra bayılmışım. O zaman vurmaktan vazgeçerek, beni, yerde, öylece uzanmış ve kölelere akşam oluncaya kadar o halde bırakmalarım emrederek, bırakıp gitmiş; onlar da ortalık kararınca beni eski evime götürmüşler ve oraya cansız bir varlık gibi atıvermişler. Çünkü efendilerinin emri böyleymiş.
     Yeniden kendime geldiğim zaman, ağır yara berelerimden dolayı bir süre yerimden kıpırdayamadım; sonra çeşitli ilaçlarla kendimi iyileştirmeye çalıştım; ancak darbelerin izleri ve yara yerleri bedenimde ve etimde kaldı; sanki kamçılarla ya da alıcı kuşların gagalarıyla oyulmuş gibi… Ve hepiniz bu izleri gördünüz. Dört aylık bir bakımdan sonra, iyileştim; sonra da bu şiddete maruz kaldığım saray tarafına gidip bir göz atmak istedim; fakat yalnız burası değil, tüm cadde baştanbaşa yıkılmıştı ve tüm bu harika binaların bulunduğu yerde, kentin çöplerinin toplandığı bir süprüntü yığınından başka şey görünmüyordu. Tüm aramalarıma karşın, kocamdan hiçbir haber almam mümkün olmadı. İşte bunun üzerine daima bakire bir genç kalmış olan küçük kız kardeşim Fehime’nin yanına geldim ve ikimiz birlikte aynı babadan olma kardeşimiz Zübeyde’yi ziyaret ettik. Hani size köpeğe dönüşen iki kardeşiyle ilgili öyküyü anlatan kardeşimize…
     Âdet olmuş selamlaşmalardan sonra, o bana kendi öyküsünü anlattı; ben de ona kendi öykümü. Kardeşim Zübeyde bana, “Kardeşim, bu dünyada hiç kimse bahtının getireceği felaketlerden kaçınamaz! Ama, Tanrı’ya şükürler olsun ki, biz ikimiz de hâlâ hayattayız! Bundan böyle gel, birlikte yaşayalım! Ve de özellikle evlilik sözünü asla ağzımıza almayalım! Hatta bunun anılarını bile belleğimizden silelim!” dedi.
     Ve böylece küçük kız kardeşimiz Fehime de bizimle birlikte kaldı. Evde vekilharçhğı yapan odur. Her gün alışveriş için çarşıya iner ve gerekli her şeyi alır; ben, özellikle kapıyla ilgilenirim; çalınınca açar ve çağrılıları içeri alırım; ablamız Zübeyde’ye gelince, evin düzeninden o sorumludur. Kız kardeşimiz Fehime, bir yığın şeyle yüklü hamalı eve getirip dinlenmesi için onu bir an için içeriye aldığımız güne kadar erkeksiz, çok mutlu bir yaşam sürdürdük. Aynı şekilde bize öykülerini anlatan üç kalenderin eve girmesi; sonra da üç tacir görünümü altında sizin gelmeniz izledi… Daha sonra olanları biliyorsunuz ve sonra da nasıl huzurunuza getirildiğimizi… Benim öyküm de böyle! dedi.
     Bunu duyan Halife, son derece hayran kaldı ve…

     Ama, anlatısının tam bu noktasında, Şehrazat, günün belirdiğini görmüş ve. yavaşça anlatmayı kesmiş…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir