Acımak
Acımak

Acımak

                                                       STEFAN ZWEIG
28.11.1881 Viyana, AVUSTURYA–22.2.1942 Petropolis, Rio de Janeiro-BREZİLYA

Romanın Özeti:
     Romanın konusu, Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki aylarda, küçük bir Avusturya kasabasında geçer. Romanın erkek kahramanı, Anton Hoffmiller adında genç bir süvari subayıdır. Serüvenini, başından sonuna kadar, kendi ağzından dinliyoruz. Genç subay, sözlerine şöyle başlıyor:
     “Bütün bu sorun, benim yaptığım bir beceriksizlik, Fransızların dedikleri gibi, bir ‘gaf’ yüzünden başladı, ama bunda benim suçum da pek yok doğrusu. Gafı gidereyim dedim, beceremedim; hani insan bir saati kendisi tamire kalkar da büsbütün bozar ya, bu iş de öyle oldu…”
     Süvari teğmeni Anton Hoffmiller, dediğimiz gibi küçük bir Avusturya kasabasındaki mızraklı süvari alayında görev yapmaktadır. Kasabada hayat pek durgun, pek kasvetlidir. Onun için teğmen, oranın en zengin adamı Kekesfalva’nın evine akşam yemeğine davet edilince, koşa koşa gider.
     Kekesfalva’nın Edith adında güzel, ince bir kızı vardır, ama zavallı kız kötürümdür. Teğmen Hoffmiller bunun farkında olmadığı için, Edith’i dansa davet eder. Devirdiği çamın farkına varınca, kıza karşı derin bir acıma duyar. Hani Türkçede bir atasözü vardır: “Merhametten maraz doğar,” deriz. İşte, teğmenin güzel, fakat kötürüm kıza karşı duyduğu merhamet de bir facianın hareket noktası olur.
     Teğmen Hoffmiller, adeta bir çeşit zevkle, kendisinin bu merhamet duygusuna kaptırdıktan sonra, kızla ve babasıyla dostluk münasebetlerini devam ettirir. Zaten bu kasvetli taşra kasabasında gidecek başka yer, vakit geçirecek eğlence de yoktur. Baba-kız genç subayı iyi karşılar, o da eve sık sık gitmeye başlar.
     Genç teğmen kötürüm kızla ahbaplığını ilerlettikçe, benliğinde de hemencecik acayip bir değişme başlar. Çünkü Edith’in ıstırabına karşı duyduğu yakınlık ve anlayışın, kızın üzerinde hayırlı bir etki yaratacağını keşfetmiştir.
     Böylece de Hoffmiller, farkında olmaksızın kendisini bir çarkın dişlilerine kaptırır ve bu, herkes için felaket olur. Gerçekten, Edith de genç teğmene karşı sevgi dolu bir duygu beslemektedir ama utancından bunu gizlemeye çalışmaktadır. Kız, Dr. Kondor adında babacan, sözünü sakınmayan bir hekim tarafından tedavi edilmektedir. Dr. Kondor, hastasının sinir durumunda zamanla bir kötüleşme olduğunu fark eder. Bunun üzerine teğmen Hoffmiller’le konuşur, Edith’e karşı neden böyle yakınlık gösterdiğini sorar: “Onu gerçekten seviyor musun? Onunla evlenecek misin?” der.
     Delikanlının bu davranışının sırf merhametten ileri geldiğini öğrenince, doktor onu, duygusal merhametle yaratıcı merhamet arasında bir fark gözetmeye davet eder. Doktorun bu iki çeşit duygu arasında yaptığı karşılaştırma, romanın da belkemiğini oluşturmaktadır.
     “İki çeşit merhamet vardır: Birisi gevşektir, duygusaldır, aslında bu, başkasının ıstırabı karşısında sizi kavrayan heyecandan mümkün olduğu kadar çabuk kurtulmak için, kalbinizin gösterdiği sabırsızlıktan ibarettir. Acıma duygusu değildir bu hiçbir zaman. Bir yabancının çektiği acıya karşı ruhun, kendi içgüdüsüne uyarak, gösterdiği bir korunma hareketidir. Ötekisi, asıl makbul olanı ise duygusal değil yaratıcı olanı, ne istediğini bilen ve insan gücünün son haddine kadar ısrarla dayanmasını bilen merhamettir.”
     Bunun üzerine teğmen Hoffmiller için ortaya acıklı bir durum çıkar. Ya Edith’e: “Ben seni sevmiyorum, sana acıdığım için sever gibi göründüm,” diyecek, kız da muhakkak kendini öldürecektir; yahut onun sevgisine karşılık verir gibi yapacak, Edith iyileştikten sonra kendisiyle evleneceğine söz verecektir.
     Fakat ne yazık ki, Edith’in hastalığının iyileşmesine olanak yoktur. Fakat Dr. Kondor ne yapar yapar, genç teğmenin ağzından, kızı seviyormuş gibi davranacağına dair söz alır.
     Böylelikle belki son bir ümit kapısı açılmış olacaktır; çünkü hastada zaten iyileşmek için şiddetli bir irade vardır ve bu irade, sevginin etkisiyle daha da artacaktır.
     Bunun üzerine iki genç nişanlanırlar. Fakat Hoffmiller arkadaşlarının alaylarından korktuğu için nişanlandığını inkar eder, Edith’in evinden dışarıda olduğu zamanlarda nişan yüzüğünü parmağında değil, cebinde taşır. Teğmenin sahiden nişanlandığı, fakat arkadaşlarına yalan söylediği anlaşılınca, yeni bir rezalet daha patlak verir. Hoffmiller çok güç duruma düşer, bir ara canına kıymayı bile aklından geçirir.
     Alay kumandanı olan albay, genç subayın bu durumunu fark etmiştir. Onu düştüğü güç durumdan kurtarmak için bir çare bulur: Hoffmiller’i görevle uzak bir yere gönderir.
     Hoffmiller yola çıkarken Edith’e bir telgraf çeker; kız üzülmesin, canına kıymaya kalkmasın diye: “Aramızda değişmiş hiçbir şey yoktur, seni yine seviyorum,” der. Fakat tam bu telgrafın çekildiği anda Birinci Dünya Savaşı patlak vermiş, ülkeyi bir karışıklık kaplamış, telgraf da kızın eline geçmemiştir.
     Üstelik Edith, ağızdan ağıza dolaşan söylentilerden Hoffmiller’in kendisini aldattığını, sonra da kaçıp gittiğini öğrenmiştir. Bunun üzerine Hoffmiller’in korktuğu şey başına gelir, genç kız canına kıyarak ölür.
     Hoffmiller bu ölüm haberi üzerine büyük bir sarsıntı geçirir. O da canına kıymak ister ama cesareti yoktur. Onun için süvarilikten ayrılıp havacı olur. Savaşın devamı boyunca tehlikeli görevler alır, fakat özlediği ölüme bir türlü kavuşamaz: İşlediği hata yüzünden vicdanı ile hep başbaşa kalarak, günahsız bir insanın ölümüne yol açtığını hatırlayarak, ömür boyunca cezasını çekmeye devam eder.
Romana Eleştirel Bakış:
     Stefan Zweig’in en çok tanınan ve sevilen romanlarından biri de, Almanca adıyla “Ungeduld des Herzens” yani “Kalbin Sabırsızlığı ya da Sabırsız Yürek’tir. Roman, dilimize hem bu ad, hem de “Merhamet veya Acımak” adlarıyla çevrilmiştir. Stefan Zweig bu romanında tahlil gücünü çok iyi bir biçimde ortaya koymuştur. Romanı okuduğumuz zaman, biz de romanın kahramanlarıyla birlikte ıstırap çeker; öfkelenir; neşelenir veya ümitleniriz. Yapıt ilk kez 1939 yılında yayımlanmıştır.
Stefan Zweig’in Yaşam Öyküsündeki Bilinmeyenler:
     Stefan Zweig, 1881 yılında Viyana’da doğdu. Zengin bir sanayicinin oğlu olduğu için, öğrenimini kendi başına buyruk bir biçimde, sırf kendi zevkine göre yaptı. Edebiyat, telsefe ve tarihe büyük bir merakı vardı. 23 yaşındayken felsefe doktoru oldu, aynı yıllarda da ülkesinin en büyük şiir armağanını kazandı. Ömrü boyunca yorulmak nedir bilmeden gezdi; dünyanın birçok ülkesini dolaştı. Verhaeren, Baudelaire, Verlaine, Rimbaud gibi ünlü Fransız şairlerinin yapıtlarını Almancaya çevirdi. Sonra da kendisi şiir yazmaya başladı ve bunları 1900 ile 1907 yılları arasında yayımladı.
     Tiyatroya karşı da aşırı tutkusu vardı. Bu arada tiyatro yapıtları da yazmaya başladı. 1927’de yayımlanan Volpone adlı tiyatro eseri bir şaheser olarak bilinmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması yazarda büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Bu savaş üzerine militarizm aleyhinde önemli piyesler yazdı. Bir yandan roman, öykü, piyes gibi yapıtlar yazarken, bir yandan da eleştirmeler yazıyordu.
     Stefan Zweig, ince ve duygulu bir insandı. Havagazı ile intihar ederek hayatına son verdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir