Jaures’in Berberi
Jaures’in Berberi

Jaures’in Berberi

     Fernandel Paris’te değildi, kısa bir süre dinlenmek üzere Marsilya’daki villasına gitmişti. Ona filmin konusunu anlatmam, onayını almam gerekti; prodüktörler hemen Marsilya’ya hareket etme kararı verdiler.
     Yola gece çıktım, sabahın erken saatlerinde de oraya vardım. Otele gidip bir oda kiraladım, çalar saatimi 10’a kurdum. Fransa’da berberlerin pazar günü dükkânlarını kapadığı geldi aklıma, oteldeki adama bana bir berber bulup, saat 10’da göndermesini söyledim. Yapmasını bir türlü öğrenemediğim üç şey vardır: Yemek pişirmek, otomobil kullanmak, bir de sakal tıraşı olmak.
     Ayarlamış olduğum gibi saat 10’da uyandım, biri kapıyı tıkırdatıyordu, ardından bir güneyli şivesi; “Berber burada beyim,” dedi.
     Kapıyı açtım, adam karşımdaydı. Bir ara hâlâ rüya görüyormuşum gibime geldi.
     Berber ufak tefek, bodur, koyu elbiseler giymiş; yüzü baştanbaşa sert, kara, parlak, kıvırcık, dört köşe bir sakalla örtülmüştü; gözleri, kirpikleri, saçları kapkaraydı. Amerika’ya giden ilk göçmen doktorların taşıdığı, şişik, küçük bir siyah çanta vardı elinde. Kesin bir adımla odaya girdi, çantasını açıp usturalarını bilemeye başladı.
     Üstüme doğru eğilip de çenemi sabunlamaya başladığında bir tiksinti duydum. Tepki göstermemek için kendimi zor tuttum. Bütün vücudundan, özellikle de sakalından pis, leş gibi mide bulandırıcı bir koku çıkıyordu. Davarıyla birlikte uyuyan dağ çobanlarının kokusunu andırıyordu. İçimden ilk gelen şey kalkmak, boynundaki havluyu çıkarmak, adamın parasını verip defetmekti. Ama öyle cana yakın, öyle şen bir havası vardı ki, kırmaya cesaret edemedim; kendi kendime sık dişini deyip koltuğuma yapıştım ve çenemi sabunlamasına bıraktım.
     Berber beni sabunlayadursun, ikide bir neredeyse burnuma değecek kadar yaklaşan yüzünü, sakalını merak içinde seyrediyordum. Bu pis kokunun, kirliliğinden gelmediğine, sanki tabiî hayvanî bir salgı kokusuymuş, dolayısıyla da pek o kadar kötü bir şey olmaması gerekmiş gibi kendimi kandırmaya çalışıyordum.
     Sonunda büyük bir itinayla tıraş etmeye başladı beni. Ustura iyi kaymıyordu yine de yakınmaya, adama kafa tutmaya cesaret edemiyordum. Ustura acıtıyor diye işe bir süre ara vermeyi düşündüm. Bir ara durdurup, sakalımın pek sert olduğunu söyledim. Ona, ustura derdinden kurtulmak için bir zamanlar benim de onun gibi sakal bırakmış olduğumu söyledim. Acaba o niye bırakmıştı?
     Bu soru ilgisini çeker gibi oldu. Usturasını bir ara havada tutup bana baktı. Garip, neredeyse esrarlı denecek alçak bir sesle;
     “Hatırası var bu sakalın,” dedi.
     Tıraşına devam etti. Adamın sözü merakımı uyandırmıştı ama beni o sırada daha çok ilgilendiren şey adamın yine işine ara vermesiydi.
     “Ne hatırası?”
     Birden cevap vermedi. Gözlerini yarı kapadı, şimdi neredeyse el yordamıyla tıraş ediyordu. Bir ara yine alçak bir sesle:
     “Değerli bir hatıra,” dedi.
     “Ama kimin, neyin hatırası?”
     Ölçülü bakışlarla bakınarak;
     “Acaba,” dedi. “Burada serbest konuşabilir miyim? Söylemek istediğim adı, bilmem sizin huzurunuzda söyleyebilir miyim? Fikirlerinizi bilmiyorum. Size karşı saygısızca davranmak istemem.”
     Kendisine İtalyan olduğumu, istediğini söyleyebileceğini söyledim. Pek inanmış görünmüyordu; İtalyan olduğuna değil, daha serbest konuşabileceğine. Yine durakladı, birkaç dakika yine suratımı acıtarak tıraşına devam etti. Sonra;
     “Tarn vilayetine bağlı Montauban’danım,” dedi.
     Montauban! Tesadüf bu ya, Paris’te birkaç gün önce Montaubanlı güzel bir esmer kızla tanışmıştım. Montauban’ı Renaud sayesinde biliyordum. Kendisine ondan bahsettim. Tabi adını filan duymuşluğu yoktu.
     “Kırk yıldır taşırım bu sakalı,” dedi berber. “Sık sık saçını sakalını tıraş etmek şerefine nail olduğum o büyük hemşehri ve vatandaşın hatırasına saygı için kesmedim.”
     Sustu birden. Sanki bütün söylemesi gereken şey buydu.
     Bilgisizliğimden utanıyormuşum gibi özür dileyerek İtalyan olduğumu bir kere daha söyledim ve hangi büyük adama atıfta bulunduğunu bilmediğimi açıkladım. Tereddüdü devam ediyordu.
     “Adını huzurunuzda söyleyip söyleyemeyeceğimi gerçekten bilmiyorum. Sizi kırmak istemem. Şey… Tarn’daki Montaubanlı… Jaurès, büyük vatandaşım, hemşehrim işte o, tanımak ve kendisine hizmet etmek şerefine malik olduğum, şu ellerimle sakalına dokunmanın bana nasip olduğu kimse işte o!”
     “Doğru ya!” dedim. “Jaurès’e gerçekten benziyorsun.”
     “Benzemek mi? Onunla aynıyım. Sakalım tıpkı onunki gibi. Bakın!”
     Şişik ve yıpranmış bir cüzdandan, üstünde tabiî sakallı resmi bulunan eski bir nüfus cüzdanı çıkardı ve övünür gibi;
     “İşte Jaurès!” dedi.
     Son kanıt olarak, yine aynı cüzdanda sakladığı eski bir gazeteden kesilmiş bir kâğıt parçasını gösterdi. Sakalıyla, geniş kenarlı şapkasıyla Jaurès’in küçük bir portresi görünüyordu. Benzerlik büyük değildi. Nüfus kâğıdına bir göz attım, Henri Bruniquel diye bir isim vardı. Bruniqel mi?
     “Evet, Bruniqel benim adım. Cannebière’e doğru Saint-Denis caddesinde küçük bir dükkânım var, buraya yakın. Şimdi yıllardır Marsilya’dayım. Bu denli açık konuştuğum için umarım bağışlarsınız beni. Hoşunuza gitmediyse söylediklerim, dilerim unutursunuz!”
     “Niçin? Tersine sizinle tanıştığıma memnun oldum. Jaurès ile ilişiği olan biriyle tanıştığıma. Size bir itirafta bulunmam gerek, ben de sosyalistim.”
     Tek kelime çıkmadı ağzından. Yüzüme bile bakmıyordu. Bir iki ustura vuruşundan sonra:
     “Tıraşınız tamam,” dedi.
     Yine hoş bir havası vardı sesinin. Kendime sosyalist demeye cüret ettiğime kızmamıştı demek. Belki inanmamıştı da tamamıyla ilgisiz karşılamıştı. Ne var ki bir daha tekrarlayamadım, gizliden gizliye bir utanç duyuyordum, kendimden şüphelenmeye başlamıştım.
     Yüzüm yanıyordu. Yanaklarım, boynum alev alevdi sanki. Acıyordu, neredeyse inleyecektim.
     “Bir şey değil,” dedi Bruniqel heyecanlı bir sesle. “İşte size kendi imalatım olan bir kolonya. Nefis bir şey! Deneyin bir, sonra konuşuruz.”
     Küçük çantasından bir şişe çıkardı, açıp verdi. Kokladım; pis keçi kokusu karışık nane kokuyordu. Yoksa bu pis koku odaya da mı yayılmıştı? Şişe yağ içindeydi, pisti, kenarı çentik çentikti.
     Geri çevirecektim. Bruniqel’ciğin uyandırdığı cana yakınlık, onu kırmış olma ihtimali, şimdi bir suçluluk duygusuyla, bir zamanların ılımlı sosyalisti olma pişmanlığıyla karışıyordu. Yara bere içindeki yüzüme şişenin içindeki sıvıyı sürdüm, şimdi esans gibi kokmaya başlamıştı. Taşkın bir halde Bruniqel’e parasını verip yolladım, Marsilya’ya bir daha gelişimde dükkânına uğrayacağımı vaat ettim. Yalnız kalır kalmaz su ve sabunla uzun süre yıkandım.
     Öğleyin Fernandel’deydim. İşimi çabucak bitirip Paris’e yollandım. Trende çevremde, üstümde, saçlarımda, elbisemde hep Bruniqel’in pis kokusu vardı. İkide bir yıkanmak için tuvalete gidiyordum. Akşam saat 11 sularında Paris’e vardım, derken hemen Montaubanlı kızı aramaya başladım. Adı Yvonne idi, Vonie diye çağırıyorlardı.
     Bu kez kendisine artık Renaud’dan değil, Jaurès’ten bahsettim. Ama Jaurès adını da duymuşluğu yoktu.

(İtalyan Öyküsü-Yazan: Mario Soldati-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir