Üç Kısa Öykü-7
Üç Kısa Öykü-7

Üç Kısa Öykü-7

     Talih mi? Şanssızlık mı?
     Köyde yaşlı bir adam varmış. Çok fakir olmasına rağmen kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki… Kral, at için ihtiyara neredeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış.
     “Bu at, bir at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı?” dermiş hep.
     Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü, ihtiyarın başına toplanmış.
     “Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın ömrünün sonuna kadar efendiler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var ne de atın…” demişler.
     İhtiyar, “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece ‘at kayıp’ deyin. Çünkü gerçek bu! Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi yoksa bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç… Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”
     Köylüler, ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Ama aradan 15 gün geçmeden, at bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Köylüler, ihtiyar adamın etrafına toplanıp özür dilemişler.
     “Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atın kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için. Şimdi bir at sürün var.”
     “Karar vermek için yine acele ediyordunuz” demiş ihtiyar adam. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu! Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç… Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
     Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama içlerinden “Bu herif sahiden bunamış” diye geçirmişler.
     Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış.
     Köylüler yine gelmişler ihtiyara:
     “Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.
     İhtiyar, “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru? Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez.”
     Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş. Giden gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını herkes biliyormuş.
     Köylüler yine ihtiyara gelmişler:
     “Yine haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer.”
     “Siz erken karar vermeye devam edin” demiş ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor.”
     Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir parçasına bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının.
     Sarı Öküz
     Eski zamanların birinde, bir otlakta bir öküz sürüsü yaşarmış. Yaşarmış yaşamasına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış sürüye. Öküz dediğinde öyle yabana atılır bir hayvan değil ki. Bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları. Gerçi bir iki sıyrık alırlarmış ama yine de boyun eğmezlermiş aslanların zorbalığına.
     Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. Ancak tavşan, fare gibi küçük hayvanlarla beslenir olmuşlar. Gitgide güçten düşmüşler. Aslan bu, hiç fare ile doyar mı? “Herhalde bize bu toprağı terk etmek düşüyor” demiş aslanlardan birisi. “Evet” diye tasdik etmiş diğerleri. Nereye gideriz diye düşünürlerken, “Bir dakika!” demiş birisi, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.”
     Kimse inanmamış ona ama “Bir şans versek ne çıkar?” diye düşünmüşler. O da almış bir iki aslan, gitmiş öküzlerin yanına. Beyaz bayrak çekmeyi de unutmamış.
     Öküzlerin lideri olan boz öküz başta olmak üzere beş irikıyım öküz yaklaşmışlar onlara. Sormuşlar ne istediklerini.
     Topal aslan başlamış konuşmaya. Bir yandan da boz öküzün sivri ve kocaman boynuzlarına bakıp ürperiyormuş. “Saygıdeğer öküz efendiler!” diye başlamış söze. “Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Biliyorum sizleri çok incittik. Kim bilir kaçınızda şu pençemin izi vardır. Ama inanınız bunların hiçbirini isteyerek yapmadık. Evet, size defalarca saldırdık ama niye biliyor musunuz? Hep o aranızdaki sarı öküz yüzünden. Onun rengi öyle sizinkiler gibi değil ki. Gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü, ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyor ve sürünüze zarar veriyoruz. Yoksa bizim sizinle hiçbir alıp veremediğimiz yok. Onun yüzünden hepiniz zarar görüyorsunuz. Bunlar sarı öküzün suçu. Verin onu bize, siz de kurtulun, biz de. Barış içinde yaşayalım.” demiş.
     Boz öküz diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı, benekli öküz “Olmaz!” demiş ama kimseye dinletememiş sesini. Zavallı sarı öküz kurban edilmiş aslanlara. Aslanların hepsi birden saldırmışlar zavallının üzerine. Bir ikisini fırlatmış üzerinden ama bitkin düşmüş az sonra.
     Diğerleri üzülmüşler üzülmesine de, elden ne gelir ki. Bütün sürünün selameti için bir sarı öküzün ölmesi gerekiyormuş. Gerçekten de günlerce hiç saldıran olmamış kendilerine. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküzün tadını aldıktan sonra “Acıktık!” demişler topal aslana. Daha bir hafta bile geçmemişken o da almış yine yanına birkaçını, bir defa daha gitmiş boz öküzün yanına. “Selam” diye girmiş söze. “Gördünüz ya, biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Doğru kararınız için sizi bir defa daha kutlamak istiyorum. Siz de huzur içindesiniz, biz de. Ne mutlu! Yalnız buraya bunları söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var.”
     “Nedir?” diye sormuş boz öküz merakla.
     “Şu sizin uzun kuyruklu öküz…” demiş topal aslan. “Öyle uzun bir kuyruğu var ki, nereden baksak görünüyor. O kuyruğunu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor. Bir onun suçu yüzünden korkarım hepiniz zarar göreceksiniz. Gelin verin onu bize, bu konuyu burada kapatalım. Eskisi gibi huzur ve barış içinde, iki taraf da hayatını sürdürsün.”
     Boz öküz yine istişare etmiş sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de, “Verelim gitsin!” demişler. Her seferinde tekrarlanmış bu olay. Her geçen gün daha da kilo alıp güçlenmiş aslanlar. Öküzler ise her geçen gün daha da zayıflamışlar. Azaldıkça azalmışlar. Aslanlar ise küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış.
     “Verin bize şu öküzü, yoksa karışmayız!” diyorlarmış sadece. Zavallı öküzlerin “Hayır!” diyecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde.
     Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona. “Ne oldu bize? Ne zaman kaybettik bu savaşı aslanlara karşı? Oysa ne kadar güçlüydük!” diye sormuş biri boz öküze. “Biz,” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek, “Sarı öküzü verdiğimiz gün kaybettik bu savaşı.”
İş İlanı
     Bir işyeri eleman aramaktadır. Binanın giriş katındaki ofisin pencerelerine bir ilan asarlar: “Eleman Aranıyor/ Daktilo yazabilen ve bilgisayar kullanabilen, anadilinin dışında bir dil daha bilen bir eleman arıyoruz. Başvurmak için çekinmeyin. Müessesemizde herkes için fırsat eşitliği vardır.”
     İlanı gören bir köpek, dışarı çıkmakta olan birini kollayıp şirketin açılan kapısından içeri girer. Danışmadaki görevli bayan tam köpeği dışarı çıkarmak için yerinden kalkarken, köpek ilanın altına gidip kafasını sallayarak “Ben bunu istiyorum” anlamında hafif bir ses çıkarır. Köpeğin işe başvurmak istediğini anlayan görevli, şaşkınlığının geçmesinden sonra köpeği insan kaynakları yöneticisinin odasına götürür. Köpek içeri girer ve müdür odasındaki misafir sandalyesine sıçrayarak oturur. Müdüre işe başvuru için geldiğini anlatmak istercesine camdaki iş ilanını kafasıyla işaret eder. Müdür şaşkınlıktan neredeyse dilini yutacaktır. Sempatik bir ses tonuyla:
     “Harika görünüyorsunuz ama sizi işe alamayız. Bize daktilo kullanabilen bir eleman gerekli,” der.
     Köpek sandalyeden atlayarak oradaki masada duran bir daktilonun başına geçer ve dörtdörtlük bir iş başvuru dilekçesi yazarak müdüre getirir. Müdür şaşırır ama kendini toparlayarak ikinci bahanesini söyler:
     “Evet, ama biz aynı zamanda iyi bilgisayar kullanabilen birini istiyoruz.”
     Köpek kalkar, yine masanın üstünde duran bilgisayarı açıp internete bağlanır. Rakip şirketin veri bankasına girer, çok gizli Excel dosyalarını bilgisayara indirip çıktı alır. Sonra tekrar yerine oturur. Müdür, bir köpeğin bunları yapabilmesine hayretler içindedir. Bu sefer:
     “Evet, görüyorum ki siz çok akıllı ve çok yeteneklisiniz. Ne var ki köpeksiniz.”
     Köpek tekrar aşağıya zıplar ve iş ilanının altına giderek ön patisiyle “Başvurmaktan çekinmeyin. Müessesemizde herkes için fırsat eşitliği vardır” ibaresini gösterir. Müdür son kozunu oynar ve der ki:
     “Evet, ama ilan, başvuran elemanın anadilinin yanında bir dil daha bilmesi gerektiğini söylüyor.”
     Köpek, müdüre sakin bir şekilde döner:
     “Miyaavvv…” der.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir