Üç Kısa Öykü-8

Ü

Gül Yaprağı
     Uzakdoğu’da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik, anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi.
     Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu. O yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerideki Budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.
     Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı.
     Bu, “Yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz” demekti.
     Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı.
     Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.
     İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.
     Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.
Hızlı Büyümek
     Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş.
     Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
     “Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?”
     “On yılda,” demiş kavak.
     “On yılda mı?” diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak. “Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!”
     “Doğru,” demiş ağaç. “Doğru.”
     Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları esmeye başladığında kabak önce üşümeye, sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
     Sormuş endişeyle kavağa:
     “Neler oluyor bana ağaç?”
     “Ölüyorsun,” demiş kavak.
     “Niçin?”
     “Benim on yılda geldiğim yere iki ayda gelmeye çalıştığın için!”
Ruhlarımız Geride Kaldı
     Afrika’da kayıp bir şehri arayan arkeologlar şehre bir an önce ulaşmak için acele ederler. Eşyalarını yerliler taşımaktadır. Bir ara yerlilerin anlamsız yere durduklarını görürler. Aceleyle yanlarına giderler ve çabuk olmalarını söylerler. Yerliler cevap vermez ve sessizce beklemeye devam ederler. Batılı arkeologlar telaş içerisindedirler. Arkeologlardan biri yerlilerden birine “niçin beklediklerini” sorduğunda, yerli şu cevabı verir:
     “Ruhlarımız geride kaldı!” 

(Anonim–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi