Tarih Adım Adım Yazıldı-29. Marco Polo-4

T

TARİH ADIM ADIM YAZILDI – Ünlü Gezginlerin İzinden Dünya Tarihine Bir Bakış
1. Kitap-4. Bölüm : Polo Ailesi ve Marco Polo (1253-1324) (MARCO POLO-4)

                Marco Polo, Hanbalık’ta bir süre kaldıktan sonra, kendisini başkentten dört ay kadar uzak tutacak bir görevi üstlenmişti. Hanbalık’tan on millik mesafede, güneye doğru inerek, Pulisanghi adını verdiği manzarası güzel Pe-ho-nor Nehri’nden ve bu nehrin üzerinde kurulmuş yirmi dört mermer kemerli, üç yüz adım uzunluğunda, bütün dünyada bir eşi daha olmayan çok hoş bir köprüden geçmişti. Otuz mil kadar daha aşağıda, özellikle sandal ağacının işlendiği bir sanayi beldesi olan Tsa-şö şehrine rastlamıştı. Ardından, bu şehirden on günlük mesafede, vaktiyle bağımsız bir yönetimin merkezi konumunda olan Shan-şi adında modern bir şehre varmıştı. İlin tamamı ona, üzüm bağları ve dut ağaçlarıyla çok zengin görünmüştü. O sıralarda, şehrin başlıca endüstrisi, imparator için koşum takımları yapımından ibaretti. Oradan yedi günlük mesafede, bugün adı Pin-yang-fu olup, kendini tamamen ticarete ve ipek üretimine vermiş bulunan güzel Pian-fu beldesi bulunuyordu. Marco Polo, bu şehri de ziyaret ettikten sonra, büyük olasılıkla, su bitkilerinin suyu karartması nedeniyle ‘Karamoran’ ya da ‘Kara Nehir’ adını verdiği o meşhur Sarı Nehir kıyılarına varmıştı. Daha sonra, buradan iki günlük mesafede, yorumcular tarafından bugünkü yeri doğru olarak tespit edilmiş olan Kasian-fu şehrine ulaşmıştı.
                Marco Polo, dikkati çekecek ve anlatılmaya değer hiçbir şey görmediği bu şehri terk ederek, şatoların, şehir ve kasabaların, bahçelerin kapladığı ve av hayvanlarının gayet bol miktarda bulunduğu çok güzel bir bölgenin içinden atla geçmişti. Sekiz günlük yürüyüşten sonra, Thanglar saltanatının eski başkenti, halen Shen-si’nin başkenti konumunda olan Signan-fu’nun Kuangian-fu beldesine varmıştı. Burada, imparatorun oğlu Prens Mangalai saltanat sürüyor ve şehir dışında, çevresi beş milden aşağı olmayan mazgallı bir sur ile korunan bir parkın ortasına kurulmuş çok görkemli bir sarayda oturuyordu. Dürüst tabiatlı bu prensi halk çok seviyordu.
                Gezgin, Signan-fu’dan hareket ederek, bugün Szu-Çuan eyaleti adı verilen, büyük vadilerle kesilmiş ve aslanların, ayıların, vaşakların, geyiklerin, karacaların ve alageyiklerin kaynaştığı dağlık bir bölge içinden geçerek Tibet’e doğru yollanmıştı. Yirmi üç günlük bir yürüyüşten sonra, Büyük Mangi Ovası’nın sınırları üzerinde olduğunu tespit etmişti. Ülke bereketliydi; her türlü ürünü ve özellikle tüm Kathay eyaletinin ihtiyacını karşılayan zencefili bol miktarda üretiyordu. Toprağın verimliliği o derece yüksekti ki, bir Fransız gezgini olan E. Simon’a göre, arazinin bir hektarı otuz bin frank karşılığı satılıyordu. XIII’üncü yüzyılda bu ova, şehirler ve şatolarla örtülmüştü ve bölge halkı, toprak ürünleri, hayvan yetiştirilmesi, avcılara büyük gelir sağlayan av hayvanlarıyla yaşama olanaklarına sahip bulunuyorlardı.
                Marco Polo, bu sıralarda, Szu-Çuan eyaletinin başkenti Sinda-fu’ya, nüfusu halen iki milyona yaklaşan bugünkü Sing-tu-fu şehrine varmıştı. O tarihlerde, çevresi yirmi mil tutan Sinda-fu, bir surla çevrili olarak üç kısma bölünmüş durumdaydı ve bu kısımlardan her birinin Kubilay Han tarafından zapt edilmeden önce bir kralı bulunuyordu. Şehrin içinden, bir deniz genişliğinde olup, sularında inanılmayacak sayıda geminin hareket halinde olduğu büyük Kiang Nehri geçmekteydi. Marco Polo, bu ticaret ve sanayi beldesini terk ederek, geniş ormanlar arasından devam eden beş günlük bir yürüyüşün ardından, kendi anlatımına göre, savaş dolayısıyla oldukça tahrip edilmiş bulunan Tibet eyaletine varmıştı.
                “Bambudan başka bir şey olmayan o iri kamışların çok bol şekilde yetiştiği Tibet’te, gezginlerin, yolcuların kendilerini zorlukla savundukları aslanlar, ayılar ve diğer vahşi hayvanlar bulunmaktadır. Bu bölgeleri geceleyin aşmak durumunda kalan tüccarlar ve gezginler, kamışları toplayarak büyük bir ateş yakmaktadırlar. Kamışlar, çok fazla alev ve çıtırtı çıkardığı için korkuya kapılan aslanlar, ayılar ve diğer vahşi hayvanlar uzaklara kaçmakta, ateşe asla sokulmamakta ve yolcular da bu şekilde, çok sayıda vahşi hayvandan kendilerini ve hayvanlarını korumaktadırlar. Ateşin gürültüsü şöyle meydana gelmektedir: Kamışlar, tamamen yeşil olarak toplanmakta ve bunların birçoğu odun ve ağaç dallarıyla tutuşturulmuş bir ateşin içine atılmaktadır. Bir süre sonra, kamışlar bükülmekte, büyük gürültülerle ortadan yarılmakta ve bu sırada o kadar fazla çıtırtı çıkarmaktadırlar ki, sesleri, geceleyin on mil kadar uzaklıktan işitilmektedir. Bu seslere alışık olunmadığı takdirde, işitilmesi şaşkınlık yaratan ve çok korku veren bir durumla karşı karşıya kalınmaktadır. Böyle bir gürültüye alışık olmayan atlar iplerini kopararak kaçmakta ve bu durum sık sık yaşanmaktadır. Ancak, bu olağanüstü durumu önlemek için, gürültüye alışık olmadığı bilinen hayvanların gözleri örtülmekte, ayakları bağlanmakta ve hayvanlar, alınan bu önlemler sayesinde kaçamamaktadırlar. Bu şekilde hareket etmekle insanlar, hem kendilerini hem de hayvanlarını aslanların, ayıların ve diğer vahşi hayvanların saldırılarından korumaktadırlar.”
                Marco Polo tarafından anlatılmış olan bu korunma yöntemi, bambu yetişen bölgelerde halen uygulanmaktadır. Gerçeği belirtmek gerekirse, alevler içinde yanan kamışların çıtırtısı, bir havai fişeğin çıkardığı patlama sesiyle pekâlâ kıyaslanabilecek durumdadır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi