Tarih Adım Adım Yazıldı-32. Marco Polo-7

T

TARİH ADIM ADIM YAZILDI – Ünlü Gezginlerin İzinden Dünya Tarihine Bir Bakış
1. Kitap-4. Bölüm : Polo Ailesi ve Marco Polo (1253-1324) (MARCO POLO-7) 

                Marco Polo’nun komutasındaki filo, 1291 veya 1292 yılında, kendisinin Güney Çin denizlerinde yaptığı yolculuk esnasında vardığı Zaitem limanından ayrılmıştır. Bu noktadan hareket ederek, halen Saygon ilini kapsayan Koşinşin’in güneyinde bulunan geniş Sianba bölgesine doğru yollanmıştır. Venedikli gezginin, imparator tarafından kendisine verilen bir görevi yerine getirmek için 1280 yılına doğru bu ili ziyaret etmiş olması muhtemeldir. O tarihlerde, Sianba, Büyük Hakan’a bağlı bulunuyor ve her yıl vergi olarak bir miktar fil veriyordu. Marco Polo’nun ulaştığı bu ülkenin ele geçirilmesinden önce, yönetimi elinde tutan kralın en aşağı üç yüz yirmi altı çocuğu bulunuyor ve bunlardan yüz ellisinin eli silah tutuyordu.
                Filo, Kamboç yarımadasından ayrılarak Kubilay Han’ın hiçbir zaman ele geçirmeyi başaramadığı, bol ve çeşitli miktarda baharat üretilen küçük Cava Adası’na doğru yollanmıştır. Marco Polo, Koşinşin yarımadasının en ucundaki Kondor ve Sandur’da kaldıktan sonra, Malaka Boğazı’nın doğu girişinde yer alan Pentam (Bintang) Adası’na ve ardından küçük Cava adı verilen Sumatra Adası’na varmıştır.
                Gezginin anlatımına göre; “Bu ada o kadar güneydedir ki, Kutup Yıldızı’nı görmek mümkün değildir.” Adanın güney kısmında yaşayan insanlar için bunun bir gerçek olduğu anlaşılmıştır. Burası çok verimli bir bölgedir; burada, vahşi fillere, gergedanlara ve sürüler halinde dolaşan maymunlara rastlanmaktadır.
                Filo, kötü havalar nedeniyle bu sahillerde beş ay kadar kalmış ve gezgin, bu geçen zamandan faydalanarak, Samara, Dagraian ve maymun olduğu kesin olan çok sayıda kuyruklu insanların görüldüğü Labrin gibi adaların belli başlılarıyla ve bu bölgede çok nefis ekmek yapılmasına yarayan un veren Sagu (ekmek) ağacının yetiştiği Panşor Adası’nı ziyaret etmek imkânını bulmuştur.
                Rüzgârlar, sonunda gemilerin Sumatra’dan ayrılmasına izin vermiştir. Nikabor Adaları’ndan biri olan Nekaran Adası’na ve halkı Marco Polo zamanında olduğu gibi, hâlâ insan eti yiyen vahşilerden ibaret bulunan Andaman takımadalarına uğradıktan sonra, filo güneybatı yönünü tutarak Seylan kıyılarına yanaşmıştır. Seyahatname şöyle demektedir:
                “Bu ada, vaktiyle daha büyükmüş; çünkü, bu denizlerde dolaşan denizcilerin haritalarında görüldüğü gibi, ada çevresi üç bin altı yüz mil tutmaktadır; fakat, çok şiddetli esen kuzey rüzgârları, adanın bir kısmını sular altına gömmüştür.” Bu düşünce, Seylan halkında hâlâ vardır. Bu kıyılarda, yakut, gök yakut, topaz, ametist, Süleyman taşı, opal, akik, sarı akik gibi değerli taşlar elde edilmektedir. Ülkenin kralı, o devirde, bir el ayası kadar uzun, bir insan kolu kadar iri, ateş gibi kırmızı bir yakuta sahip bulunuyordu ki, Büyük Hakan, bu yakutu, bir belde fiyatına karşılık, kraldan boşu boşuna satın almak istemiştir.
                Denizciler, Seylan’ın altmış mil kadar batısında, Hint Yarımadası’nın da batı kıyılarında bulunan Malabar ile karıştırılmaması gereken geniş Maabar eyaletine rastlamışlardır. Bu Maabar, inci avcıları için pek değerli olan Koromandel kıyılarının güneyini oluşturmaktadır. Burada, deniz canavarlarını balıkçılara karşı zararsız hale getiren ve ırkları son zamanlara kadar devam eden ve bir tür astrolog olan büyücüler faaliyet göstermektedirler. Marco Polo, yerlilerin töreleri, ülke krallarının ölümü, bu kralların şerefine soylu sınıfa dahil kişilerin kendilerini ateşe atmaları, çok sık görülen dinsel intiharlar, dul kadınların kurban edilmesi, yerli halkın iyi fizyonomist olma yetenekleri, müneccim ve kâhinlerin sözlerine güven hakkında ilgi çekici bilgiler vermektedir.
                Marco Polo, Koromandel sahilinde bir süre kaldıktan sonra, halen başkenti Masulipatam olan Muftili Krallığı’na kadar olmak üzere kuzeye çıkmıştır. Bu krallığın, kocasının anısına bağlı kalmak isteyen ve kırk yıldan beri dul yaşayan bir kraliçe tarafından çok güzel yönetiliyordu. Bu ülkede, ne yazık ki, fazla sayıdaki yılanlarla tehlikeli bir ortam oluşturan dağlarda, zengin elmas madenleri işletiliyor; bu sürüngenlerden hiç korkmadan o değerli taşları çıkarmaya çalışan madenciler, daha mükemmelinin var olacağı akla gelmeyen garip bir çareye başvurmuşlardı. Gezginin anlattığına göre, madenciler, bol miktarda doğranmış et parçaları alıyorlar ve bu etleri hiç kimsenin varamayacağı sarp uçurumlardan aşağı atıyorlardı. Bu etler elmasların üzerine düşüyordu. Oysa ki dağlarda, yılanları avlayan beyaz kartallar yaşıyor; bu kartallar, uçurumların dibindeki etleri görünce, üzerlerine atılarak kapıp götürüyorlar ve kartalların hareketlerini izleyen kişiler, hayvanların yere konup eti yemekle meşgul olduklarını görür görmez, müthiş haykırış sesleri çıkararak atılıyorlar, seslerden ürken kartallar da, insanlar tarafından yakalanmak korkusu ile avlarını bırakmış halde havalanıyorlar ve madenciler, bu sırada etleri alarak üzerlerine yapışmış elmasları topluyorlardı. Eğer kartal, et parçalarını yutacak olursa, hayvanın ötede beride bıraktığı dışkısının içinde elmas araştırılması yapıyorlardı.
                Marco Polo, Madras’ın birkaç mil güneyindeki küçük San-Thomé şehrini ziyaret ettikten sonra, Malabar’da keşif turu yapmış ve özellikle halkı muhtemelen Brahman olan Lar ilini gezmiştir. Gezginin seyahatnamesine göre; bu bölge insanları, ihtiyat ve perhizleri sayesinde uzun yıllar yaşamakta, sadece pirinç yiyip süt içen bazılarının yaşları yüz elli veya iki yüze yaklaşmaktadır. Bu adamlar, becerikli tüccarlardır; bununla birlikte boş inanç sahibidirler; çok açık yüreklidirler; kimseye zararları dokunmamaktadır. Ne olursa olsun, hiçbir canlıyı öldürmezler ve kendileri için kutsal bir hayvan olan öküzü severler, ona saygı gösterirler.
                Filo, sahillerin bu kısmından hareketle Seylan’a dönmüş ve Marco Polo, Kubilay Han’ın 1284 yılında, söylentilere göre, Adem babamızın mezarının, başlıca yüksekliğini oluşturan sarp bir dağın tepesinde olduğuna inanılan bu adaya bir elçiler heyeti göndermiştir. Marco Polo, Seylan’ı gözden kaybettikten sonra, bugünkü haritalarda görülmeyen ve o sıralarda Hürmüz’den, Kis’den, Aden’den ve Arabistan kıyılarından gelen bütün gemilerin yanaştığı Kail limanına yollanmıştır. Denizciler, yarımadanın uç kısmını oluşturan Komorin’i geçerek, XIII’üncü yüzyılda ticareti çok fazla gelişmiş bir şehir olan Koilum’un karşısına gelmişlerdir. Burada özellikle sandal ağacı üretilmektedir. Bu nedenle, batı tüccarlarının iş yapmak üzere buraya kalabalık gruplar halinde geldikleri görülmüştür. Malabar, pirinç üretimi bakımından çok verimlidir. Marco Polo’nun “Kara Aslan” adını verdiği leopar gibi vahşi hayvanlar, burada hiç eksik değildir. Çeşitli türde papağanlar bulunmakta ve bu papağanların Avrupa’daki hemcinslerinden çok daha güzel oldukları görülmektedir.
                Filo, Koilum’dan ayrılıp Malabar sahillerinin kuzeyine doğru uzanarak, adını Kamara ve Malabar sınırındaki bir dağdan alan Eli Krallığı kıyılarına varmıştır. Bu ülkenin kuzeyinde, Venedikli gezginin Melibar diye adlandırdığı bir bölge uzayıp gidiyor ve bu bölge, aslında Malabar’ın da kuzeyine düşüyordu. Mangi tüccarlarının gemileri, Hindistan’ın bu kısmındaki yerlilerle iş yapmak için geliyorlar ve tüccarlar, buradan nefis baharat, ender bitkiler ve diğer değerli ticaret mallarını alıyorlardı. Fakat, gemileri, sahillerde dolaşıp duran ve çok tehlikeli deniz adamları olan korsanlar tarafından çoğu kez yağma ediliyordu. Bu korsanlar, özellikle Gucerat yarımadasında oturuyorlardı. Marco Polo, yarımadanın, halkı putperest, gaddar ve vahşi insanlardan ibaret olan Sumenat beldesini, sonra Kesmakoran’ı ziyaret ettikten sonra, nişanlısının Tatar prensesini beklediği İran’a doğru gidecek yerde, geniş Umman Denizi’nde batıya doğru yönelmişti.
                O doymak bilmez keşif tutkusu, Marco Polo’yu beş yüz millik mesbafedeki Arabistan kıyılarına doğru sürüklemiş, birinin yalnızca erkekler, diğerinin ise kadınlarla yerleşik olması dolayısıyla erkek ve dişi olarak adlandırılan iki adaya uğramış ve kadınlarla erkeklerin bu adalara ancak mart, nisan ve mayıs aylarında geldiklerini öğrenmişti.
                Filo, bu adacıklardan ayrılarak, Aden Körfezi girişinde olup Marco Polo’nun çeşitli bölgelerini gördüğü Sokotora Adası’na doğru güneye yelken açmıştı. Gezgin, Sokotora halkından söz ederken, onların hünerli büyücüler olduklarını, istedikleri her şeyi elde ettiklerini ve fırtınalara, kasırgalara hükmettiklerini söylemektedir. Sonra güneye doğru fazladan bin mil kadar inerek, filosunu Madagaskar kıyılarına götürmüştür.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi