Fakat Yirminci Gece Gelince

F

     Şehrazat sözünü sürdürmüş:

     Ey bahtıgüzel şahım, işittim ki, vezir, onu görünce ayağa kalkmış ve onu büyük bir sevinçle karşılamış ve de ona, “Git, oğlum, koş ve karının yanına gir ve mutlu ol! Yarın seninle Sultan’ın huzuruna çıkarız. Şimdi sana, Tanrı’nın tüm lütuflarının ve iyiliklerinin senin üstüne olmasını dilemekten başka söyleyeceğim yok!” demiş.
     Bunun üzerine Nureddin, kayınbabası vezirin elini bir kez daha öpmüş ve genç kızın dairesine girmiş. Ve orada olanlar olmuş!
     İşte Nureddin’in başına gelenler bunlar! Kahire’de bulunan kardeşi Şemseddin’e gelince… Onun öyküsü de şöyle:
     Piramitler kıyısına ve oradan da başka yerlere Mısır Sultanı ile birlikte giderek gerçekleştirdiği gezi bitince, eve dönmüş. Orada kardeşi Nureddin’i bulamayarak çok tedirgin olmuş; Nureddin’den hizmetçilere haber sorunca, ona, “Sen Sultan ile birlikte buradan ayrılınca, aynı gün efendimiz Nureddin şatafatlı biçimde, tören günlerindeki gibi koşumlanmış katırına bindi ve bize, ‘Kalyubiyye’ye gidiyorum, orada birkaç gün kalarak göğsümdeki daralmayı gidermeye çalışacağım. Beni hiçbiriniz izlemeyin!’ dedi demişler. Ve “O günden beri ondan hiçbir haber alamadık!” diye de eklemişler.
     Bunu duyan Şemseddin, kardeşinin yokluğundan büyük bir acı duymuş ve gün geçtikçe acısı çoğalmış, sonunda büyük bir üzüntüye kapılmış. Ve “Kuşkusuz, onun ayrılışının, Sultan ile geziye çıkmamdan önceki gün, ona söylediğim katı sözlerden başka nedeni yok. Büyük bir ihtimalle, onu benden kaçmaya iten budur. Bu değerli kardeşe ettiğim haksızlığı gidermem ve onu aratıp buldurmam gerekir!* diye düşünmüş.
     Ve Şemseddin, hemen Sultan’ın huzuruna çıkmış ve durumu ona açıklamış. Sultan’ın mührüyle damgaladığı mektuplar yazmış ve atlı tatarlarla bunları her yana, her ülkedeki komutanlarına yollamış; bu mektuplarda Nureddin’in kaybolduğunu ve onu her yerde aramalarını bildirmiş.
     Fakat, bir zaman sonra, tüm Tatarlar sonuç alamadan geri dönmüş; çünkü hiçbiri Nureddin’in bulunduğu Basra’ya gitmemiş imiş. Bunun üzerine Şemseddin, üzüntüden kahrolarak kendi kendine, “Bütün bunlar benim hatam yüzünden oldu! Bir parça akıllıca ve tedbirlice davransaydım, bunların hiçbiri olmazdı!” diye söylenmiş. Ama, her şeyin bir sonu olduğu gibi, Şemseddin de sonunda teselli bulmuş ve bir süre sonra Kahire’nin büyük tacirlerinden birinin kızıyla nişanlanmış ve bu genç kızla evlilik sözleşmesi yaparak onunla evlenmiş. Ve olan olmuş!
     Ve büyük bir rastlantıyla Şemseddın’in gerdek odasında karısına girişimde bulunduğu gece, Basra’da, Nureddin’in vezirin kızı olan karısının odasındaki girişimi, aynı anda olmuş imiş; yarattıklarının bahtına sahip olduğunu göstermek için, Tanrı, iki kardeşin evliliklerini aynı geceye rastlatmış!
     Dahası, her şey iki kardeşin kavgalarından önce düşündükleri gibi olmuş; iki kadın da aynı gece hamile kalmışlar ve aynı gün aynı saatte çocuklarını doğurmuşlar; Mısır veziri Şemseddın’in karısı, Mısır’da güzellikte bir eşi daha bulunmayan bir kız çocuğu doğurmuş ve Basra’da, Nureddin’in karısı da zamanında, tüm dünyada eşi bulunmaz güzellikte bir oğlan çocuğu doğurmuş. Şairin dediği gibi:
     Çocuk! Zarif değil mi! Ve de ince! Ya boyu! Onun ağzından iç! İç o ağzı ve dolu bardakları ve taşan sürahileri unut! Dudaklarından iç! Yanaklarının tazeliğinde susuzluğunu dindir! Gözlerinin kaynağında yansımanı bul! Ve şarapların pembemsiliğini, kokusunu, tadını, tüm baş döndürücülüğünü unut! Eğer güzellik, başlı başına, bu çocukla boy ölçüşmeye gelseydi, utanarak başını eğerdi! Ve sen eğer ona, ‘Ey güzellik! Ne dersin? Sen hiç benzerini gördün mü?’ diye sorsan, sana, ‘Onun gibisini mi? Gerçekte, asla!’ diye yanıt verecektir.
     Nureddin’in oğlu, güzelliği dolayısıyla Hasan Bedreddin adıyla anıldı.’ Doğumu büyük halk şenlikleriyle kutlandı. Ve doğumundan yedi gün sonra, gerçekten, şah oğullarına yaraşır şölen ve ziyafetler verildi.
     Şölenler bir kez bitince, Basra veziri, Nureddin’i aldı ve onunla birlikte sultanın huzuruna çıktı. Bunun üzerine Nureddin, sultanın ayakları arasındaki zemini öptü ve büyük bir hitabet gücü, yiğit bir yüreği olduğundan ve güzel sanatlar ve edebiyat üstüne çok bilgili bulunduğundan, sultana şu kasideyi okudu:
     En büyük iyilik edenlerin, önünde eğilip silindiği kimse odur; çünkü tüm seçkin kişilerin gönlünü kazanmıştır o! Eserlerini överim, çünkü bunlar eser değil, boynu süsleycbilecek güzellikteki şeylerdir! Ve eğer parmaklarının ucunu öpüyorsam, bunları artık parmak olarak değil, tüm iyiliklerin anahtarı olarak gördüğümdendir!
     Sultan bu dizelerden pek hoşlanmış, Nureddin ve vezire, daha Nureddin’in evliliğini ve kim olduğunu bilmeden, armağanlar vermekte oldukça cömert davranmış; Nureddin güzel dizelerini okuyup bitirince, vezire, “Şu uzdilli ve yakışıklı genç adam kimdir?” dîye sormuş.
     Bunun üzerine vezir, sultana, başından sonuna kadar öyküyü anlatmış ve ona, “Bu genç adam benim yeğenimdir!” demiş. Sultan da ona, “Peki nasıl oluyor da bunun daha önce sözü geçmedi?” deyince, vezir, “Ey efendim ve hükümdarım, size Mısır’da vezir olan bir kardeşim bulunduğunu söylemeliyim. Ölümünde, büyüğü kendi yerine vezir olan iki oğul bıraktı. İkincisi de gördüğünüz gibi beni ziyarete geldi; çünkü babasına, kızımı, yeğeni elinden biriyle evlendireceğime dair söz vermiştim. Bundan dolayı, gelir gelmez onu kızımla evlendirdim! Gördüğünüz gibi, bu, genç bir adamdır; bense, artık yaşlandım, biraz da sağırım; devlet işlerinde de dikkatsizim. Bundan dolayı hükümdarım olan siz efendimden, aynı zamanda damadım da olan yeğenimi, benim yerime vezir tayin etmenizi talep ediyorum! Onun vezirlik etmeye gerçekten layık olduğunu size temin ederim; çünkü iyi bir danışman, yüce fikirlerden yana verimli, işleri gereğince yürütme konusunda çok beceriklidir!” demiş.
     Bunun üzerine sultan, genci daha dikkatle incelemiş ve bundan çok iyi bir izlenim almış, ihtiyar vezirin görüşünü kabul etmiş ve pek gecikmeden Nureddin’i kayınbabası yerine, büyük vezir tayin etmiş ve kendisine bulunabilecek en güzelinden şahane bir hilat ve kendi ahırından bir katır armağan etmiş ve emrine muhafızlar ve mabeyinciler vermiş. Bunun üzerine Nureddin sultanın elini öpmüş ve kayınbabası ile huzurdan çıkmış ve birlikte sevinç içinde evlerine dönmüşler ve yeni doğmuş olan Hasan Bedreddin’i kucaklamaya gitmişler; “Bu çocuğun doğumu bize mutluluk getirdi,” demişler.
     Ertesi gün, Nureddin, yeni görevini üstlenmek üzere saraya gitmiş ve oraya ulaşınca, sultanın ayakları arasında zemini öperek şu şiiri okumuş:
     Senin için mutluluklar her gün yenilenir, gönenç de öyledir! Seni çekemeyen, can sıkıntısından kurur, gider! Senin için günler ak bulutlar gibi beyaz; çekemeyenlerin günleri de kapkara olsun!
     Bunun üzerine Sultan, onun, vezirlik divanına oturmasına izin vermiş ve Nureddin vezirlik divanına oturmuş. Ve görevini yerine getirmeye başlamış ve önüne gelen işleri yapmaya, adalet dağıtmaya, sanki uzun yıllardır vezirlik yapmış gibi bütün işleri yürütmeye başlamış ve Sultan’ın gözü önünde her meseleyi öylesine kolaylıkla çözümlemiş ki, Sultan onun zekâsına, işleri kavrayışına ve adalet dağıtımındaki davranışına hayran kalmış; onu daha çok sevmiş ve onu yakını kılmış.
     Nureddin’e gelince, yüksek görevlerini gereğince yerine getirmeyi sürdürmüş; ama tüm devlet görevlerine karşın, oğlu Hasan Bedreddin’in eğitimini de savsaklamamış. Çünkü Nureddin, günler geçtikçe, daha kudretli ve onun mabeyincilerinin, hizmetçilerinin, muhafızlarının ve ulaklarının adedini arttıran Sultan’ın nezdinde daha değerli olmuş. Ve Nureddin öylesine zengin olmuş ki, servetiyle donattığı ve dünyanın her yanına giden gemileriyle büyük boyutlarda ticaret yapmış, gelir getiren kurumlar, yel ve su değirmenleri, şahane bağ ve bahçelere sahip olmuş. Ve bütün bunlar oğlu Hasan Bedreddin dört yaşına ulaşıncaya kadar olup bitmiş.
     Bu sırada, Nureddin’in kayınbabası ihtiyar vezir ölmüş ve Nureddin ona büyük bir cenaze töreni yapmış ve kendisiyle birlikte ülkenin bütün ileri gelenleri bu törene katılmış. Ve bundan sonra Nureddin oğlunun eğitimine tüm olarak kendini vermiş. Onu, şer’i ve medeni hukukta ileri derecede bilgili bir bilimadamına emanet etmiş. Bu saygın bilimadamı, her gün ikametgâha gelerek genç Hasan Bedreddin’e ders veriyormuş ve yavaş yavaş, aradan zaman geçtikçe, Kuran’ın anlamını öğrendiği kadar baştan aşağıya ezberden okumayı da kavramış; bundan sonra ihtiyar bilgin, yıllar boyunca, öğrencisine tüm yararlı bilgileri vermeği sürdürmüş. Hasan da güzellikten, zarafetten ve mükemmellikten yana, tıpkı şairin dediği gibi serpilip durmuş:
     Şu genç oğlan! Ay gibidir ve onun gibi ışık saymaktan ve güzelliğini arttırmaktan geri durmaz; güneş onun yanağının lalesinden ışınlarının parlaklığını ödünç alır! Eşsiz seçkinliğiyle güzellerin şahıdır o! Kırların şaşası ve çiçekler varlıklarını, sanki ondan ödünç almışlardır!
     Ama bütün bu zaman içinde, genç Hasan Bedreddin, babası Nureddin’in sarayını bir an bile terk etmemiş, çünkü yaşlı bilgin derslerinin çok büyük bir dikkatle izlenmesini istiyormuş. Ama Hasan, on beşinci yılına ulaşınca, artık ihtiyar bilginden öğrenecek bir şeyi de kalmadığından, babası Nureddin onu alıp giysileri arasında bulabildiği en güzel bir giysiyle donatmış, katırların içinden en güzeli ve en biçimlisine bindirmiş ve onunla birlikte Basra caddelerinden büyük bir mevki halinde geçerek Sultan’ın sarayına yollanmış.
     Kentte oturanlar da, genç Hasan Bedreddin’i görünce, güzelliği, boyunun zarafeti, kibarlığı ve büyüleyici davranışlarından dolayı sevinç çığlıkları atmışlar ve “Ya Allah! Ne güzellik bu! Tıpkı ay gibi! Allah kem gözlerden korusun!” diye haykırmaktan kendilerini alamamışlar.
     Bu, böylece, Bedreddin ile babası saraya ulaşıncaya kadar sürmüş ve halk şairin beyitlerinin anlamını o zaman kavramış.
     Sultan’a gelince, genç Hasan Bedreddin’i ve güzelliğini görünce, öyle şaşırmış ki, soluk alamaz olmuş ve bir an için soluk almayı unutmuş. Ve onu yanma yaklaştırmış ve onu çok sevmiş onu gözdesi yapmış, armağanlar vermiş ve babası Nureddin’e, “Vezir, onu mutlaka her gün benim yanıma yolla! Çünkü onu görmeden edemeyeceğimi anlıyorum!” demiş. Vezir Nureddin de, “Duyduk ve itaat ettik!” şeklinde yanıt vermek zorunda kalmış.
     Bütün bunlar olup bitip Hasan Bedreddin, Sultan’ın dostu ve gözdesi olunca, babası Nureddin oldukça ağır hasta düşmüş ve Tann’nın huzuruna çıkmasının pek gecikmeyeceğini hissederek oğlu Hasan’ı çağırtmış, ona son vasiyetlerini yapmış ve “Bil ki, ey oğlum, bu dünya fanidir, gelecekteki dünya ebedidir! Ben, ölmeden önce, sana bazı nasihatlerde bulunmak istiyorum. Bunları iyice dinle ve onlara yüreğini aç!” demiş. Ve Nureddin, Hasan’a, benzerleriyle bir arada yaşarken uyacağı ve yaşamınca yöneleceği kuralları açıklamış.
     Bundan sonra, Nureddin, kardeşi Mısır veziri Şemseddin’i, ülkesini, Kahire’deki yakınlarını ve dostlarını hatırlamış ve bunları hatırlayınca da onları yeniden görme olanağı bulunmadığından gözyaşlarını tutamamış. Ama hemen bu konuda da oğluna tavsiyelerde bulunabileceğini düşünerek, ona, “Çocuğum, şimdi sana söyleyeceklerimi iyice dinle! Çünkü çok önemlidirler. Benim Kahire’de Şemseddin adlı bir kardeşim vardır; yani senin amcandır ve Mısır’da vezirdir. O zamanlar, aramız biraz bozuk olarak birbirimizden ayrıldık ve ben, buraya, Basra’ya onun rızasını almadan geldim. Şimdi sana bu konudaki vasiyetlerimi bildiriyorum; bir kâğıt ve bir kamış al ve söyleyeceklerimi yaz!” demiş.
     Bunun üzerine Hasan Bedreddin, bir tabaka kâğıt almış ve hokkasını kemerinden çıkarıp kutusundan en iyi yontulmuş bir kamış kalem çekmiş ve kalemi yazı masasının ortasında bulunan hokkaya batırmış; sonra oturmuş ve kâğıdı ikiye katlayıp sol eline, kalemi de sağ eline alarak babası Nureddin’e, “Baba, söyleyeceklerini bekliyorum!” demiş.
     Ve Nureddin yazdırmaya başlamış: “Bağışlayıcı, esirgeyici Yüce Tanrı adına…” ve oğluna öyküsünü başından sonuna kadar yazdırmış. Sonra da Basra’ya geliş tarihini, ihtiyar vezirin kızıyla evlenişini; tüm soykütüğünü, doğrudan ve dolaylı ön-kuşağını, babalarının ve büyük babalarının adlarını, kökenleri ve edindikleri kişisel soyluluk unvanlarıyla birlikte yazdırmış; sonra da babadan ve anadan gelen soy sopunu bunlara eklemiş. Sonra da oğluna, “Bu kâğıt tabakasını itinayla sakla! Ve eğer bir gün, talihin şevkiyle, başına bir felaket gelirse, babanın ülkesine dön! Benim, yani baban Nureddin’in doğduğu, o refah kenti Kahire’ye! Orada bizim evde oturan vezir amcanın adresini sorarsın; ona Tanrı’dan barış dileyerek benim selamlarımı ve de gurbet illerde, ondan uzak, üzgün öldüğümü; ölmeden önce de onu görmekten başka hiçbir dileğim olmadığını söylersin! İşte, oğlum Hasan, sana vermek istediğim nasihatler bunlardı. Bana bunları unutmayacağına söz ver bakayım!” demiş.
     Bunun üzerine Hasan Bedreddin, iyice tozlayıp kuruttuktan ve babasının mührüyle mühürledikten sonra, kâğıdı dikkatle katlamış; sonra da bunu sarığının astarına, kumaş ile takkesi arasına sokmuş ve oraya dikmiş; ama onu terden korumak için, dikmeden önce, balmumuyla işlem görmüş bir tülbente sarmayı da unutmamış.
     Bunu yaptıktan sonra, babası Nureddin’in elini öpüp ağlamaktan gayrı bir şey yapmayı düşünmemiş ve bundan böyle daha bu kadar gençken yalnız kalacağı ve babasını görmekten mahrum olacağı düşüncesiyle kederlenmiş ve Nureddin, ruhunu teslim edinceye kadar oğlu Hasan Bedreddin’e nasihatlarda bulunmayı sürdürmüş.
     Bunun üzerine Hasan Bedreddin, büyük bir mateme bürünmüş ve onunla birlikte Sultan da, büyük küçük emirler de matem tutmuşlar. Sonra mevkiine yaraşır bir merasimle onu toprağa gömmüşler.
     Hasan Bedreddin’e gelince, onun matem merasimi iki ay sürmüş ve tüm bu zaman içinde, evini bir an bile terk etmemiş; saraya çıkmayı ve âdeti olduğu gibi gidip Sultan’ı görmeyi bile unutmuş.
     Sultan, güzel Hasan’ı ondan uzaklaştıran nedenin sadece üzüntü olduğunu anlayamayarak Hasan’ın kendisinden bıktığını ve sakındığım düşünmüş. Ve bundan dolayı çok kızmış ve Hasan’ı babasının izleyicisi olarak vezir tayin edecek yerde, bu görevi bir başkasına vermiş ve bir başka saraylıyı dost tutmuş. Durumdan hoşlanmayan Sultan, daha da fazlasını yapmış. Hasan’m bütün mallarının, bütün evlerinin ve varlığının mühürlenip hepsine el konulmasını emretmiş; sonra da Hasan Bedreddin’in kendisinin de tutuklanıp, zincire vurularak huzuruna getirilmesini emretmiş. Yeni vezir mabeyincilerinden bazılarını birlikte alarak, kendisini tehdit eden felaketten haberi olmayan genç Hasan’ın oturduğu ev tarafına yönelmiş.
     Oysa, sarayın genç köleleri arasında, Hasan Bedreddin’i çok seven bir köle varmış. Bu durumu öğrenince, çabucak Hasan Bedreddin’in yanına koşmuş; onu başı önüne eğik, yüreği dert yüklü ve boyuna ölen babasını düşünerek son derece üzgün bulmuş. Bunun üzerine başına gelmekte olan felaketi ona açıklamış. Hasan, ona, “Ama hiç değilse, yabancı ülkelere kaçarken, beni geçindirecek bir şeyler alacak zamanım da mı yok?” diye sormuş. Genç köle de ona, “Zaman çok dar. Bundan dolayı her şeyden önce kendini kurtarmaktan başka şey düşünme!” demiş.
     Bu sözleri duyunca, genç Hasan, o sırada üzerinde bulunan giysilerle ve yanına hiçbir şey almadan, tanınmamak için giysilerinin uçlarını başına örterek aceleyle oradan ayrılmış. Ve kentin dışına çıkıncaya kadar yürümesini sürdürmüş.
     Basra’da oturanlara gelince, rahmetli vezirleri Nureddin’in oğlu genç Hasan Bedreddin’in tasarlanan tutuklanması, mallarına el konulması ve büyük bir ihtimalle ölmüş olabileceği haberlerini alınca çok büyük bir üzüntüye kapılmışlar ve “Güzelliğine ve büyülü kişiliğine yazık oldu,” demeye başlamışlar. Ve tanınmaksızm kentin sokaklarından geçerken, genç Hasan, bu kederli sözleri ve haykırışları duymuş. Ama daha da fazla acele yürüyüp geçmiş ve talih onu, babasının türbesinin bulunduğu mezarlığa kadar sürüklemiş. Bunun üzerine mezarlığa girmiş, mezarları geçerek babasının türbesinin bulunduğu yere ulaşmış. Ancak o zaman başına örttüğü giysiyi indirmiş ve türbeye girip geceyi orada geçirmeyi düşünmüş.
     Orada oturmuş, düşüncelere dalmışken, tüm kentte çok tanınmış bir tacir olan Basralı bir Yahudinin türbeye yaklaşmakta olduğunu görmüş. Bu Yahudi yöredeki bir köyden geliyor ve kente dönüyormuş. Nureddin’in türbesinin önünden geçerken içeriye bakmış ve genç Hasan Bedreddin’i görüp onu hemen tanımış. Bunun üzerine türbeye girmiş ve onu saygıyla selamladıktan sonra, “Efendim, o güzel yüzünüz ne kadar bozuk ve değişik! Yoksa başına baban vezir Nureddin’in ölümünden gayrı bir felaket mi geldi? O baban ki, beni ne kadar çok sever ve takdir ederdi! Allah rahmetini esirgemesin!” demiş. Fakat genç Hasan Bedreddin, yüzünün değişmesinin gerçek nedenini ona söylemek istemediğinden, “Bugün öğleden sonra evimde uyurken, ansızın, rüyamda rahmetli babamı gördüm; bana türbesini sık sık ziyaret etmediğim için sitemler etti. Ben de, dehşet ve pişmanlık dolu, sıçrayarak uyandım ve çok sarsılmış olarak çabucak koşup buraya geldim. Sen de beni etki altındaki bu kötü halimle görüyorsun,” demiş.
     Bunun üzerine Yahudi ona, “Efendim, epey zamandır sana gelip bir meseleden söz etmek istiyordum; ama kısmet bugünmüş ki sana rastladım. Benim genç efendim, baban vezir ile ortaklaşa işlerimiz vardı; bir süre önce kendi adına uzak ülkelere gönderdiği gemiler mal yüklü olarak dönmek üzere… Bu gemilerin yüklerinden birini bana devredersen bin dinar veririm ve de parayı hemen şimdi ödeyebilirim,” demiş.
     Ve Yahudi giysisinden altın yüklü bir kese çıkarmış; bin dinarı sayıp ayırarak hemen genç Hasan’a sunmuş; o da, içinde bulunduğu durumdan Tanrı’nın onu kurtarmak istediğine inanarak hemen bu sunuyu kabul etmiş. Sonra Yahudi, “Şimdi, efendim, bana bir alıntı makbuzu yazın, altını da mühürleyin!” demiş.
     Bunun üzerine Hasan Bedreddin, Yahudinin kendisine uzattığı kâğıdı ve kamışı almış; kamışı bakır hokkaya daldırarak kâğıdın üzerine şunları yazmış:
     “Bu kâğıdı yazanın -Allah taksiratını affetsin!- vezir Nureddin’in oğlu Hasan Bedreddin olduğunu ve Basra’da tacir falan oğlu falan Yahudiye, babası Nureddin’e ait gemiler içinde yer alan Basra’ya gelecek ilk geminin yükünü sattığını ve bunun için bin dinar aldığını beyan ederim.”
     Sonra kâğıdın altını mührüyle mühürlemiş ve Yahudiye vermiş; o da onu saygıyla selamlayarak oradan ayrılmış. Bunu izleyerek Hasan, rahmetli babasını, geçmişteki kendi durumunu ve şimdiki durumunu düşünerek yeniden ağlamaya başlamış.
     Ama, gece olunca, babasının türbesinde uzanıp yatarken uyku bastırmış ve orada uyuyakalmış. Orada, öylece, ayın göğün yücesinde belirdiği saate kadar uzanmış; o sırada başı kabrin taşından aşağı kaydığından, dönüp bu kez sırtüstü uyumak zorunda kalmış; öyle ki, yüzü ay ışığıyla tüm olarak aydınlanıyor ve bütün güzelliğini yansıtıyormuş.
     Oysa, bu mezarlık, iyi niyetli, Müslüman inançlı ecinnilerin uğrağı bir yermiş. Ve tüm rastlantı olarak, o saatte güzel bir ecinniye, ay ışığı altında hava almak için oraya uğramış. Gezintisi sırasında Hasan’ın bulunduğu yere gelmiş ve onu olanca güzelliği ve uyum içinde uyurken görmüş, buna çok şaşırıp kendi kendine, “Allah’a şükürler olsun! Ey güzel çocuk! Gerçekte, açık olsaydı, onun güzel gözlerine âşık olurdum; her halde siyah ve güzel gözlerdir bunlar!” demiş. Sonra da, “Uyanmasını beklerken, gezintimi havada sürdürmek üzere uçayım,” diye eklemiş. Ve uçarak, taze hava almak için oldukça yükseklere çıkmış; orada, gezisini sürdürürken, arkadaşlarından birine, bir erkek ecinniye rastlayarak mutlu olmuş; o da inançlı biriymiş. Onu nezaketle selamlamış, erkek ecinni de selamına saygıyla karşılık vermiş. Bunun üzerine ecinniye, “Nereden geliyorsun, arkadaş?” diye sormuş. O da, “Kahire’den” diye yanıt vermiş. Ecinniye ona, “Kahire’nin iyi yürekli inanç sahipleri hoşmudurlar?” deyince; ecinni, “Tanrıya şükür, iyidirler!” yanıtını vermiş. Bunun üzerine ecinniye, “Arkadaş, benimle Basra mezarlığında uyuyan bir genç adamın güzelliğine hayranlık duymak için gelmek ister misin?” deyince, ecinni, “Emrin başım üstüne!” demiş.
     Bunun üzerine el ele tutuşup birlikte mezarlığa inmişler ve uyuyan genç Hasan’ın önünde yere inmişler. Ecinniye, “Nasıl, haklı değil miymişim?” demiş. Ecinninin de, Hasan Bedreddin’in harika güzelliğinden gözleri kamaşmış, “Allah! Allah! Eşi olamaz bunun; tüm fenerleri yakmak için yaratılmış sanki!” demiş. Sonra da, biran düşünüp eklemiş: “Bununla birlikte, hemşire, bu büyüleyici gençle karşılaştırılabilecek birini gördüm ben,” demiş. Ecinniye, “Olamaz!” diye haykırmış. Ecinni, “Vallahi, gördüm! Hem de Mısır gökleri altında, Kahire’de! Vezir Şemseddin’in kızıdır kendisi!” demiş. Ecinniye ona, “Ama ben onu tanımıyorum!” deyince, ecinni: “Dinle! Onun öyküsü şöyle:
     “Babası vezir Şemseddin’in onun yüzünden başı belada. Gerçekte, Mısır Sultanı, haremdeki kadınlarından vezirin kızının olağandışı güzelliğini duyunca, vezirden evlenmek üzere kızını istemiş. Ama vezir, kızı için başka bir şeye karar verdiğinden, büyük bir şaşkınlığa düşmüş ve Sultan’a, “Ey hükümdarım, ey efendim. Bu konuda en alçakgönüllü özürlerimi kabul etmek ve beni bağışlamak lütfunu gösterin! Çünkü benimle birlikte vezirliği yürüten kardeşim Nureddin’in öyküsünü bilirsiniz. Bir gün buralardan aynldığını ve o zamandan beri ondan haber alamadığımı da biliyorsunuz. Ve bu, aslında, hiç de ciddi sayılamayacak bir nedenle olmuştu!” demiş ve Suitan’a olayın nedenini ayrıntılarıyla anlatmış. Sonra da, “Bu yüzden, daha sonra, Tanrı’ya, kızımın doğduğu gün, ne olursa olsun, onu, kardeşim Nureddin’in oğlundan başkasıyla evlendirmemeye yemin ettim, O zamandan bu yana on sekiz yıl geçti. Fakat, ne mutlu ki, sadece birkaç gün önce, kardeşim Nureddin’in Basra vezirinin kızıyla evlenmiş olduğunu ve ondan bir erkek çocuğa sahip olduğunu öğrendim. Annesiyle aramızdaki gayretli ilişkiden doğmuş olan Tanrı armağanı kızımın da, kardeşim Nureddin’in oğlu olan yeğenimle evlenmek üzere bahtı yazılmış ve kararlaştırılmıştır. Sana gelince, ey benim hükümdarım, efendim! Sen istediğin kızla evlenebilirsin! Mısır bunlarla doludur! Şahlara yaraşır güzellikte ne kadar çok kız vardır ülkemizde!” demiş.
     Fakat, bu sözleri işiten Sultan, müthiş hiddete kapılmış ve “Nasıl, ey sefil vezir! Senin kızınla evlenmek onurunu sana vereyim, bu dereceye kadar düşeyim de, sen, soğuk ve budalaca bir bahaneyle beni reddedesin, ha? Öyle olsun! Ama, başım üzerine yemin ederim ki, burnunun dikliğine karşın, kızını, kölelerimden en düşkünüyle evlendirmeye seni zorlayacağım!” diye haykırmış.
     Sultanın ahırında, çarpık ve kambur bir seyis varmış; hem de, hem göğsünde hem de sırtında kamburu olan cinsten… Sultan hemen onu çağırtmış, babasının yalvarmalarına karşın onunla vezir Şemseddin’in kızı için bir evlenme sözleşmesi hazırlatmış ve kamburun o gece genç kızla yatmasını buyurmuş. Dahası, Sultan, musiki ile desteklenen büyük bir düğün şenliği yapılmasını da emretmiş.
     Bana gelince, diyerek sözünü sürdürmüş ifrit; sarayın genç köleleri, kamburun yöresini alıp çok tuhaf Mısır usulü zevzeklikler yaptıkları ve her biri damada refakat etmek üzere ellerindeki meşalelerle ilerledikleri sırada, oradan ayrıldım. Damada gelince, ben ayrıldığım sırada, onu, kaba şakalarla, “Kızın yerinde biz olsak, bu kamburun yürekler acısı zebbi yerine uyuz bir eşeğinkini ele almayı yeğ tutardık!” diyerek hamamda yıkıyorlardı. Gerçekten, hemşire, bu kambur çok çirkin ve nefret uyandırıcı idi!” demiş ve ecinni bunu hatırlayınca, yüzünü fena halde buruşturarak yere tükürmüş. Sonra da, “Genç kıza gelince, hayatımda gördüğüm en güzel yaratık diyebilirim. Seni teinin ederim ki, bu delikanlıdan çok daha güzeli. Zaten adına da Sitt-ül Hüsn diyorlar, gerçekten de öyle! Onu şenliğe katılması yasaklanan babasından uzak, acı acı ağlarken bıraktım. Şölende çalgıcılar, rakkaseler ve hanendeler arasında tek başına oturuyordu; sefil seyis hamamdan çıkar çıkmaz şenlik başladı!” demiş,

     Öyküsünün burasında, Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş ve yavaşça anlatısını ertesi güne bırakmış.

Yazar hakkında

Yorum Ekle