Kimsesiz Çocuk
Kimsesiz Çocuk

Kimsesiz Çocuk

     Sisli ve yağmurlu bir günde mezarlık kapısında küçük bir insan grubu çamur birikintisinde durmuş, arabacılarla pazarlık ediyordu.
     Uzun boylu ve toplu papaz, yirmi beş kopek isteyen arabacıların hep bir ağızdan bağırışlarına karşılık, gür ve tok sesiyle;
     “On beş kopek!” diye bağırdı.
     Papazın etrafını çevreleyen dört kadından biri, arabacıları;
     “Ah, ne kadar utanmazsınız!” diye payladı. Kadın, papazın başının üzerinde bir şemsiye tutuyor ve kendisi de çiseleyen yağmurdan korunmaya çalışarak papazın tam yanına doğru büzülüyordu.
     Papaz yatıştırıcı bir tavırla sağ kolunu hafifçe yukarı kaldırarak;
     “Bekle bayan, sakin ol. Eee, on beş kopeğe götürüyor musunuz?” dedi.
     Yaşlı kadın sabırsızlıkla çamur içindeki ayaklarının birini indirip diğerini kaldırarak üzüntü içinde
     “Ah, ne kadar açgözlüymüşsünüz!” diye bağırdı. Büyük yuvarlak gözleriyle zayıf yüzü hoşnutsuzlukla al al olmuştu ve âdeta kaçmak istercesine eteklerini yukarıya doğru toplayarak telâşla çekiştiriyordu.
     Yaşlı kadın başını ısrarla sallayarak;
     “Acaba uzak mı? Uzak mıdır, ne dersiniz?” diye sordu.
     Ama dizginleri sertçe çeken ve arabadaki yerlerinde sallanan arabacılar bunu düşünmek istemiyor, birbirlerinin sözlerini keserek bağırıyorlardı.
     “Acıyın papaz efendi! Pazarlık yapmayın bayan! Buyurunuz! Hem cenazenin ruhu rahat etsin!”
     Bir diyakoz, elinde haçıyla kutsal kitaptan dualar okuyan bir din adamı ve uzun başörtülerine bürünmüş üç kadın daha arabacıların açgözlülüklerine kızıyor ve gayretle pazarlığı körüklüyorlardı. Ebedî huzurun sığınağının girişi önünde çok gürültü yapıyorlardı. Soğuk rüzgâr, onları hemen kovmak istercesine, akağaç ve söğüt dallarından iri yağmur damlalarını omuzlarına savuruyor ve mezarlığın taş parmaklıklarında sonbahar havasını hüzünle estiriyordu.
     Bu insanları üstü başı kirli, eski püskü ve ıslak giysileriyle dilenciler çevrelemişti ve ağır ayakkabılarıyla etrafa çamur sıçratarak, hastalıklı ve sırnaşık bir biçimde sızlanıyorlardı:
     “Tan-rı- aş-kı-na bir sadaka!”
     “Ölenin ruhu için bir kopek, bir sa-da-ka!”
     “Cenazenin ruhu huzur bulsun, bir sadaka!”
     Yaşlı kadın şemsiyenin altından başını dışarı uzatarak;
     “Üf, ne kadar arsızlar!” diye bağırdı. “Daha az önce size verdiler ya… Birer simit aldınız ya… Ay, aman! Ayıp değil mi?”
     Başlarını eğmiş dört at, üzerlerindeki yağmuru silkeleyerek yerlerinde sallandı ve alışık oldukları bağırışı veya kamçı darbesini bekleyerek uysal gözleriyle yan yan sahiplerine baktı.
     Arabacılardan teki kararlı bir biçimde;
     “Papaz efendi, isterseniz sizi yirmi kopeğe götüreyjm!” diye bağırdı.
     Papaz olumsuz anlamda başını sallayarak;
     “On beş kopek…” dedi.
     “Aman tanrım, ne de…”
     Ama arabacı, daha papazın eşinin başladığı sitemleri bitirmesini beklemeden, kızgınlığını iyice belli ederek atını kamçıladı ve hemen oradan uzaklaştı. Diğer arabacılar da dizginlerini vurmaya başladılar. Papaz;
     “Eh, tamam! Haydi, gidelim!” diyerek elini salladı. “Yirmi köpeğe anlaşalım. Otur bayan, buna otur. Diyakoz baba, çık hadi! Herkes otursun. Tanrıya şükür, gidiyoruz! Dur, dur! Ah, torun nerede?”
     Papazın eşi de korkuyla bağırdı:
     “Ah, Tanrım! Çocuk yok!”
     Papaz;
     “Arabacı dur! Diyakoz baba, bu çocuk nerede olabilir? Hey kadınlar, bunu nasıl yapabilirsiniz? Siz neye bakıyorsunuz?” diye sert bir biçimde sordu.
     Arabadaki yerlerine çoktan oturan kadınlar şaşkınlık içinde mırıldanarak yeniden çamurun içine dalmaya başladılar.
     Arabadan atlayan diyakoz da yüzünü asarak;
     “Ah, seni yumurcak!” diye homurdandı. “Anlaşılan mezarda kaldı. Yakov baba, siz gidin, endişelenmeyin, ben Krill ile kalırım. Çocuğu biz getiririz.”
     Diyakoz cübbesini toplayıp, ayaklarının altına dikkatle bakarak mezarlığın girişine gitti. Papaz da, kıyafetinin geniş eteklerinin tekerleklere sıkışmamasına dikkat ederek arabaya otururken;
     “Evet, evet, öyle olsun, başka ne yapalım?” dedi. “Onu bulmamız gerek. Bana emanet edildi. Daha neler olacak bakalım! Arabacı, haydi, sür! Diyakoz baba mezara git, oğlanı ara, mezara bak!”
     İki araba hızla hareket etti. Öndekinde eşiyle birlikte papaz, arkadakinde üç bayan vardı, üçüncü araba zebur okuyan din adamıyla birlikte kapıda bekliyordu. Din adamı büyük haçı bacaklarının arasına sıkıştırdı, elleriyle sarmaladı, göğsüne bastırdı, sonra da ellerini paltosunun kol ağızlarının içine geçirdi ve yüzünü yağmurdan koruyabilmek için başını sol omzuna doğru eğdi. Dilenciler aniden kayboldular, sanki çamur onları yutmuş, onlar da çamurun içinde eriyip gitmişlerdi.
     Arabacı, gidenlerin ardından bakarak;
     “İşte pazarlık bitti, korkma! Şimdi sen burada dikil, bekle bakalım.” dedi. Yağmur altındaki bu bekleyişten hoşnut olmayan din adamı da sesini çıkarmadı.
     Arabacı biraz daha bekleyip;
     “Kimi kaybettiler?” diye sordu.
     “Sana ne?”
     “Bana mı ne? Bana göre bir şey yok… İşte, bekliyorum.”
     Din adamı somurtarak;
     “Bekleyeceksin de!” dedi.
     “Bekleyeceğim belli…. Ama yaşlı kadının, cenazenin, duymadın mı, parası varmış…”
     “Eee?”
     “Paraları kime bıraktı ki?”
     “Sana değil.”
     “Bana bırakmadığı belli… Bana olsaydı, zaten sormazdım, ama soruyorum, kiliseye diyorlar, öyle değil mi?”
     Din adamı paltosunun yakasından vuran yağmurdan korunmak için iyice büzülerek;
     “Torununa, bizim papazın evlatlığına,” dedi.
     Arabacı; “Öyle mi!” dedi. Sonra, torununun büyük olup olmadığını ve ne kadar para kaldığını sordu, ama din adamı ona daha fazla yanıt vermedi.
     Arabacı yüksek sesle:
     “Eğer torununu evlatlık olarak vermenin dışında bırakacak başka yeri yoksa, demek ki, torunu büyük değil;” diye akıl yürüttü. At kuyruğunu salladı, arabacı atına küfretti, dizginiyle vurdu ve sustu. Yağmur sessizce yağmaya devam ediyor, ağaçların çıplak ve ıslak dalları rüzgâr darbeleri altında sallanarak iç çekiyor ve inliyordu.
     Mezarlıkta ise, sayısız haçın birinin altında küçük bir erkek çocuğu ağlamaktan şişmiş yüzüyle ayakta duruyordu. Kara toprak yığınında büzülmüş, sessizce önündeki toprak tümseğine; daha yeni üzeri kürekle iyice sıkıştırılmış, taze ve ıslak kum keseğine bakıyordu. Toprak parçaları çocuğun yan tarafında sessizce kayarak tümseğin tepesinden ayaklarının dibine yuvarlanıyordu. Sık sık çocuk parlak ve hüzünlü gözleriyle bu hareketi izliyor ve yavaşça iç çekiyordu. Mezarlığın bir köşesinde yoksullar gömülüydü, burada dikili tek bir mezar taşı yoktu, çocuğun çevresinde de ağaç yoktu; yalnızca siyah, yeşil, boyanmamış beyaz, küflü ve eğri büğrü, sıradan haçlar vardı; hepsi yağmurda ıslanmıştı ve kutsal suskunluklarında çok ifadeliydi. Çocuk büyük siyah bir haça yaslanarak ayakta dikiliyor, gözlerini ayırmadan yeni mezara bakıyor ve yağmur altında kayan ıslak kahverengi toprak yığınından başka hiçbir şey görmüyordu.
     Çocuğun siyah tüylü paltosunun üzerine incecik, gümüşî yağmur damlaları yağıyordu, kederli yüzü de sırılsıklamdı. Ellerini ceplerine sokmuştu ve başını göğsüne doğru eğmişti. Yuvarlak şapkasının altından kızıl saç tutamı dökülmüş ve sağ şakağına yapışmıştı. Acının sembolü olan haç yığınları arasındaki yalnız çocuk, beyaz, hüzünlü ama sevimli yüzüyle, çamur içinde ve yağmur altında mezarlar arasındaki gezintisinden sinirlenmiş bir halde kendisine doğru yaklaşan diyakozun yüreğine dokundu.
     Diyakoz çocuğun elinden tutarak:
     “Neden burada böyle duruyorsun Petrunka?” dedi. “Biz de seni arıyoruz. Herkes çoktan gitti. Haydi, gidiyoruz.”
     Çocuk yavaşça;
     “Nereye?” diye sordu.
     “Yakov babaya. Artık sen onda kalacaksın. Tanrının isteği bu. Tanrı bu gözyaşların için sana kızabilir. Hem büyük annen yaşlıydı, tüm insanlar ölümlüdür. Herkes zamanı geldiğinde ölür. Ben de, sen de, hepimiz öleceğiz!”
     Çocuğun elinden çekti ve çamurda galoşlarını kaybetmemeye dikkat etti. Çocukla tatlı dille konuşmak istiyordu, ama galoşlarını kaybetme korkusu, bu kimsesiz çocuğa karşı şefkatle davranmasını engellediğinden kaygıyla konuşuyordu. Çocuk sert sözcüklerle ortaya çıkan hıçkırıklarına engel olmak için dudağını ısırdı, büyük ve hızlı adımlar atan diyakozun ardından neredeyse koşmaya başladı.
     Diyakoz, çocuğun yüzüne şöyle bir göz atıp;
     “Yok bir şey!” dedi. “Yakov baba iyi bir insandır. Mişutka ve Zoya ile de oynarsın. Neşe içinde yaşayacaksın… Göreceksin!”
     Çocuk, siyah gözlü, esmer ve hareketli Zoya’yı gözlerinin önüne getirdi. Zoya burnunu göstererek önünde hopluyor ve kötülük saçan sesiyle şarkı söylerken ona sataşıyordu:
     “Rıjiy ot grıji, rıjiy ot propaji, rıjiy sveçi zajigat, rıjiy trubı zatıkat!”
      Çocuk hüzünle;
     “Zoya’yı sevmiyorum!” dedi.
     “Aldırma! Seversin, hem aynı odada kalacaksınız!”
     “Kalmayacağım!”
     “Ama bu olmaz!”
     Çocuk sessizce ağlamaya başladı. Diyakoz, çocuğa bakarak;
     “Ah, sen… Kimsesiz çocuk!” diyerek içini çekti.
     Arabacıya ulaştıklarında diyakoz, çocuğu özenle din adamının kucağına oturttu ve heveslendirir bir biçimde:
     “Sıkı otur! Gidiyoruz, çay içeceğiz!” dedi.
     Arabacı, atına;
     “Hadi, de-eh!” diye bağırdı.
     Araba yağmur ve sisin gri perdesi arasında köprüden geçmeye başladı. Evler sis içinde hareket ediyor, çocuğa, büyük ve renksiz gözleriyle ona bakarak bir yerlere doğru sessizce ve yavaşça yüzüyormuş gibi geliyordu. Çocuğun bağrında bir soğukluk oldu ve kalbi sıkıştı.

(Rus Öyküsü-Yazan: Maksim Gorki-Çeviren:Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir