Tarih Adım Adım Yazıldı-37. İbni Batuta-2

T

TARİH ADIM ADIM YAZILDI – Ünlü Gezginlerin İzinden Dünya Tarihine Bir Bakış
1. Kitap-5. Bölüm : İbni Batuta’nın 1328-1353 Yıllarını Kapsayan Gezisi-2)
 

                Ancak bu gezi, İbni Batuta’nın gezginci hayatında bir mola verme, biraz dinlenmeden başka bir şey olmamıştır; çünkü, gözüpek bilgin, Afrika’ya gitmek üzere tekrar Asya’dan ayrılmış, Yukarı Mısır’ın pek az bilinen bölgeleri içinden geçerek yeniden serüvene atılmış ve Kahire’ye kadar inmiştir. Buradan da hareket ederek, Suriye’ye geçmiş, Trablus Şam’ı görmüş ve Anadolu Türkmenleri içine kadar ilerlemiştir. Burada çok büyük bir konukseverlikle karşılanmıştır.
                İbni Batuta, Erzurum’a kadar ilerlemiş ve burada kendisine altı yüz libre ağırlığında bir göktaşı gösterilmiştir. Sonra, Karadeniz’den geçerek, enlem derecesi itibariyle epeyce yüksek olması dolayısıyla gece ve gündüz eşitsizliğinin pek belirgin olduğu Kırım ve Kefe şehirlerini ziyaret etmiş ve sonunda Volga ağzında, Tatar Hanı’nın kış mevsimi boyunca oturduğu Astrakan şehrine varmıştır.
                Bu sıralarda, Tatar Hanı’nın karısı ve Konstantiniye İmparatoru’nun kızı olan olan Prenses Bailun, babasını ziyarete gitmek üzere hazırlığa başlamıştır. Bu durum, Avrupa Türkiyesi’ni gezip görme konusunda İbni Batuta için çok doğal bir fırsat gibi görünmüştür. Bu nedenle, prensese eşlik etme iznini almış ve beş bin kişilik bir muhafız alayı ve her duraklamada kurulacak portatif bir cami ile birlikte yola çıkmıştır. Prensesin Konstantiniye’de karşılanması çok görkemli olmuş ve her tarafta çanlar çalmaya başlamıştır.
                Din adamına ülke prensleri tarafından gösterilen iyi kabul, onun ününe yaraşır bir şekilde olmuştur. İbni Batuta, şehri esaslı biçimde dolaşıp görmüş ve burada otuz altı gün kalmıştır.
                Görüldüğü gibi, ülkeler arasındaki ulaştırmanın zor ve tehlikeli olduğu bir dönemde, İbni Batuta, çok cesur bir kâşif olarak gezisine devam etmiştir. Mısır, Arabistan, Asya Türkiyesi, Kafkas illeri, onun tarafından dolaşılıp görülmüştür. O kadar yorgunluktan sonra dinlenmeyi tamamen hak eden İbni Batuta’nın, XIV’üncü yüzyılda, itiraz kabul etmez ünlü bir gezgin olduğu bir gerçektir. Doymak bilmez seyahat tutkusu onu birçok yerlere sürüklemiş ve keşif seyahatlerinin çevresi, gitgide büyümüş, muazzam denilebilecek boyutlara ulaşmıştır.
                İbni Batuta, Konstantiniye’den ayrılarak tekrar Astrakan’a yollanmıştır. Buradan da hareketle, Türkistan’ın çorak çöllerinden geçmek suretiyle, hayli büyük ve kalabalık görünen Korasm şehrine ve oradan da, Cengiz Han’ın orduları ile hâlâ yarı yıkık durumda bulunan Buhara’ya varmıştır. Birkaç gün sonra, din bilgini gezginin çok hoşuna gitmiş dindar bir şehir olan Semerkand’da bulunmuş, ancak Horasan çölünü aştıktan sonra varabildiği Balk’ı aynı ayarda bulmamıştır. Bu şehir, bir yıkıntı halinde ve perişanlık içinde göze batmış ve Cengiz ordularının buradan geçmiş olduğu anlaşılmıştır. İbni Batuta burada kalmamıştır. Batıya, Afganistan sınırına dönmek istemiştir. Kuzistan’ın dağlık bölgesi karşısına çıkmış, bu bölgeye girmekte tereddüt göstermemiştir. Son derecede büyük sabır ve tahammülle katlandığı yorgunluklardan sonra, önemli bulduğu Herat şehrine varmıştır.
                İbni Batuta’nın bir süre durakladığı nokta burası olmuştur. Bunun üzerine, tekrar doğu yolunu tutmaya ve Pasifik Okyanusu kıyılarına kadar olmak suretiyle Asya’nın en son sınırlarına varmaya karar vermiştir. Bunda başarılı olduğu takdirde, meşhur Marco Polo’nun keşif sınırını aşmış olacağını düşünmüştür.
                İbni Batuta, Kâbil’i ve Afganistan sınırını izleyerek yola koyulmuş, Sindhi, yani bugünkü İndus sahillerine kadar varmayı başarmış ve Sind Irmağı’nın ağzına kadar inmiştir. Lahor şehrinden hareket ederek, halkı Hükümdar Muhammed’in gazabından kurtulmak için çekip gitmiş olan büyük ve güzel belde Delhi’ye doğru yollanmıştır.
                Bu zalim, aynı zamanda da çok iyi ve çok cömert bir insan olan hükümdar, Arap gezginini büyük bir memnunlukla kabul etmiştir. Bağışlarını ondan esirgememiş, toprak tahsis etmek ve göreceği vazifenin parasal çıkarlarını sağlamak suretiyle kendisini Delhi’ye yargıç atamıştır. Ne yazık ki bu durum, uzun süre devam etmemiştir. Bir suikast düzenine karıştığı ileri sürülen İbni Batuta, görevini bırakmak zorunda kalmış ve hükümdarın gazabından kaçıp kurtulmak için fakir kılığına girmiştir. Fakat, Muhammed Han onu bağışlamış ve Çin’e elçi olmasını istemiştir.
                Şans, cesur din adamına gene gülmüş, o uzak ülkelere rahatlık ve huzurun apayrı şartları içinde varabilmek üzere yola çıkmıştır. Yanında, Çin İmparatoru’na sunulmak üzere armağanlar götürüyor ve iki bin atlı kendisine refakat ediyordu.
                Fakat, İbni Batuta, çevre bölgeleri işgal eden asileri hiç hesaba katmamıştır. Nitekim, muhafız birliğini oluşturan adamlarla Hindular arasında kanlı bir çarpışma olmuş, arkadaşlarından ayrılmış olan İbni Batuta, tutulmuş, soyulmuş, sımsıkı bağlanarak götürülmüştür. Acaba nereye götürülmüştür? Bunu öğrenememiş, anlayamamıştır. Bununla birlikte, ümidini ve cesaretini kaybetmeyerek, bu yağmacıların elinden kurtulmayı başarmış, yedi gün kadar başıboş dolaştıktan sonra, bir zenci ile karşılaşmış ve sonunda Delhi’ye, imparatorun sarayına dönebilmiştir.
                Hükümdar Muhammed, yeni bir sefer heyeti için derhal hazırlık yapılması emrini vermiş ve elçilik görevine devam edeceğini Arap gezginine bildirmiştir. Muhafız alayı, bu kez, başkaldıran bölgelerin engeline çatmadan yoluna devam etmiş, Kanoge, Merwa, Gwalior ve Barun’dan geçerek Malabar’a varmıştır. İbni Batuta, bir süre sonra, Malabar eyaletinin merkezi Kalküta’ya girmiş ve bu önemli limanda, denize açılmak için elverişli rüzgârların esmesini tam üç ay süresince beklemiştir. Bu zorunlu bekleme döneminden faydalanarak, şehre sık sık gelen giden Çinliler’in deniz ticaretini incelemiştir. Seyahatnamesinde, üzerinde zencefil ve sebze yetiştirilen birer gerçek yüzen bahçe olan ve “jonk” adı verilen Çinli gemilerinden hayranlıkla söz etmekte ve bir çeşit bağımsız köy gibi olan bu teknelere bazı zengin kişilerin çok sayıda sahip olduklarını bildirmektedir.
                Sonunda elverişli mevsim gelmiş, İbni Batuta, içine servetini ve eşyalarını koyabileceği küçük bir tekne seçmiştir. Bu teknelerden diğer on üçüne Delhi hükümdarının Çin imparatoruna göndermekte olduğu armağanlar yüklenmiştir. Fakat, geceleyin kopan şiddetli bir fırtına, bütün gemileri batırmıştır. İbni Batuta, büyük bir şans eseri olarak, o sırada camide ibadette bulunduğu için karada kalmış, dindarlığı onun hayatını kurtarmıştır. Her şeyini kaybetmiştir. Üzerinde namaz kıldığı bir seccadeden başka şeyi kalmamış ve bu ikinci felaketten sonra, Delhi’deki hükümdarın karşısına çıkmaya artık cesaret edemez olmuştur. Böyle bir durum nedeniyle, bir hükümdarı rahatsız etmenin faydası ve gereği olmayacağını düşünmüştür.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi