Bu Ne Acı Bu Ne Keder

B

     Meral, Sezai ile daha ilk tanışmalarından itibaren, bu tanışmanın kendisine hiç de iyi günler getirmeyeceğini, bir önsezi ile anlamış bulunuyordu. Ne var ki bir şeyi hissetmek başka, hissettiği şeyin ileride alacağı şekli seze seze bu durumdan kendini çekip kurtaramamak başka şeylerdi.
     “Basiretim bağlandı” derler… Oysa bu iş, herhangi bir şeyin vukuu anında irade sahibi olamamanın, işi oluruna ve tesadüflere bırakmanın tabii bir neticesi olsa gerek bizce…
     İşte bugün, sizlere hikâyelerini anlatmak istediğimiz Sezai ve Meral’in durumları da, böyle bir iradesizliğin, çok tabii sonucundan başka bir şey değildir. Meral ve Sezai, ayrı ayrı, bambaşka yaşantılarının içerisinde tamamen ayrı dünyaların kişileridirler.
     Meral, çok fakir bir ailenin, bin bir yokluk ve zaruret içerisinde lise tahsilini tamamlayabilmiş tek kızıdır. Lise tahsilini zekâsı, çalışkanlığı ve temiz karakteri ile zamanında tamamladıktan sonra, yüksek tahsile devam imkânsızlığı ile büyük bir şirketin kadrosunda memure olarak çalışmaya başlamıştı. Nice nice hemcinsini kıskandıracak bir güzelliğe de sahipti.
     Sezai Bey ise, doğuştan beri ömrü varlık içerisinde geçmiş, tahsilini özel kolejlerde ve yüksekokullarda tamamladıktan sonra, Avrupa’da ihtisas yapmış genç bir yüksek mimardı. Çok yakışıklı, konuşkan ve şık giyinen bir genç olmasının yanında tek kusuru, gel geç iştahlı, yani halk deyimi ile ayran gönüllü olmasıydı.
     Bir tesadüf eseri bir araya geldiler, tanıştılar…
     Tabir caiz ise, zamk gibi yapıştı kızcağıza Sezai Bey…
     Meral de, Sezai Bey’den hoşlanmıştı. Fakat işin sonunu düşünerek, önceleri mümkün mertebe lakayt kalmak istedi bu aşka. Hatta çoğu zamanlar, endişelerini Sezai Bey’e açmakta mahzur da görmedi. “Bu iş doğru değil, Sonunu iyi görmüyorum ben bunun. Gel bu sevdadan vazgeçelim. Bana yazık etme, bana kıyma… Yol yakınken dönelim” diye direttiği zamanlar dahi oldu. Olmasına oldu ya, kesin kararı verip, kat’i tavrını takınarak, meseleyi kökünden halledecek teşebbüsü de bir türlü gerçekleştiremedi.
     Sezai Bey ne yaptı ne etti Meral’i kendisine tamamen bağladı sonunda. Birlikte gezdiler, tozdular, eğlendiler. Hoşça vakit geçirdiler aylar boyunca… Meral artık kendisini kapıp koyvermişti tamamen. Kaderin elinde bir oyuncak olduğunu anlayacak hali kalmamıştı. Bu yaşantı, bir müddet daha böylece sürüp gittikten sonra Meral, korkulu bir rüyadan uyanıp acı hakikat ile karşı karşıya geliverdi.
     Bir hafta sürecek bir iş seyahatine çıkacağını söyleyerek randevularını iptal edip gözden kaybolan Sezai Bey’den, üç gün sonra aldığı bir mektup, acı hakikati sert bir şamar halinde Meral’in yüzüne vuruverdi.
     “Nasıl olsa biz ayrı ayrı dünyaların insanlarıyız. Bugüne kadar olan her şeyi unutalım artık. Ben dün nikâhlandım,” diyerek kestirip atıvermişti her şeyi bir çırpıda Sezai…
     Olan zavallı Meral’e olmuştu. Ne yapacağını, ne edeceğini bir türlü kestiremiyordu zavallıcık…
     Şimdi sadece, gözlerinde zaman zaman iki damla gözyaşı beliriyor, dudaklarında ise, hicranla yanan gönülcüğünün ifadesi olan bir şarkının mısraları, melodileri eksik olmuyordu…

Bu ne acı bu ne keder
Sus kalbim sus artık yeter
Bu ayrılık ölümden beter
Sus kalbim sus artık yeter
                Zalimde merhamet olmaz
                Zulmünden kimse kurtulmaz
                Cefa eden sefa bulmaz
                Sus kalbim sus artık yeter

Beste: Necdet Tokatlıoğlu
Güfte: Mehmet Karaca
Makam: Hicaz
Usûl: Sofyan
Form: Şarkı

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz