Tapınaklarıyla Ünlü Kent BAALBEK – LÜBNAN

T

     Saba Melikesi Belkıs, Hz. Süleyman’ı ziyarete, ülkenin harikalarını görmeye geliyordu. Getirdiği armağanları taşıyan askerler ordu kadar kalabalıktı. Altmış beyaz filin taşıdığı kulelerde, altın ve ipekli kumaşlar pırıl pırıl parlıyordu. Bunların ardından bin deve geliyordu. Ağır yükten ayakları bükülen develer, siyah tenli bin askerin yedeğindeydi. Ayrıca, atlarla arabalarla gelen binlerce asker konvoya refakat ediyordu.
     Güneşin ilk ışıkları etrafa yayılırken, Saba Melikesi doğu kapısından şehre girdi. Şehir halkı, hiçbir zaman bu kadar çok fili, atı. Arabayı, deveyi ve onları yeden kara tenli Habeşleri bir arada görmemişti.
     Melike, güzeller güzeliydi. Herşeyden daha güzeldi. Ona bakanların gözlerini güneş gibi kamaştırıyordu.
     Kral Süleyman da pek muhteşemdi. Tacı, tahtı, kaftanının etekleri, kılıcı, kemeri, herşeyi altındandı.
     Karşılama töreni muhteşem oldu ve uzun sürdü. Sonra, iki hükümdar yanyana oturdular. Köleler Belkıs’ın getirdiği armağanları taşımaya başladı; altın eşyalar, baharat, fildişleri ve ayrıca üç bin yüz yirmi kilo saf altın…
     Ertesi gün Süleyman konuğuna, yaptırmakta olduğu mabedi gösterdi. Yeni caddeleri, binaları, on üç senede tamamlanan sarayını da gösterdi.
     Süleyman misafirini, Mello adını verdiği yazlık sarayına götürdü. Yazlık sarayı Baalbek’te idi. İçi dışı eşsiz derecede güzeldi.
     Sarayda akşam sofrası hazırlandı. Altı köşeli salonda renkli mumlar, güzel kokuların karıştırıldığı gaz lambaları yanıyordu. Melike, bu salona adımını atarken birden durdu, geri çekildi. Çünkü salonun döşemesi halı yerine su ile kaplıydı. Bu suda, masanın, mobilyanın, tavanın akislerini görmüştü. Suya değmesin diye eteğini usulca kaldırdı ve adımını içeri attı.
     Oysa yanılmıştı. Zeminde su yoktu. Ayağı su yerine sert bir zemine basmıştı. O zaman Süleyman;
     “Melike Hazretleri,” dedi. “En tedbirli insanlar bile dış görünüşe bakarak aldanabilirler. Bir kristal taşın üzerinde yürüyorsunuz…”
     Hz. Süleyman’la Saba Melikesi Belkıs’ın buluştuğu bu sarayın, bugünkü Baalbek’te olduğu söylenir. Beyrut’un 86 km. doğusunda bulunan Baalbek, bugün nüfusu 35 bine yaklaşan bir şehirdir.
     Yukarıya aldığım anekdot, eski Ramazan gecelerinde meddahların anlattığı, halk tarafından büyük bir ilgi ve dikkatle dinlenen “Hz. Süleyman ve Saba Melikesi Belkıs” adlı hikâyenin küçük bir bölümüdür. Bu hikâyeyi aktarmaktan maksadım, Baalbek’in binlerce yıl nasıl dillere destan bir şehir olduğunu belirtmek içindi.
     Fakat bu şehirde, Hz. Süleyman devrinden kalma en küçük bir iz  ya da yontulmuş bir taş yoktur.
     Hz. Süleyman M.Ö. 10. yüzyılda yaşamıştır. Oysa Baalbek, çok daha önce bölgede hüküm süren Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Baal tanrısına tapanların merkezi ve Bekaa vadisindeki en büyük Fenike şehriydi. Hz. Süleyman Baalbek’te değil, Kudüs’te oturmuş, fakat hükümdarlığı sırasında Baalbek’in de sahip olmuştur.
     Baalbek daha sonra Yunanlıların işgaline uğradıb Yunanlılar buraya Heliopolis (Güneş Şehri) adını verdiler. Yunanlılardan sonra Romalıların eline geçti ve Antonius zamanında çok gelişti.
     Hz. Süleyman bu şehirde Saba Melikesi’ne bir saray armağan etmişti. Fakat Romalı Antonius, Kraliçe Kleopatra’ya bütün şehri armağan etti.
     Sonraki asırlarda Baalbek pek çok el değiştirdi ve savaşlar yüzünden harap oldu. Bizans İmparatoru Teodosius şehri ele geçirdiği zaman Jupiter Tapınağı’nın büyük bir bölümünü yıkarak kilise haline getirdi.
     Baalbek’i yağmalayan ve en çok tahrip edenler Haçlılar oldu. 14. yüzyılda Haçlılar burasını bir kale haline getirmişlerdi.
     Timur, Ortadoğu seferinde bu kaleye hücum etti ve ele geçirdi. Bölge Osmanlı hâkimiyetine geçtiği zaman Baalbek kendi haline terkedilmiş, yarı yarıya toprağa gömülmüş bulunuyordu.
     1899’da Türkler, burada Almanlara kazı yapma izni verdiler. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Lübnan Fransızların eline geçti ve bu defa kazıya onlar devam etti. Fakat bütün kalıntıları meydana çıkaranlar Lübnanlılar oldu.
     Bugün Baalbek’te harabe halinde üç tapınak vardır: Jupiter, Baküs ve Venüs tapınakları.
     En büyüğü Jupiter Tapınağı’dır. 3. yüzyılda yapılan büyük bir giriş kapısına sahiptir. Bu kapıdan girilince önce ön avluya, sonra büyük avluya ulaşılır. Büyük avlunun eni 104,5 metre, uzunluğu ise 117 metredir. Avludan sonra geniş bir kapıdan girilen tapınağın 84 granit sütunu vardı. Bugün bunların yalnız 6’sı ayaktadır. Diğerleri kırıktır veya başka yerlere götürülüp kullanılmıştır.
     Baküs tapınağı daha iyi korunmuş durumdadır. Bu tapınağın her biri 18 metre yüksekliğinde olan 46 sütunu hâlâ ayaktadır. Giriş kapısının yüksekliği 12 metre, genişliği ise 7 metredir.
     Venüs tapınağı da onarılmış durumdadır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz