Adriyan’ın Şehri – EDİRNE
Adriyan’ın Şehri – EDİRNE

Adriyan’ın Şehri – EDİRNE

     Milattan 700 yıl önce, Türklerden Trak Han, Çanakkale’den Rumeli’ye geçerek Trakya’yı istila etmişti. İşte bu Türk istilası sırasında “Uskidamak” şehri, yani bugünkü Edirne’nin ilk temelleri atılmış ve şehir yüzyıllarca bu ad ile anılmıştır. Bir süre “Orostiyas” adını da alan Edirne, Romalıların istilaları sırasında tüm Trakya Roma imparatorlarından (Adriyan) tarafından genişletilip güzelleştirildiğinden “Adriyan’ın şehri” anlamına gelen “Adriyanopolis” adıyla da anılmıştır.
     İki önemli kıtanın birleştiği yerde bulunan Trakya, pek çok olaya sahne olduğundan, Trakyalıların sakin bir hayat sürmeleri az rastlanan bir durumdu. Milattan sonraki değişik dönemlerde sürekli huzursuzluk yaşayan Trakyalılar, özellikle Bulgarların ve Bulgarlarla Slavların ortak saldırılarına uğramış, bu saldırılar sırasında bayındır Edirne şehri tahrip ve yağma edilmiş ve bu bölge Kostantaniye’ye kadar kan ve ateşe boğulmuştur. Trakya ve Edirne’yi fetheden Osmanlılar, Trakya’ya yüzyıllardan beri gereksinim duyduğu rahatlık ve huzuru getirmiştir.
     1365 yılında 1. Murat devlet merkezini buraya taşımıştır. 1402 yılında Ankara bozgunundan ve devletin dağılmasından sonra kenti ele geçiren Musa Çelebi, Edirne’de ilk kez para bastırarak “para bastıran ilk padişah” unvanını almıştır. 1422 yılına kadar süren karışıklık döneminden sonra Edirne’ye giren 2. Murat, kentin onarımı ile uğraşarak hızla gelişmesini sağlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman, batıya yaptığı seferlerde Edirne’de konaklamış, kentin suyollarını yaptırmıştır. Yerine geçen 2. Selim de, Selimiye Camii’ni Mimar Sinan’a yaptırarak bu ilimize tarihî bir yapı kazandırmıştır.
     Edirne 19. ve 20. yüzyıllarda 4 kez işgale uğramıştır. Önce Rusların, sonra Bulgarların ve en son Yunanların eline geçen kent, İstiklal Savaşı ve Büyük Taarruz seferleriyle rahatlamıştır. Mudanya Mütarekesi ve Londra Konferansı kararları uyarınca, Karaağaç ve İstasyon’un 15 Eylül 1923’te boşaltılmasından sonra, Edirne bugünkü sınırlarına kavuşmuştur.
     EDİRNE’NİN İNCİLERİ
     Selimiye Cami, Mimar Sinan’ın 80 yaşında yarattığı ve “Ustalık Eserim” dediği anıtsal yapı, Osmanlı-Türk sanatının ve dünya mimarlık tarihinin baş eserlerindendir. Edirne’nin ve Osmanlı İmparatorluğu’nun simgesi olan cami, kentin merkezinde yer almaktadır. Çok uzaklardan bile dört minaresi göze çarpan yapı, kurulduğu yerin seçimi dolayısıyla, Mimar Sinan’ın aynı zamanda usta bir şehir planlama uzmanı olduğunu da göstermektedir. Kesme taştan yapılan cami, 2475 metrekarelik bir alanı kaplar. Mimarlık tarihinde en geniş mekâna kurulmuş yapı olarak nitelenen Selimiye Cami’sinin kubbesi, Ayasofya’nın kubbesinden daha büyüktür. Cami, mimari özelliklerinin erişilmezliği yanında taş, mermer, çini, ahşap, sedef gibi süsleme özellikleriyle de son derece önemlidir. Mihrap ve minberi mermer işçiliğinin başyapıtlarındandır. Yapının çini süslemelerinin, Osmanlı ve dünya sanatında ayrı bir yeri vardır. 16. yüzyıl çiniciliğinin en güzel örnekleri olan bu çiniler, “sır altı” tekniğinde olup, İznik’te yapılmıştır. Bir külliye olarak inşa edilen yapının, geniş dış avlusunda Darüssıbyan, Darülkur’a ve Darülhadis yapıları bulunmaktadır.
     Üç Şerefeli Cami, 1443-1447 yılları arasında, 2. Murat tarafından yaptırılmıştır. Cami, Osmanlı sanatında, erken ve klasik dönemler üslubu arasında yer alır. Burada, ilk kez uygulanan bir planla karşılaşılmaktadır. 24 metre çapındaki büyük merkezî kubbe, ikisi paye, dördü duvar payesi olmak üzere altı dayanağa oturur. Yanlarda daha küçük ikişer kubbe ile örtülü kare bölümler vardır. Yapı, bir yenilik olarak enine dikdörtgen planlıdır. Bu planı Mimar Sinan, İstanbul camilerinde daha gelişmiş biçimi ile uygulamıştır. Ayrıca Osmanlı mimarisinde revaklı avlu ilk kez bu camide kullanılmıştır. Avlunun dört köşesine minareler yerleştirilmiştir. Üç şerefeli Cami bu özellikleriyle sonraki camilere öncü olan anıtsal bir yapıdır. Caminin süslemeleri de ilginçtir. Revak kubbelerindeki özgün kalem işleri, Osmanlı camilerindeki en eski örneklerdendir.
     Tunca Nehri kıyısında yer alan 2. Beyazıt Cami ve Külliyesi, cami, imaret, darüşşifa (şifahane-hastane), mutfak, tabhane, mumhane gibi bölümlerden oluşmaktadır. 2. Beyazıt tarafından 1484-1488 tarihleri arasında Mimar Hayrettin’e yaptırılmıştır. Külliye içinde yer alan bu bölümlerle İslam dünyasının en büyük dinî hayır kuruluşlarından biridir. Darüşşifada özellikle akıl hastaları müzik ve su sesi ile iyileştirilirdi. Hastalara çeşitli av hayvanlarının etlerinden oluşan yemekler verilirdi. Külliye hastanesi, tabhanesi ve imaret aşhanesiyle günümüz anlayışına uygun bir sağlık ve sosyal yardım kurumudur.
     Eski Cami, Osmanlılardan günümüze dek gelen ilk anıtsal yapıdır. Cami inşaatına 1403 yılında Emir Sultan Çelebi tarafından başlanmış, Çelebi Sultan Mehmet devrinde 1414 yılında tamamlanmıştır. Mimarı Konyalı Hacı Alâeddin, ustası da Ömer İbn İbrahim’dir. Cami dört paye (ayak) ve dört duvar üzerine oturan her biri 13 metre çapında 9 kubbeli, kare şeklinde bir yapıdır. Çok kubbeli camiler grubuna girer. Üçerli sıralanan kubbelerin orta sırası yanındakilerden daha yüksektir. Orta kubbede bir ışık feneri vardır. Asıl bina kesme taştan, son cemaat yeri ise kesme taş ve tuğladan yapılmıştır. Bu camiye 1. Mehmet’in emriyle Süleymaniye adı verilmiş olmasına rağmen sonraları “Ulu Cami” unvanı uygun görülmüştür. Üç şerefeli Cami’nin yapılmasından sonra “Cami-i Atik” yani Eski Cami adını almıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir