Üretilemeyen Ütopyalar

Ü

       Sonbahar, yanık yaprak kokuları ve grimsi bulutlarla dolu gökyüzüyle geldi. İlk serinlikler, fırlama bir yazın körebe oyunlarına son verirken, yaşanmış ve tadı uçmak üzere olan anılar, soğuk ve uzun kış gecelerine taşıyor. Sokaklardaki telaş ve kalabalık, biten bir şeylerin habercisi sanki… Şimdi hayaller bir süre nadasa bırakılacak, sırt çantaları dolapların en üst gözlerindeki yorganların yerini alacak. Ta ki, ilkbaharın ilk göçmen kuşlarının çığlıklarıyla, yeni keşiflerin tatlı huzursuzlukları ya da heyecanı tohumlanıncaya kadar…
       Ancak, serpilen her tohumun filizlenmesi gibi, ne yazık ki her insan da hayaller, ütopyalar üretemiyor. Çünkü bu beyinsel faaliyet, özel bir bilgi birikimi, özel bir yorgunluk, belki uzun süren gecesiz günler gerektiriyor. Kısacası, hayatı saydam bir tabaka gibi, arkası görünün bir kâğıt parçası gibi, yaşayanların kolaycılığına denk düşmüyor. Oysa daha farklı ve daha mükemmel bir dünyanın özlemi, tarihin her döneminde gelişmenin ve ilerlemenin önemli bir dinamiğini oluşturmuştu.
       Her keresinde, gerçek yaşamın soğukluğu karşısında duyulan korkuların sığındığı bir liman oldu ütopya… Romantiklerin, hayalperestlerin, macera tutkunlarının ve idealistlerin demir attığı bir liman… Bilinçaltındaki mükemmel bir cennet, sanki sıkı bir adım atıldığında ulaşılacak bir liman…
       Evrimin hangi döneminde, insanoğlunun primat atalarından farklılaştığını, aklını ve onun ürünlerini kullanmaya başladığını, bilim, günümüzde antropolojik çalışmalar sayesinde büyük ölçüde çözümlemiş durumda. Ancak, bizi onlardan bir adım ileri götüren, sadece iki ayağımız üzerinde dikilmemiz, ellerimizi özgür kılmamız ve bazı aletleri kullanmaya başlamamız mı? Yoksa hayaller kurma, geleceğe yansıtmalar çıkartma, yeni ütopyalar oluşturma güzelliğimiz mi? Bu özelliğimiz, bu turnusol kâğıdımız, dün Yunanlı filozofların agorada toplanıp öğrencilerine “kayıp kıta“ nutukları attıklarında ne kadar geçerliyse, günümüzde de o kadar geçerli.
       Gazeteci Ertuğrul Özkök, eskiden yayımlanan bir yazısında “ustasız olmanın acısı”na ve “usta loncası sınırlı” bir kuşağın kuruluğuna dikkati çekmişti. Oysa, günümüzde insanoğlu kendi loncasının basamaklarına tırmanarak, kendi seçimi ustalardan devşirerek değil, küreselleşmiş edinimler arasında geziniyor. Kültür bahçesinin meyveleri ne kadar hormonlaşırsa, bireysel ütopyaların sayısı da bir o kadar azalıyor. Usta loncasından yoksun bir hayat merdiveninde ilerleyen kuşak ne kadar “yitik” ise, kendi hayallerini bile düşleyemeyen kuşak da bir o kadar “renksiz”… Her ne kadar sağlıklı beslenmiş, uzun boylu, sırım gibi tosuncuk gençler olsalar da…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz