Güzeller Güzeli – İSTANBUL

G

     Bugünkü İstanbul şehrinin çekirdeğinin, yani Haliç’in güneyinde kalan parçanın ilk sakinleri Traklarla Fenikeliler Kadıköy’e yerleşmişlerdi. Bilindiği gibi Traklar Hint-Avrupa, Fenikeliler de Sami ırkındandır. Yunanlılara göre, Yunanistan’ın Megara şehrindeki Byzas’ın yönetimindeki bir Yunan kafilesi, milattan önce 658’de, bugünkü Sarayburnu’na gelip yerleştiler. Bundan sonraki yüzyıllarda şehir yavaş yavaş ikinci derecede bir liman ve ticaret şehri olmaya yüz tuttu. Roma egemenliği altında iç bağımsızlığını koruyan bu ticaret şehri, ancak milattan sonra 2. yüzyılda bir Roma sitesi oldu. İmparator Konstantin 325’de yeni ve büyük bir şehir yapımına girişti. 11 Mayıs 330’da bu şehir, kesin olarak Roma’nın yerine Dünya İmparatorluğu’nun başkenti oldu.
     Konstantin devrinde şehrin nüfusu 200 bini geçse de, birkaç milyonluk Roma nüfusuna ve büyüklüğüne erişmekten uzaktı. 395’te imparatorluk ikiye ayrılınca, İstanbul Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti oldu. Konstantin devrinde, yani 6. yüzyılda nüfusu milyonu buldu ve dünyanın en büyük şehri haline geldi. Ancak Latin işgali ile birlikte bu büyük nüfus dağıldı. İslam dininin ortaya çıkmasından sonra Arapların başlıca hedeflerinden biri de İstanbul oldu. 668-669 kuşatması, İslam komutanlarının önderliği altında yapıldı. 665 yılında Bizans donanmasını yok eden İslam donanması, bu kuşatmaya açık bir kapı hazırlamıştı. Bu kuşatmadan bir sonuç çıkmayınca Halife Muaviye, 673-674’te şehri bir kere daha karadan kuşattırdı. Araplar, Kapıdağı Yarımadası’nda üslenerek tam yedi yıl, sefer mevsiminde İstanbul önlerinde göründüler, fakat bileşimi yalnız Bizanslılar tarafından bilinen “Rum Ateşi” yüzünden bir sonuç çıkmadı.
     713-714’te Prens Mesleme, İstanbul’u tekrar kuşattı. Bu kuşatma, Bizans’ı yıkılma tehlikesiyle yüz yüze getirdi. Fakat İmparator Leon’un enerjisi durumu kurtardı. 781’de gelecekteki Halife Harun Reşit de şehri kuşattı; fakat yıllık vergi karşılığında geri çekildi. Bundan sonra İstanbul için en büyük tehlikeyi Bulgar Türkleri oluşturdu. 813’te Kurum Han, Bizans ordusunu Edirne meydan savaşında yok ettikten sonra, şehri kuşattı. Kat kat surlarının büyüklüğü ve dayanıklılığı Bizans’ı bir kez daha kurtardı. 1090’da başka bir Türk topluluğu, Peçenekler, Çekmece’ye kadar geldiler. Malazgirt’ten birkaç yıl sonra Selçuklu Türkleri Üsküdar’a kadar geldiler ve İznik’i Türkiye’nin başkenti yaptılar; fakat Avrupa’ya geçemediler. Birinci Haçlı Seferi Bizans’ı Selçuk Türkleri’nden kurtardı ve Bizans’ın Türkler tarafından fethini 3,5 asır geriye attı. 16 Nisan 1204’te, Bizans’ı Türklerin elinden kurtarmak emeliyle hazırlanan 4. Haçlı Seferi, hedefinden saparak özellikle Bizans’a yöneldi. Şehrin heybeti ve zenginliği karşısında gözleri kamaşan fakir Avrupalılar, İstanbul’u şiddetli bir savaştan sonra aldılar. Milyonluk şehir en müthiş yağma, cinayet ve saldırılarla karşılaştı ve zenginliğinin büyük kısmını kaybetti. On binlerce el yazması yakıldı. Kiliseler son şamdanlarına kadar yağmalandı. On binlerce İstanbullu kılıçtan geçirildi. Bütün bu hareketlere yalnız savaşçılar değil, Latin rahipleri de katıldı. İznik’e sığınan Bizans İmparatoru, başkentini Latinlerin elinden kurtarmak için amansız bir mücadeleye girişti. Latinler, İstanbul’da bir imparatorluk kurdular ve tahtı bir Fransız Hanedanı’na verdiler. Sonunda 1261’de Paleologoslar’ın idaresindeki Bizanslılar İstanbul’dan Latinleri kovdular. İmparatorluğun başkenti İznik’ten tekrar İstanbul’a nakledildi.
     Bundan sonra Bizans, Osmanlı Türkleri ile karşı karşıya kaldı. Orhan Gazi’nin torunu Yıldırım Bayezid, şehri kuşattı fakat ağır vergi karşılığında kuşatmayı kaldırdı. Yıldırım’ın İstanbul’u almak azmi ve kararı kesindi. Ancak Timur olayı bu fethi yarım yüzyıl geriye bıraktı. 1396’da Türkleri Avrupa’dan sürmek ve Bizans’ı kurtarmak için gelen bütün Avrupa devletlerinin kuvvetlerinden meydana gelmiş büyük Haçlı ordusunu yok eden Yıldırım, Anadolu Hisarı’nı yaptırdı ve 1397’de şehri tekrar kuşattı. Fakat kuşatma savaşına girmedi; büyük Türk birliklerini şehre bağlamak istemedi. Uzun süren bir abluka ile Bursa gibi İstanbul’un da boyun eğip teslim olacağını düşündü. Bizans bu durumdayken Timur, 1402’de Yıldırım’ı yendi. Yıldırım’ın oğlu Musa Çelebi, 1411’de İstanbul’u kuşattıysa da alamadı. Yıldırım’ın torunu II. Murat’ın uzun süren ve şiddetli savaşlara sahne olan kuşatması, artık şehrin son günlerini yaşadığını gösterdi. Anadolu’da bir ayaklanma olması, Bizans’ı bu defa da kurtardı. Fakat II. Murat’ın oğlu II. Mehmet, şehri almayı hemen hemen bir sabit fikir haline getirmişti. 29 Mayıs 1453’te İstanbul’u alarak Ortaçağ’a son verdi.
     İstanbul’un Büyüleyici Yüzü
     İstanbul’u, “Orada, Tanrı ve insan, doğa ve sanat hep birlikte, yeryüzünde öylesine mükemmel bir yer yarattılar ki, görülmeye değer!” Bir koluyla Asya’ya, diğeriyle Avrupa’ya uzanarak iki kıtayı da kucaklayan kenti Lamartine böyle tanımlayacaktı…
     Başkentler başkenti olarak bilinen, önce Roma, ardından Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu ve kıtalara hükmederek büyük barış coğrafyaları yaratmış, Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapan İstanbul, geçmişin ihtişamını gururla korurken modern bir geleceğe doğru ilerlemektedir. İstanbul’daki çeşitlilik ziyaretçileri gerçekten büyülemektedir. Müzeleri, kiliseleri, sarayları, camileri, Pazar yerleri ve doğal güzellikleri bitmez tükenmez nüanslar sunmaktadır. Boğazın kıyısında şöyle bir arkanıza yaslandığınızda, grupta kızaran renklerin karşı sahildeki evlerin pencerelerine yansımasını seyrederek, yüzyıllar öncesinde, insanların bu olağanüstü yeri neden seçtiklerini birden anlar ve İstanbul’un “dünyanın merkezindeki” şehir olduğunu hissedersiniz.
     Şehrin en güzel anıtları, Haliç, Marmara Denizi, Surlar arasında kalan yarımadada yer alır. Kentin tepelerinden yükselen 500’ü aşkın caminin silueti baş döndürücü bir atmosfer yaratır. İnsan kendini geçmiş zamanla bugün arasında bir rüyada gibi hisseder! Altı minaresiyle İstanbul’un sembolü haline gelen, dekorasyonunda kullanılan mavi çiniler nedeni ile “Mavi Cami” diye anılan Sultanahmet Camii, İmparator Justinien zamanında kilise olarak inşa edilmiş, içindeki Hz. İsa’yı, Hz. Meryem’i ve imparatorları tasvir eden nefis mozaik panolarıyla ünlü Ayasofya Müzesi, Osmanlı mimarisinin zirvesi Süleymaniye Camii, Marmara’ya ve Boğaz’a hâkim bir tepe üzerinde, 400 yıl boyunca Osmanlı sultanlarına konutluk ve siyasi merkezlik etmiş olan Topkapı Sarayı ile İstanbul ne muhteşemdir! Topkapı’da Çin porselenleri koleksiyonunu, altın işlemeli ve değerli taşlarla süslü tahtları, sultan kostümlerini, masallardakileri andıran mücevherleri, nadir el yazması kitapları, yüzyıllarca merak uyandırmış olan harem salonlarını görebilirsiniz.
     Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasında araba yarışlarının yapıldığı Bizans devrinin ünlü Hipodromu ve bu hipodromun orta yerinde, bu dönemden kalma üç dikilitaş bulunur. Yerebatan Sarayı, Bizans döneminde yapılmış en önemli su sarnıçlarından biridir. En güzel Bizans devri eserlerinden biri sayılan Kariye Müzesi, mozaik ve fresklerle süslü orijinal dekorunu muhafaza etmektedir. İstanbul’da görmeden edemeyeceğiniz bir başka mekân da Eyüp Camiidir. Burası, Eyüp Sultan’ı ziyaret edip manevi haz arayanlara güvercin sesleriyle her an cıvıl cıvıl bir ortam sunar.
     İstanbul, tarihsel yapıların yeniyle buluştuğu, yenilendiği bir şehirdir aynı zamanda. Kapalıçarşı, labirentvari yapısıyla geçmişin hülyalı günlerinin izlerini taşımakta ısrar ederken, bir yandan da modern dünyanın yepyeni ürünlerini serer önünüze; büyüleyici mücevherler, bakır eşyalar, halılar, çeşit çeşit deri ve süet giyim. Boğaz’da bir vapur gezisi, unutulmaz anılarınız arasına girecektir. Boğaz’ın iki yakasında sıralanan her birinden ayrı bir sevda masalının sulara yansıdığı asude ve emsalsiz yalılar, 20. yüzyılda yapılan lüks villalar, Dolmabahçe, Göksu ve Beylerbeyi Sarayları, Rumeli ve Anadolu Hisarları, balıkçı köylerinden kalma izler, lokantalar, çay bahçeleri, parklar, gece kulüpleri sizi büyüleyebilir. Aynı günde Karadeniz’in vahşi sahillerinde denize girip ardından Marmara’nın sakin kıyılarında bir çay bahçesinde bir fincan kahvenizi yudumlarken belki de tarihe geçecek anılarınızı kaleme alabilirsiniz. Eşsiz tarih ve kültürel geçmişi ve sayısız cazibesine ilave olarak modern oteller, istisnai lokantalar, gece kulüpleri, kabareler, tarihi çarşılar ve dükkânlar İstanbul’u konferans ve kongreler için dört dörtlük bir mekân yapmaktadır.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz