Ve Yirmi Birinci Gece Gelince
Ve Yirmi Birinci Gece Gelince

Ve Yirmi Birinci Gece Gelince

     Şehrazat yeniden söze başlamış:

     İşittim ki, ey bahtıgüzel şahım, ifrit sözlerini, “Zaten şenliğin başlaması için kamburun hamamdan çıkmasını bekliyorlardı,” diyerek sonuçlandırınca; ecinniye, “Evet, arkadaş! Ama senin, Sitt-Ül Hüsn’ün bu delikanlıdan daha güzel olduğunda ısrar ederek çok yanıldığını düşünüyorum. Bu, hiç de mümkün değil; çünkü, ben, Hasan’ın zamanın en güzel varlığı olduğunda ısrar ediyorum!’ demiş.
     İfrit buna karşılık, “Vallahi! Hemşire, genç kızın delikanlıdan daha güzel olduğuna seni temin ederim! Zaten benimle gelip onu bir kez görmen, inanman için yeterlidir! Bu kadar kolay! Bu fırsatı kullanarak alçak kamburun, bu kadar harika bir yaratığı kirletmesini de engellememiz gerek! Bu iki genç varlık birbirlerine layıktır ve birbirlerine öylesine benziyorlar ki, iki kardeş denebilir bunlara ya da iki yeğen… Kambur, Sitt-ül Hüsn’le çiftleşirse ne kadar yazık olur!” demiş.
     Bunun üzerine ecinniye, “Hakkın var, kardeşim. Evet, uyuyan genci kollarımızda taşıyarak onu, sözünü ettiğin genç kızın yanına getirelim! Böylece, güzel bir şey yapmış ve de ikisinden hangisinin daha güzel olduğunu anlamış oluruz!” diye yanıt vermiş. İfrit de, “İşittim ve itaat ettim! Çünkü sözlerin doğru düşünce ve dürüstlük ürünü! Haydi öyleyse!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine ifrit, genç adamı omzuna almış, arkasında kendisine daha çabuk gitmek için yardım eden ifrite ile uçmaya başlamış ve ikisi birden böylesine bir yükle sonunda tüm hızla Kahire’ye ulaşmışlar. Orada, güzel Hasan’ı indirip daima uyur durumda, halkla dolu saray avlusunun yöresinde bir sıra üzerine yerleştirmişler ve onu uyandırmışlar.
     Hasan uyanmış ve kendisini Basra’da türbede, babasının mezarı üzerinde uzanmış bulmamaktan dolayı büyük bir şaşkınlığa düşmüş. Sağına bakmış, soluna bakmış. Burası bildiği kent değil; Basra’dan tüm olarak değişik bir kentmiş. O kadar şaşırmış ki, haykırmak için ağzını açmış; fakat hemen önünde ona haykırmaması için gözüyle işaret eden uzun boylu ve sakallı bir adam görmüş. Ve Hasan kendini tutmuş. Aslında ecinni olan bu adam, ona yanmış bir mum vermiş; ellerinde yanan mumlarla ilerleyen düğün kalabalığına katılmasını sağlamış ve ona, “Bil ki, ben bir ecinniyim, ama iman sahibi bir ecinni! Seni buraya uyuduğun sırada ben taşıdım. Bu kent, Kahire’dir. Seni buraya, iyiliğini istediğim için taşıdım ve de karşılıksız bir yardımda bulunmak için… Sadece Allah aşkına ve de güzellik adına! Şimdi şu yanmış mumu elimden al, bu kalabalığa katıl ve onlarla birlikte şu gördüğün hamama git! Orada, hamamdan çıkan, saraya götürülecek bir kambur göreceksin; sen de onları izle! Daha iyisi yeni damat kamburun yamnda yürü! Ve onunla birlikte saraya gir! Büyük toplantı salonuna ulaşınca, sanki haneden birisi gibi, yeni damat kamburun yamnda dur! Ve orada karşına çıktığını gördüğün herhangi bir çalgıcı, bir rakkase veya bir şarkıcı kadın görürsen, hemen elini cebine daldır ve benim marifetimle orada hiç eksilmeyecek altınları avuçlayarak hiç tereddüt etmeden başlarına öylece saçıver! Ve sakın altının biteceğinden korkma: Bunu ben halledeceğim! Sana her yaklaşana avuç dolusu altın saçacaksın! Ve kendinden emin bir tavır takınacaksın! Ve de hiçbir şeyden korkma! Seni bu kadar güzel yaratmış olan Tanrı’ya ve de seni seven bana güven! Zaten, bütün bunlar Yüce Tanrı’nın arzu ve iradesiyle olmuştur!” demiş. Bu sözleri söyledikten sonra, ecinni gözden kaybolmuş.
     Bunun üzerine Basralı Hasan Bedreddin, ifritin sözlerini düşünerek kendi kendine, “Bütün bunların anlamı ne acaba? Ve bu şaşırtıcı ifrit, bana ne gibi bir hizmette bulunduğunu söylemek istedi?” diye mırıldanmış. Ama, kendi kendine soru sormak üzere uzun boylu düşünmeden yürümüş; sönen mumunu bir başka çağrılının mumundan yeniden yakmış ve hamamda yıkanmayı sona erdiren kamburun tam yepyeni giysiler içinde ve at üstünde yola çıkacağı anda, hamama ulaşmış.
     Bunun üzerine Basralı Hasan Bedreddin, kalabalığa karışmış ve güzel bir manevrayla, düğün alayının başına, kamburun yanma ulaşmış, İşte bu durumda, Hasan’m tüm güzelliği, harika parıltısı içinde belirmiş. Zaten Hasan, Basra’dan en göz kamaştıran giysilerine bürünerek çıkmışmış; başında, başlık olarak, çevresine altın ve gümüş işlemeli ve Basra tarzında görkemli bir ipek sarık sarılmış olan bir fes, sırtında da sırma tellerle yer yer işlenmiş bir harmaniye varmış. Ve bütün bunlar onun gururlu havasına ve güzelliğine katkıda bulunuyormuş.
     Düğün alayının yürüyüşü sırasında, çalgıcıların grubundan ayrılıp herhangi bir rakkase veya şarkıcı, Hasan’ın karşısına gelip kendisine yaklaştıkça, Hasan hemen cebindeki keseye davranıyor ve oradan bolca altın çıkararak, bu altını avuç avuç yöresindekilere saçıyor; aynı şekilde kendisine yaklaşan genç şarkıcının ya da genç rakkasenin zilli tefine altın dolduruyor; bunu yaparken de görülmedik bir zarafetle davranıyormuş. Böylece orada bulunan bütün kadınlar ve de bütün kalabalık, büyük bir hayranlığa kapılmışlar; ve de onun güzelliği ve sihrinden etkilenmişler,
     Alay sonunda saraya ulaşmış. Orada, mabeyinciler kalabalığı dağıtmışlar ve sadece kamburu izleyen çalgıcılar ile rakkase ve şarkıcıları içeri almışlar. Başka hiç kimse içeri girememiş. Bunu gören şarkıcı ve rakkaseler, ağızbirliğiyle, mabeyincilere sokulup onlara, “Vallahi! Halkı, gelinin giyimine yardım etmek üzere görevli olan bizlerle birlikte hareme girmelerini engellemekte çok haklısınız! Ama, bize o kadar iyiliği dokunan şu genç adamı bizimle içeri girmekken engellerseniz, biz de kesinlikle içeri girmeyiz. Ve de dostumuz olan bu genç adam yanımızda bulunmadıkça, geline şenlik düzmeyi de reddederiz!” demişler.
     Ve zorlayarak, kadınlar, genç Hasan’a dört elle sarılmışlar ve onu da birlikte büyük toplantı salonunun ortasındaki hareme götürmüşler, Hasan, olan biteni önleyemeyen ve de bundan dolayı nefretle dolu olan kamburla birlikte harem çevresindeki tek erkekmiş.
     Toplantı salonunda, emirlerin vezirlerin ve saray mabeyincilerinin tüm soylu erkekleri toplanmış imiş. Tüm kadınlar iki sıra halinde dizilmiş ve her biri elinde büyük birer mum tutuyormuş; her birinin yüzü de, iki erkeğin varlığından ötürü, beyaz ipek bürümcüklerle örtülüymüş; Hasan ve yeni evli kambur, düğüne katılmak için, salondan gerdek odasına kadar iki dizi halinde sıralanmış kadınların önünden geçmişler ve yüksek bir peykeye oturmuşlar.
     Hasan Bedreddin’i, güzelliği, büyüleyici etkisi ve ayın hilal halindeki görünümünü andıran ışıltılı yüzüyle gören kadınlar, heyecandan nefes alamaz olmuş, akıllarının başlarından uçtuğunu hissetmişler. Ve her biri bu harika gencin boynuna sarılmak ve kucağına atılarak orada bir yıl, bir ay veya hiç değilse bir saat ya da sadece bir kez onun dolduruşuna uğrayacak ve onu içinde duymaya yetecek kadar bir zaman oturmak için yanıp tutuşmuşlar.
     Öyle bir an gelmiş ki, tüm bu kadınlar, hep birden, artık daha fazla dayanamayıp bürümcüklerini kaldırarak yüzlerini açmışlar; kamburun varlığını unutarak sınırlamadan kendilerini ortaya koymuşlar ve hepsi birden güzelliğini daha yakından izlemek ya da onu ne çok arzuladıklarını belli etmek üzere, bir iki aşk sözü fısıldamak, hiç değilse gözleriyle bir işaret yapmak için, Hasan Bedreddin’in yanına yaklaşmaya başlamışlar. Zaten, rakkase ve hanendeler, Hasan’ın cömertliğini anlatarak onu daha da değerlendiriyorlar ve bu kadınları ona karşı daha iyi hizmet görmeye teşvik ediyorlarmış.
     Kadınlar kendi aralarında, “Allah! Allah! İşte bir genç ki, doğrusu, Sitt-ül Hüsn ile yatmaya gerçekten layık! Adeta birbirleri için yaratılmışlar! Allah şu kamburun belasını versin!” diyorlarmış.
     Salonda, kadınlar, Hasan’ı över, kambura da lanetler yağdırırken birden çalgıcılar mızrap vurup zil çalarak, yeni gelin Sitt-ül Hüsn’ün, gerdek kapısı açılarak, haremağaları ve maiyetindekilerle çevrili, kabul salonuna girişini muştulamışlar. Vezir Şemseddin’in kızı Sitt-ül Hüsn, kadınların arasına katılmış; tıpkı bir huri gibi parlıyor; yanındaki diğer kadınlar da onun yanında, bir buluttan çıkan ayı çevreleyen yıldızlar gibi, ona bir tören alayı oluşturuyorlarmış. Amberler, miskler ve gülyağları sürünmüş; taradığı saçları, başını örten ipek bürümcük altından parlıyor; omuzları, onları kaplayan gösterişli giysiler altında harika desenler çiziyormuş; gerçekte, kenarları kızıl altınla işlenmiş al giysisinin üzerine hayvan ve kuş figürleri işlenmiş; ama bunlar sadece dış giysilerin üzerinde görülenlermiş; bunların altındaki iç giysilere gelince, onların ne olduklarını ve ne denli değerli bulunduklarını ancak Allah bilirmiş. Boynundaki gerdanlık, kim bilir kaç bin dinar değerindeymiş! Onu oluşturan her bir değerli taş, öylesine nadirmiş ki, hiç kimse, bir şah bile olsa, benzerini görmemiş imiş. Tek sözcükle, yeni gelin Sitt-ül Hüsn, öyle güzelmiş ki, ancak on dördüncü gecesinde dolunay bu kadar güzel olabilirmiş!
     Basralı Hasan Bedreddin’e gelince, yerinde kıpırdamadan oturuyor ve tüm kadınların hayranlığını çekip duruyormuş. Sonunda yeni gelin onun bulunduğu yana doğru gelmeye başlamış. Bedenini sağa, sola kıvırarak, son derece zarif hareketlerle sedire yaklaşmış. Bunu gören kambur seyis, ayağa kalkarak onu kucaklamaya yeltenmiş. Fakat kız onu nefretle itmiş; kıvrak bir hareketle dönerek güzel Hasan’ın önünde durmuş. Onun kendi yeğeni olduğunu bilmediği gibi, oğlan da hiçbir şey bilmiyormuş!
     Bu sahneyi gören, oradaki bütün kadınlar gülmeye başlamışlar; özellikle genç gelin yakışıklı Hasan’ın önünde durup ve onun uğruna bir an içi tutuşarak, ellerini göğe kaldırıp, “Allaîvümme! Ne olur bu güzel genç benim kocam olsa! Beni bu kambur seyisten kurtar Allahım!” diye haykırınca…
     Bunu duyan Hasan Bedreddin, ecinninin ikazına uyarak etini cebine daldırıp oradan birçok altın çıkarıp avuç avuç Sitt-ül Hüsn’ü izleyenlere ve çalgıcı ve şarkıcılara saçmış. Onlar da, “İnşallah, geline sen sahip olursun!” diye haykırmışlar. Ve Bedreddin bu temenniye ve iltifatlara kibarca gülmüş.
     Kambura gelince, bütün bunlar olup biterken, kötülemelerden yılmış; bir kenarda tek başına maymun gibi oturup kalmış ve rastlantı kabilinden onun yanına kim yaklaşmışsa ya da yanından kim geçmişse, onunla alay etmek için mumlarını söndürmüşler ve böylece orada sıkıntıdan patlayarak ve kaygıdan kahrolarak kalakalmış. Ve tüm kadınlar ona bakarak alay etmişler ve pis şakalar yapmışlar.
     Biri, “Maymun! Kendi kendini tatmin et! Havayla çiftleş!” derken; bir diğeri, “Bak sen! Sen ancak bu yakışıklı delikanlının zebbi kadar boylusun! İki kamburun da onun yumurtaları kadar var ancak!” diyor; bir üçüncüsü de, “Bu delikanlı zebbiyle sana bir vurursa, uçar, ahırda kıçüstü düşersin!” diyormuş. Herkes de gülüp duruyormuş.
     Yeni geline gelince, her seferinde yeni giysilerle tüm kadınlar da kendisini izlediği halde, salonda yedi kez tur atmış ve her seferinde de Basralı Hasan Bedreddin’in önünde durmuş. Ve her bir giysisi bir önce giydiğinden daha güzelmiş ve takındığı her süs, bir öncekinden daha değerliymiş. Ve yeni gelin ağır ağır ve adım adım yürürken, çalgıcılar coşkuyla aletlerini çalıyor ve şarkıcılar en ciddi itici, en tahrik edici aşk şarkıları söylüyorlarmış; rakkaseler de zilli teflerinin refakatinde, kuşlar gibi raks ediyorlarmış! Ve her seferinde, Hasan Bedreddin El-Basravi, salonun her yanına avuç avuç altın saçmaktan geri kalmıyormuş ve tüm kadınlar, delikanlının eline dokunan bir şeylere sahip olmak için çabalayıp duruyorlarmış. Hatta bazılan, genel neşeden ve heyecandan; çalgı sesinden ve şarkıların verdiği baş dönmesinden yararlanarak, yerde birbirinin üstüne uzanmış, oturmuş gülümseyen Hasan’a bakarak çiftleşme taklidi yapıyorlarmış. Ve kambur bütün bunlara üzülerek bakıyormuş. Ve kadınların birisinin Hasan’a dönerek, elini alt yanına doğru uzatıp işaretle fercini göstererek; bir diğerinin orta parmağını sallayarak ve gözünü kırparak onu çiftleşmeye davet ettiğini ya da bir diğerinin, kalçasını açarak yumruk yaptığı sol eline sağ elinin ayasıyla vurarak işaret ettiğini ya da bir başkasının daha da şehvetli bir jestle, kıçına vurup kambura, “Kayısı zamanında gel de kıçımı ye!” dediğini duyduğundan her seferinde üzüntüsü artıyormuş.
     Yedinci turun sonunda, düğün merasimi bitmiş; çünkü gecenin zaten ilerlemiş bir saatine ulaşılmış imiş. Çalgıcılar mızrap vurmayı bırakmışlar, rakkase ve şarkıcılar susmuşlar ve tüm kadınlarla birlikte, kimi ellerini öperek, kimi giysisinin eteğini tutarak, Hasan’ın önünden geçmişler ve son bir kez daha güzelliğini görmek için başlarını çevirip baktıktan sonra dışarı çıkmışlar. Sonunda salonda, Hasan’dan, Kambur’dan, yeni gelinden ve nedimelerden başka kimse kalmamış. Bunun üzerine nedimeleri gelini soyunma odasına götürmüşler, birer birer giysilerinden soymuşlar ve her bir giysiyi çıkarırken, kem gözlerden sakınmak için, “Maşallah!” sözünü tekrarlamışlar. Sonra hepsi birden, gelini, sadece görevi yeni gelini damat Kambur içeri girinceye kadar gerdeğe hazırlamak olan ihtiyar dadısıyla bırakarak, çekilmişler.
     Kambur, sedirden ayağa kalkarken, Hasan’ın hâlâ oturduğunu görerek, kuru bir sesle ona, “Gerçekte, efendim, varlığınızla bizi çok onurlandırdınız ve bu gece iyiliklerinizle bizi ihya ettiniz. Ama şimdi, buradan ayrılmak için kovulmayı mı bekliyorsunuz?” demiş.
     Bunun üzerine Hasan sonuç olarak ne yapacağını bilemediğinden ayağa kalkarak, “Bismillahirrahmanirrahim!” demiş ve dışarı çıkmış. Ama, daha salonun kapısının dışına çıkar çıkmaz, ecinninin belirdiğini görmüş; ecinni ona, “Böyle nereye gidiyorsun, Bedreddin? Dur bakalım! Beni iyi dinle ve söyleyeceklerimi yerine getir! Kambur hacet görmek üzere tuvalete gidecek; onunla ben meşgul olacağım! Senin yapacağın doğruca gerdek odasına gitmektir; genç gelinin içeri girdiğini görünce, ona, ‘Senin gerçek kocan benim! Sultan ve baban, kıskanç kimselerin kem gözünden çekindikleri için bu düzeni kurdular! Seyise gelince, bu bizim seyislerimizin en sefilidir ve onun zararını karşılamak için, ahırda bizim sağlığımıza içsin diye bir çanak ayran hazırlıyorlar,’ dersin. Sonra, korkusuzca ve hiç tereddüt etmeden onun elini tutar, peçesini kaldırır ve ne yapılması gerekirse onu yaparsın!” demiş; sonra da oradan ayrılmış.
     Gerçekten Kambur, yeni gelinin yanına girmeden önce, boşalmak için aptesaneye girmiş; mermere çömelmiş ve abdest bozmaya başlamış! Ama hemen bir iri fare kılığına giren ecinni, aptesanenin deliğinden çıkmış ve “Cik! Cik!” diye fare sesleri vermeye başlamış. Seyis, onu kaçırmak için ellerini birbirine çarparak ona, “Hişt! Hişt!” diye seslenmiş, Birdenbire, fare büyümeye başlayarak, gözleri korkunç şekilde parlak iri bir kedi olmuş; ve karşısında miyavlamaya başlamış. Sonra, kambur hacetini görmeye devam ederken, kedi yeniden büyümeye başlayarak bu kez iri bir köpek olmuş ve “Hav! Hav!” diye havlamaya başlamış. Bunu gören Kambur korkmuş ve ona, “Defol, alçak!” diye haykırmış, Bu kez köpek kabararak bir eşek olmuş ve kamburun yüzüne bakarak, “A! i!. A! i!” diyerek anırmaya ve de büyük gürültülerle yellenmeye başlamış. Bunu gören Kambur çok korkmuş, tüm karnının ishal olmuş gibi cıvıdığını hissetmiş ve “İmdat! Evdekiler neredesiniz?” diye haykırmaya başlamış. Sonra da, Kambur oradan kaçar kurtulur endişesiyle. eşek daha da büyüyerek aptesanenin kapısını tamamen kapatan korkunç bir manda haline gelmiş ve bu manda, bu kez, insan sesiyle konuşarak, ona, “Allah belanı versin senin, kıçımın kamburu! Ey seyislerin en kokuşmuşu!” demiş. Bu sözleri duyan kambur ölüm soğukluğunu ensesinde hissetmiş, döşeme taşları üzerindeki cıvık pisliklerin üzerinde kaymış ve yarı giyinik durumda, çeneleri birbirine vurarak korkudan perişan olmuş! Bunu gören manda, ona, “Alçak kambur! Pis aletini içine sokacak hanımımdan başka kadın bulamadın mı?” diye haykırmış. Korku içindeki kamburun ağzından tek bir söz çıkmamış. Bunu gören ecinni, ona,”Bana yanıt ver! Yoksa dışkını sana yediririm!” demiş. Bu korkunç tehdidi duyan kambur, “Vallahi! Bu, asla benim suçum değil! Bunu. bana zorladılar! Ve zaten, ey mandaların hükümdarı, genç kızın mandalar arasında bir sevdiği olduğunu bilmiyordum! Ama, sana yemin ediyorum, pişmanım ve Tanrı’dan ve senden af diliyorum” demiş. Bunu duyan ecinni, ona, “Bana, Allah adına, emirlerimden çıkmayacağına dair yemin ver!” demiş. Kambur hemen yemin vermiş. Bunun üzerine ecinni ona, “Burada gün doğuncaya kadar, bütün gece, kalacaksın! Ancak bundan sonra dışarı çıkabilirsin! Ama bütün bunlardan kimseye tek bir söz bile etmeyeceksin! Yoksa kafanı bin parçaya ayırırım! Ve de bir daha sarayın bu yanına, yani hareme kesinlikle ayak basmayacaksın! Yoksa, bak tekrarlıyorum, kafanı ezer ve seni dışkı çukuruna sokarım!” demiş; sonra da, “Şimdi seni öyle bir duruma sokacağım ki, gün doğuncaya kadar kıpırdayamayacaksın!” diye eklemiş. Sonra manda dişleriyle seyisi ayaklarından yakalamış ve onu başaşağı, aptesanenin çukuru içine sokmuş; sadece ayakları dışarıda kalmış. Ve de “Sakın kıpırdamayasın!” demiş ve ortadan kaybolmuş. Kamburun durumu böyle!
     Hasan Bedreddin El-Basravi’ye gelince, Kambur ile ifriti kendi hallerine bırakıp gerdek odasının özel bölümüne girmiş; oradan da gerdek odasına geçmiş ve bir kenara çekilip oturmuş. Onun içeri girmesinden biraz sonra, yüreklendirmek için kendisini izleyen, ancak yalnız başına gerdeğe girmesi gerektiğinden, kapıda kalan dadısından ayrılarak yeni gelin Sitt-ül Hüsn içeri girmiş. Bir kenarda oturanın kim olduğunu ayırt edemeyen, ama Kambura seslendiğini sanan ihtiyar, ona, “Ayağa kalk! Yiğit delikanlı! Karının elini tut! Allah beline kuvvet versin! Tanrı da daima sizinle birlikte olsun, çocuklarım!” diyerek çekip gitmiş. Bunun üzerine yeni evli Sitt-ül Hüsn, yüreği bir tüy kadar hafif, kendi kendine, “Hayır! Kendimi bu iğrenç kambur seyise teslim edeceğime öleyim daha iyi!” diye söylenerek ilerlemiş. Ama daha birkaç adım atmadan, hayran olunacak güzellikteki Bedreddin’i görerek tanımış. Bunun üzerine bir mutluluk çığlığı atarak, ona, “Oh, sevgilim! Bu kadar zaman oturarak beni beklemen ne incelik! Yalnız mısın? Ne mutluluk! Sana itiraf edeyim: Seni toplantı salonunda, o kötü Kamburla yanyana oturmuş görünce, ilkin, benim üzerimde ikinizin de hak iddia edeceğinizden korktum!” demiş.
     Bedreddin, “Hanımım, sen ne diyorsun? Nasıl bu Kamburun sana dokunabileceğini düşünürsün? Ve de nasıl senin üzerinde benimle birlikte hak iddia edebilir?” diye yanıt vermiş. Sitt-ül Hüsn de, “Ama ikinizden hanginiz benim kocam, sen mi, o mu?” diye sormuş. Bedreddin, “Benim, hanımım! Bütün bu kambur güldürüsü, sadece bizi güldürmek için düzenlendi ve de kem gözlerden korumak için… Çünkü saraydaki tüm hanımlar senin eşsiz güzelliğinin övgüsünü duymuşlar; baban da bu Kamburu, seni kem gözden korumak için kiralamış; baban onu on dinarla ödüllendirmiş ve zaten şimdi, Kambur, ahırda, bizim şerefimize, bir kase yoğurt yutmakla meşgul!” diye yanıt vermiş.
     Bedreddin’in bu sözleri üzerine, Sitt-ül Hüsn zevkle dolmuş, gülümsemiş; sonra, daha da coşkuyla gülmüş; sonra da ansızın kendini tutamayarak, “Vallahi! Sevgilim, al beni! Al beni! Kucağına oturt beni!” diye haykırmış. Ve Sitt-ül Hüsn, iç çamaşırlarını tüm olarak çıkardığı için, üzerindeki harmani içinde çırılçıplakmış. “Beni kucağına oturt!” dedikten sonra, giysisini ferci hizasına gelinceye kadar yukarı kaldırmış ve tüm göz kamaştırıcılığı içinde kalçalarını ve ay yuvarlaklığındaki kıçım açığa çıkarmış. Bu görünüşü ve hurilere özgü cildinin ayrıntılarını algılayınca, Bedreddin, arzunun tüm bedenini sardığını ve uyuyan çocuğun uyandığını hissetmiş! Ve hemen aceleyle ayağa kalkmış, soyunmuş ve içdonunun üzerindeki sonsuz kıvrımları olan kuşağını çözmüş; Basralı Yahudi’nin kendisine verdiği bin altını içeren keseyi divana, kuşağının altına koymuş; sonra o güzelim sarığını çıkarıp bir iskemlenin üzerine yerleştirmiş ve oraya Kambur için konmuş olan gece takkesini giymiş; ve sırtında giysi olarak sadece sırma işlemeli ince bir ipek gömlek ile yine sırma uçkurlu mavi ipekten geniş bir içdonu kalmış.
     Bedreddin, uçkur çözüp tüm bedenini kendisi için hazırlamış olan Sitt-ül Hüsn’ün üzerine atılmış ve gömülmüş. Kızın açık kalçalarının arasına diz çöküp Sitt-ül Hüsn’ün bacaklarını ayırmış. Sonra da saldırıya hazır vaziyette bulunan koçbaşlı saldırı gerecini kalenin duvarlarına vurmuş ve bir vuruşta engeli ortadan kaldırmış ve Bedreddin, incinin delinmemiş olduğunu ve kendisininkinden önce hiçbir koçbaşının buna ulaşmadığını, hatta burnunun ucuyla bile dokunmadığını anlayarak çok sevinmiş. Sonra engelin ardındaki bölgenin de aynı mutlu bekâret durumunu sezinleyerek bundan büyük bir zevkle yararlanmış.
     Zevkin doruğunda, bu genç bedenin bekâretini giderdikten sonra, koçbaşı, on beş kez daha kesintisiz girip çıkarak aynı zevki tatmış, hiçbir incinme duymadan…
     Böylece, o andan başlayarak, hiç kuşkusuz Sitt-ül Hüsn, sonra göreceğiniz gibi, ey Emir-ül Müminin, hamile kalmış. Bedreddin on beş kez seter yaptıktan sonra, kendi kendine, “Şimdilik bu kadarı yeter!” demiş. Ve de Sitt-ül Hüsn’ün yanına yatıp uzanmış; kızın başını yavaşça kolunun üzerine yatırmış; Sitt-ül Hüsn de onu kollarıyla sarmış; ikisi de birbirine sıkı sıkı sarılmış olarak, uyumadan önce şu dizeleri okuyorlarmış:
     “Asla korkma! Mızrağın aslının hedefini delsin! Kıskançların nasihatlerine kulak asma! Çünkü hasetle söylenen sözlerin aşka faydası yoktur! Düşün! Yüce Tanrı, birbirinin kallarında yatan iki sevgilininkinden daha güzel bir temaşa yaratmış mıdır? Bak onlara! Biri diğerinin kollarında, mutlulukla örtünmüşler! Elleri ve kolları kulak yerine hizmet veriyor! Âlem, ateşli bir tutkuyla iki kalbin birbirine bağlandığını görünce, onları soğuk bîr demirle vurmaya çalışır. Ama sen, boş ver! Yolunda bir güzelliğe rastladığın her sefer, onu sevmek gerekir! Onunla, sadece onunla yaşamak gerekir!”
     Hasan Bedreddin ile amcasının kızı Sitt-ül Hüsn’ün öyküsü işte böyle!
     Ecinniye gelince, gidip acele arkadaşı ecinniyeyi aramış; ikisi birden gelip oyunlarını izledikten ve koçbaşınm darbelerini saydıktan sonra, iki genç varlığı uykularında seyretmişler. Sonra ifrit, arkadaşı ifriteye, ‘Haydi, hemşire, genç adamı kaldırıp götürmek sırası sende! Onu, seni götürdüğüm Basra’daki mezarlıkta, babası Nureddin’in türbesinde yattığı aynı yere taşıman gerek! Ve de çabuk ol! Ben de sana yardım edeyim! Çünkü sabah olmak üzere!” demiş.
     Bunun üzerine ifrite, uyuyan genç Hasan’ı kaİdınp onu olduğu haliyle, sadece sırtındaki gömlekle omuzlarına almış; çünkü içdonu ve kuşağı toplayacak zamanı yokmuş ve peşinde ifrit, göklerde uçmuş.
     Havadaki bu uçuşları sırasında, bir an gelmiş, ifrit ifriteye karşı, yakışıklı Hasan sırtında olduğu halde, şehvetli duygular duyup ırzına geçmek istemiş ve ifritenin gönlü de buna yatkınmış; ancak Hasan adına korkuyormuş. Şükürler olsun ki, Allah, duruma müdahale etmiş; meleklerini görevlendirerek ifritin üzerine ateş sütunları attırıp onu yakmış. Böylece ifrite ve Hasan, belki de onları mahvedecek olan müthiş ifritten kurtulmuşlar: Çünkü bu ifrit çiftleşme konusunda dehşetliymiş! Böylece ifrite, başına geleceklerden çok korktuğu Hasan olmasa, kendisiyle pekâlâ çiftleşebileceği ifritin atılmış bulunduğu aynı yerde toprağa inmiş. Oysa, kader, ifritenin genç Hasan Bedreddin’i tek başına daha uzağa götüremeyeceğini anlayarak indirdiği yerin Şam kentine çok yakın bir mahal olmasını istediğinden, ifrite de Hasan’ı getirip kentin kapılarından birinin yakınma yavaşça bırakmış; kendisi de uçup gitmiş.
     Gün doğarken, kentin kapılan açılmış ve halk, buralardan çıkarken, sadece bir iç gönıleğiyle giyinik, başında sarık yerine gece takkesi taşıyan, ayağında donu da bulunmayan bu olağanüstü güzel genci görünce çok şaşırmış ve birbirlerine, “Bunun bu kadar derin bir uykuda olması, bütün gece uyumamış ve çok yorulmuş olmasındandır herhalde!” demişler. Ama bazıları da, ‘Allah! Allah! Ne yakışıklı bir genç bu böyle! Onunla yatmış olan kadın ne mutlu ve ne talihlidir kim bilir? Ama acaba neden böyle çırılçıplak?” demişler. Bir diğerleri de, “Zavallı genç adam meyhanede gereğinden fazla zaman geçirmiş ve dayanacağından fazla içki içmiş ve gece geç vakit evine dönerken kentin kapılarını kapalı bulmuş; toprağa uzanıp yatmaya karar vermiş olmalı!” demiş.
     Böylece aralarında konuşurlarken sabah yeli esmiş ve güzel Hasan’ı okşayarak gömleğinin açılmasına neden olmuş: Bir karın, bir göbek, kalçalar ve bacaklar ortaya çıkmış. Hepsi billur gibi parlıyormuş! Ve de bir zebb ile dengeli yumurtalıklar… Ve bu görünüş tüm bunları seyredenleri hayran bırakmış.
     O sırada Bedreddin uyanmış ve tanımadığı bir kentin kapısında uzanmış olduğunu ve yöresindeki halkı görmüş; buna çok şaşırıp, “Ben kimim, ey iyi insanlar? Söyleyin bana, yalvarırım. Ve de neden benim böylesine yöremdesiniz? Ne oldu acaba?” diye haykırmış.
     Ona, “Bizler, sadece zevk duymak için durup sana bakıyoruz! Ama sen, Şam kapılarında bulunduğunu bilmiyor musun? Böylesine çırılçıplak kalıncaya kadar geceyi nerede geçirdin?” diye yanıt verip soru sormuşlar. Hasan da, “Vallahi! İyi insanlar, siz bana ne söylüyorsunuz? Ben geceyi Kahire’de geçirdim. Sizse, Şam’da olduğumu söylüyorsunuz!” demiş. Bunu duyunca hepsi büyük bir neşeye kapılmışlar ve içlerinden biri, “Ey koca esrar çekici!” demiş; diğerleri de, “Ama sen herhalde delisin! Böylesine yakışıklı bir delikanlının deli olması ne acınacak şey!” demişler. Ve kimileri, “Senin bize anlattığın bu garip öykü nedir?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Hasan Bedreddin, “Vallahi! iyi insanlar, ben asla yalan söylemiyorum! Dün geceyi Kahire’de geçirdim ve bir gün önce de kendi kentim Basra’da idim!” demiş. Bu sözleri duyan biri, “Şaşılacak şey!” diye, bir diğeri, “Bu delinin biri!” diye haykırmış. Ve birçokları iki büklüm oluncaya kadar gülmüş ve el çırpmışlar. Kimileri de, “Bu hayranlık verici gencin aklını kaçırmış olmasının pek zararı yok. Yine de benzersiz bir deli olmuş” demişler. İçlerinden daha aklı başında biri, ona,” Oğlum biraz aklını başına topla! Ve böyle budalaca şeyler söyleme!” demiş. Bunun üzerine Hasan, “Ben ne dediğimi biliyorum. Ve, dahası, Kahire’de, dün gece, yeni evli biri olarak çok hoş anlar geçirdim!” demiş. Bunu duyunca, hemen hepsi onun çılgınlığına gittikçe daha fazla inanmışlar ve biri gülerek, “Pekâlâ görüyorsunuz ki, bu zavallı genç adam rüyasında evlenmiş. Rüyada evlenmek iyi oluyor mu? Kaç sefer yaptın? Birlikte yattığın bir huri mi, bir orospu muydu?” diye haykırmış. Ama Bedreddin, kızmaya başlayarak onlara, “Pekâlâ işte, o bir huriydi. Rüyada falan çiftleşmedim, onun bacakları arasında on beş kez yaptım o işi! Ve de pis bir Kamburun yerini alarak! Hatta şu başımda gördüğünüz gecelik takkesi de ona ayrılmıştı! Fakat Allah aşkına! Yiğit kişiler, benim sarığım nerede? Donum nerede, giysilerim kuşaklarım nerede? Ve de özellikle kesem nerede?” diye haykırmış.
     Ve Hasan ayağa kalkmış, yöresinde giysilerini aramış. Herkes delikanlının tümden aklını kaçırdığını düşünerek birbirine göz kırpmış. Bunun üzerine zavallı Hasan, o gülünç kılığıyla kente girmeye karar vermiş; ve caddeleri ve çarşıları, çoğu çocuk bir sürü insanın ortasında, kendisine, “Deli! Deli!” diye haykırırlarken geçmek zorunda kalmış. Ve zavallı Hasan ne yapacağını bilemezken, Allah bu güzel çocuğun daha fazla incinmesini istememiş olacak ki, onu bir tatlıcı dükkânının önünden geçirmiş. Ve Hasan bu dükkâna atılarak, orada kendine sığınak aramış ve bu tatlıcı, bütün kentin serüvenlerini çok iyi bildiği “ğözüpek bir yiğit olduğundan, herkes Hasan’ı kendi haline bırakıp korkarak oradan ayrılmış.
     Hacı Abdullah adlı bu tatlıcı, Hasan Bedreddin’i görünce, onu keyfince seyretmiş ve güzelliğinin, büyüleyiciliğinin ve doğal verilerinin görünümüne hayran olmuş ve o anda gönlünü sevgi kaplamış ve genç Hasan’a, “Ey kibar genç çocuk, söyle bana, nereden geliyorsun? Ve sakın korkma! Bana öykünü anlat, çünkü seni şimdiden canımdan fazla seviyorum” demiş. O zaman Hasan, tatlıcı Hacı Abdullah’a başından sonuna kadar tüm öyküsünü anlatmış. Onun başına gelenleri öğrenen tatlıcı, son derece şaşırmış ve Hasan’a, “Benim genç efendim Bedreddin, bu öykü, gerçekten çok şaşırtıcı ve anlatışın da olağanüstü. Fakat, çocuğum, sana bundan kimseye söz etmemeni tavsiye ederim, çünkü sırları açıklamak tehlikelidir. Ve Tanrı seni dertlerinden kurtarasıya kadar, sana dükkânımı, gönlünce burada kalmak üzere açıyorum. Zaten benim çocuğum yok, beni baban gibi kabul etmek istersen, beni çok sevindirirsin! Seni evladım olarak kabul ederim!” demiş. Bunu duyunca Hasan Bedreddin, “Yiğit amcacığıml Senin istediğin gibi olsun!” diye yamt vermiş.
     Bunun üzerine tatlıcı hemen çarşıya çıkmış; gösterişli elbiseler satın ahp Hasan’a giydirmek üzere geri dönmüş. Sonra onu kadıya götürmüş ve tanıklar önünde, Hasan Bedreddin’i evlatlığa kabul etmiş. Ve Hasan tatlıcı dükkânında, onun oğlu olarak kalmış; müşteriden para alan, hamur işlerini, reçel kavanozlarını, kaymak ve Şam’da ün salmış başka her türlü tatlıyı o satarmış; Basra’da vezir Nureddin’in karısı olan annesinin onun önünde hamur işleri ve reçeller hazırlarken kendisine verdiği derslerden ötürü ve de tatlıcılığa çok özel bir ilgi duyduğu için, sanatı kısa zamanda öğrenmiş. Ve Basra’nın yakışıklı genci, tatlıcının evlatlığı Hasan’ın güzelliği tüm Şam kentinde, ünlenmiş ve Hacı Abdullah’ın dükkânı, Şam’ın tüm tatlıcı dükkânları içinde en işlek dükkân olmuş. Hasan Bedreddin’in öyküsü böyle!
     Yeni gelin, Kahire’deki Şemseddin’in kızı Sitt-ül Hüsn’ün öyküsüne gelince şöyle:
     Sitt-ül Hüsn, bu ilk düğün gecesinin sabahında uyanınca, Hasan’ı yanında bulamamış. Hemen Hasan’ın aptesaneye gitmiş olacağını düşünmüş! Ve dönüşünü beklemeye başlamış.
     Hal böyleyken, babası vezir Şemseddin, haberlerin almak üzere onunla buluşmaya gelmiş; ve de çok endişeli imiş. Sultan’ın, kızı Sİtt-ül Hüsn’ü bu şekilde kambur seyisle evlendirmeye kendisini zorlayarak yaptığı haksızlığa ruhunda isyan duyuyormuş. Ve kızının yanına girmeden önce, vezir kendi kendine, “Hiç kuşkusuz, şayet bu iğrenç kambura kendisini teslim ettiğini öğrenirsem, kızımı öldürürüm!” diyormuş.
     Gerdek odasının kapısını çalarak, “Sitt-ül Hüsn!” diye seslenmiş. Kız, içeriden, “Evet, babacığım, şimdi gelip kapıyı açıyorum!’ diye yanıt vermiş. Ve aceleyle kalkıp babasına kapıyı açmış. Kız, her zamankinden de güzel bir görünümdeymiş; yüzü sanki aydınlanmış gibiymiş ve genç geyiğin harika toslayışlarından, sarılışlarından tüm ruhu sevinçliymiş! Bundan dolayı babasının karşısına, tüm işveli davranışıyla çıkmış. Ama babası, Kamburla birlikte olmaktan üzüntü içinde bulacağını sandığı kızını böyle sevinç içinde görünce, ‘Ah! Utanmaz Kız! O pis kambur seyisle yattıktan sonra, nasıl oluyor da karşıma böyle sevinç içinde çıkıyorsun?” diye haykırmış. Bu sözleri duyan Sitt-ül Hüsn, bilgiç bir tavırla gülerek, ona, “Vallahi, babacığım! Bu şakalar artık bitsin! Zaten, bu gece, gerçek kocam olan benim güzel sevgilimin tırnak kırpıntısı bile olamayacak sahte kocam Kambur yüzünden tüm çağrılıların bana gülmeleri canıma yetti! Sevgilimin yanında geçen bu gece, benim için, ne denli zevkle doluydu bilemezsin! Onun için bu şakayı kes artık babacığım ve de o kamburdan söz etme!” demiş.
     Kızının bu sözlerini duyunca, vezir baştan ayağa öfke kesilmiş, gözleri hiddetten masmavi, “Felaket! Sen ne diyorsun? Kambur seninle bu odada yatmadı mı?” diye haykırmış.
     Kız, “Allah aşkına babacığım, şu Kamburun adını anma artık! Allah, onun da, babasının da, anasının da, tüm sülalesinin de belasını versin! Senin kem gözden sakınmak için yaptığın aldatmacayı artık bildiğimi sen de pekâlâ anlıyorsun!” diye yanıt vermiş. Sonra da düğün gecesinin tüm ayrıntılarını babasına anlatmış. Ve de, “Oh! İnce davranışlı, ışıl ışıl siyah gözlü, yay kaşlı güzel bir delikanlı olan sevgili kocamın kucağında yatarken ne kadar iyiydim!” diye eklemiş.
     Bu sözleri duyan vezir, “Kızım, sen çıldırdın mı? Ne diyorsun sen? Kocam diye adlandırdığın bu genç adam hani nerede?” diye sormuş. Sitt-il Hüsn, “Aptesaneye gitti!” demiş.
     Bunun üzerine vezir çok tedirgin olarak dışarıya fırlamış ve aptesaneye doğru koşmuş. Orada kamburu, ayakları havada, başı derinlemesine aptesane çukuruna sokulmuş ve kıpırdayamaz vaziyette bulmuş! Son derece şaşıran vezir, “Ne görüyorum? Sen misin oradaki, Kambur?” diye haykırmış. Ve de sorusunu yüksek sesle tekrarlamış. Fakat kambur hiç yamt vermemiş; çünkü, hep dehşet içinde, onunla konuşanın ecinni olduğunu sanıyormuş…

      Anlatısının bu anında, Şehrazat, sabah olduğunu görmüş ve yavaşça susmuş.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir