Don Kişot (4)

D

Dördüncü Bölüm-(Don Kişot’un ilk macerası)
     Don Kişot handan uzaklaşırken sevincinden uçmaktaydı. Şarkı söylemek ve bir gezici şövalye olduğunu herkese anlatmak arzusu ile yanıyordu. Ne yazık ki yolunun üstünde tek adama rastlamadı. Sadece bir ağaç kümesinin içinde, güneşin ilk ışıklarına karşı kuşlar ötüşmekteydi.
     Don Kişot içini çekerek:
— Ah şu sevimli hayvancıkların dilleri olsaydı da bir maceraya rastlamak için ne tarafa gitmem gerektiğini bana söyleseydiler, dedi.
     Az buçuk kararsızlık içindeydi. Bir yandan hancının nasihatlerini hatırlıyor, para, temiz çamaşır ve merhem almak için en kısa yoldan evine dönmeyi düşünüyordu. Öte yandan da bir gün evvel gittiği yolun tersine gitmek onun gücüne gidiyordu. Bilinmez, onu büyük bir kuvvetle ileriye doğru çekmekte idi. Kararı, onun yerine atı verdi. Efendisi düşüne dursun, bu asil hayvan meydanı boş bularak, uslu uslu köyün yolunu tuttu. Don Kişot işin farkında olunca atının bu hareketini hayra yordu.
— Rossinante, diyordu, sen benim gözümde Renand de Montauban’ın Bayard’dan daha kıymetlisin.  Bize ne lâzım olduğunu biliyorsun ve senin içgüdün sana en doğru yolu gösteriyor. Ne söylüyorum! İçgüdün değil, akıl ve idrakin. Çünkü yapılacak şeylerin en doğrusu evimize dönmektir. Bize bir seyis lâzımdır; para, iç çamaşırları ve merhem lâzımdır. Bir seyis! Fakat şan ve şeref yolunda bana arkadaşlık etmek için kimi yanıma almaya karar vereceğim. Bu asil kadere ortaklık etmeğe en ziyade lâyık olan adam kimdir acaba!
     İlk önce dostları olan papazı ve berberi aklından geçirdi fakat üzerlerinde çok durmadı.  Fikrince ikisi de onun projelerindeki asilliği anlayabilecek insan değildi.
     O zaman şatosu yakınında bakımsız bir küçük çiftlikte oturan bir köylünün adını hatırladı. Bu delikanlı, şişman ve yerden yapma bir adamdı; cesareti bir parça eksikti; başında bir alay çoluk çocuk vardı. Fakat neticede bu adam ona biçilmiş kaftan göründü:
— Kısa boylu mu? Daha âlâ; gelecek savaşlarda pek göze görünmez. Şişman mı? Bu da iyi, çünkü bir yerinden vurulursa acısını pek duymaz.
     Adamın adı Sanço Panza idi ve bu ad ona bir başka ad uydurulmasına lüzum bırakmayacak kadar sesli ve ahenkli geliyordu. Bu şeyleri düşündükçe asilzadenin sevinci durmadan artıyordu. Etrafındaki ağaç dallarında öten kuşlar kadar mesut ve hafifti. Don Kişot bu tatlı ruh hali içindeyken karşıdan, güzel atlara binmiş bir kaç bezirgânın kendisine doğru geldiklerini gördü. Altı kişi idiler. Güneşe karşı gayet şık şemsiyelerin altına sığınmışlardı. Yedi uşak yedeklerinde katırlarla, arkalarından geliyorlardı.
     Don Kişot maceranın gerçek çehresini nihayet tanıyacağına kanaat getirdi ve onlar daha uzaktayken atım durdurdu. Kimlerdi bu adamlar? Uğursuz kaderli bir takım bilinmez şövalyeler mi? Küstah bir tavırla kendisine doğru gelmiyorlar mı idi? Kahramanımız onlara çanak tuttukları cezayı vermekte gecikmeyecekti.
     Üzengileri üzerinde direndi; mızrağını sıktı, zırhını giydi ve yolun ortasında durarak düşmanı bekledi. Bezirgânlar onu henüz fark etmemişlerdi. Ancak yanına geldikleri zamandır ki bu acayip insanın kim olabileceğini birbirlerine sordular.
     Don Kişot onlara bağırdı:
— Hey şövalyeler! Manche İmparatoriçesi asil Dulcinee de Toboso’nun güzelliğini, haşmetini tanımaya razı olmadan hiçbiriniz buradan geçmeyi hayalinizden geçirmemelisiniz.
     Bezirgânlar, çok şaşırmış göründüler ve bu adama bakmak için oldukları yerde durdular. Don Kişot’un ne mal olduğunu hemencecik anlamışlardı, fakat keyifleri yerinde olduğu gibi delileri azdırmanın bir şeye yaramayacağını da düşündüklerinden bir tanesi ona cevap verdi:
— Senyör şövalye; adını söylediğiniz İmparatoriçenin meziyetlerini tanımaya hazırız fakat onu bize göstermek lütfunda bulunmalısınız, çünkü hiç birimiz ona takdim edilmek şerefine ermiş değilizdir.
     Bir başkası:
— Öyledir, dedi, İmparatoriçenizi bize gösteriniz. Onun güzel, tatlı ve daha nasıl isterseniz öyle olduğunu candan tasdik ederiz.
     Bu şekilde bir konuşma kahramanımızın hoşuna gidemezdi. Fena halde içerleyerek bağırdı:
— Benim ağzımdan çıkan söze inanıp iman etmenizi istememiş olsaydım, Dulcinee’mi size gösterirdim. Hemen bana inanmanızı ve Dulcinee’nin güzelliğini inkâr edecek her hangi bir kimseye karşı, gerekirse, onu silâhlarınızla desteklemeye yemin etmenizi istiyorum. Dik kafalı herifler! Şimdiden tezi yok imanınızı ikrar edeceksiniz; yoksa sizi şövalyelik kanununa göre birer birer, yahut sizin gibi haydutlara karşı âdet olduğu üzere topunuzu birden savaşa davet ederim.
     Şövalye bu mertlikle dolu nutkun cevabını bile beklemeden ilk konuşmuş olan adama saldırdı. Bezirgânın pek kötü bir duruma düşmesi mümkündü; bereket versin Rossinante’ın ayağı kaydı ve efendisi ile beraber bir çukurun içine yuvarlandı. Don Kişot ayağa kalkmak istediği zaman silâhları, kalkanı ve mahmuzları o şekilde vücuduna dolanmış bulunuyordu ki, bunu bir türlü beceremedi ve yattığı yerden bezirgânlara sövmeye başladı:
—  Kaçmayın reziller, korkaklar, alçaklar, sefiller. Bekleyin ayağa kalkayım ve sizi, hak ettiğiniz gibi bir kılıçta ikiye böleyim. Ben atım yüzünden bu kötü duruma düştüm; fakat bunun acısını çıkaracağım sizden, haydut herifler!
     Bezirgânların arkasından gelen uşaklardan biri efendilerinden daha az sabırlı bir yaratılışta idi. Zavallı Don Kişot’un sövüp saymalarını bir cezaya lâyık görerek yanına koştu; elinden mızrağını çekip alarak param parça etti ve en büyük parçayı şövalyenin sırtında kırdı.
     Efendisi:
— Hey Jacques; dur, öldüreceksin adamı, diye bağırıyordu.
     Bir başkası:
— Aman sakın öldüreyim deme, dedi.
     Fakat uşak Don Kişot’u dövmekte devam ediyordu. Mızrağın birinci parçasını kırdıktan sonra ötekileri ele aldı.
     Asilzade bu sopa yağmuruna nasıl karşı koyacağını bilemiyordu. Kendini savunmak için kılıcını kınından çıkarmak istedi fakat bunu yapamıyor, zalim herife boyuna küfür ederek ayağa kalktığı zaman onu en ağır cezaları vermekle tehdit ediyordu. En sonra uşak yorularak bezirgânların yanına döndü ve onlarla beraber yoluna devam ederek yenilmiş adamı hazin kaderi ile baş başa bıraktı.
     Don Kişot kendini yalnız görünce yeniden ayağa kalkmaya çalıştı fakat muvaffak olamadı. Bitkin bir haldeydi; yediği sopalar kemiklerinin bütün oynak yerlerini sökmüş gibi bir şey duyuyordu. Fakat gezici şövalyelerin başına ara sıra böyle şeyler gelebileceğini düşündü ve gurur duydu. Ayrıca şövalyelik mesleğinde merhemlerin lüzumu üzerine hancının söylemiş olduğu sözleri de hazin hazin hatırlıyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi