Don Kişot (5)

D

Beşinci Bölüm-(Don Kişot’un hazin dönüşü)
     Don Kişot’un bu ilk macerasına sahne olan yol pek gelip geçeni olmayan bir yoldu. Onun için bir hayır sahibinin kendisine yardıma gelmesini beklerken uzun uzun düşünmeye vakit buldu. Çok tabiî olarak da okuduğu hikâye kitaplarının, kendisi gibi tatsız kazalara uğramış kahramanlarını hatırlamaya çalıştı ve Ortaçağ masalcılarının kafalarında doğmuş kahramanların durumları ile kendininki arasında bir çok benzerlikler keşfetti.
     Şunu da söylemek gerekiyor ki, yediği dayaklar onun beynini eski yerine getirip oturtmak için ideal ilaçlar değildi. Onun için romanlarının bazı parçalarını düşünerek kendisinin Marki de Mantoue’nun yeğeni Şövalye Baudouin olduğuna kanaat getirdi ve tantanalı bir eda ile okumaya başladı:
— Prenses nerelerdesiniz? Yeis ve ümitsizliğim içinde beni neden yüz üstü bıraktınız? Uğradığım felâketin sizce hiç mi önemi yok ki, beni kurtarmaya koşmuyorsunuz? Siz yalancı ve iki yüzlü bir insan mısınız ki, yürekler acısı halimi görmüyorsunuz?
     Sonra hatırında kalmış olan hikâyeyi ezberden söylemeye devam etti.
— Ey Marki Mantoue, benim hayır sahibi amcama…
     Tam o sırada Don Kişot’un köyünden, değirmene buğday götürmekte olan bir adamcağız çıkageldi. Yerde bir insanın yattığını görerek yanına yaklaştı; kim olduğunu ve niçin böyle yanıp yakıldığını sordu.
     Don Kişot, hâlâ ezbere bildiği parçanın tesiri altında, hikâyesini okumaya devam etti; karısından şikâyet ediyor ve çiftçiye, gerçekten Marki de Mantoue ile konuşuyormuş gibi söz söylüyordu.
     Kendisine Marki muamelesi edilen köylünün ne kadar hayret ettiği kolayca anlaşılır. Fakat Don Kişot’un miğferini çıkardığı ve yüzünü yıkadığı zaman bu hayret bir kat daha çoğaldı.
— Aman Allah’ım, diyordu. Siz misiniz Senyör Kesada? Sizi kim bu hale getirdi? Böyle zırhlı elbiseler giymiş olmanız neden ileri geliyor?
     Fakat Don Kişot bu suallere cevap vermedi. Hiçbir şeyin, okuduğu romanı durdurmaması lâzım geliyormuş gibi sözüne devam etti.
     Köylü:
— Ne felâket? diye içini çekti. Nasıl çıkacağız bu işin içinden? Adamcağızı bu halde bırakıp gidemem.
     O kadar çalışıp çabaladı ki, nihayet şövalyeyi ayağa kaldırmaya ve onu salla sırt kendi katırına bindirmeye muvaffak oldu. Sonra silâhları ve küçük parçalarına kadar mızrak kırıklarını oradan buradan toplayarak Rossinante’a yükledi ve bu gördüğü şeylerin ne mânaya gelebileceğini merak ederek köyün yolunu tuttu.
     Don Kişot, gözü açık rüya görmeye devam ediyordu. Öyle ahlar vahlar ediyordu ki köylü ona acıyarak sordu:
— Senyör Kesada, pek mi fena haliniz?
     Asilzade bu suale anlaşılmaz bir şekilde cevap verdi. Hikâyeyi değiştirmişti. Şimdi Baudouin de Mantoue’nun masalını unutmuş, Rodrigue de Narvaes tarafından esir götürülen Mağribî ibni Derrak’in masalını hatırlamış bulunuyordu. Bu, Hint fakirlerinin mucizeleri derecesinde hakikate uygun romanlardan biri idi. Gerçekte kendisi de Rodrigue’in esiri olan Mağribî değil miydi?
— Dinleyin beni Senyör Rodrigue, diyordu. Ben güzel ve tatlı Dulcinee de Toboso için, hayatım boyunca olağanüstü seferlere koşuyorum ve koşacağım.
     Bu karmakarışık lâkırdılardan bir şey anlamayan köylü:
— Bana bakın mösyö, dedi. Ben Rodrigue değilim. Beni pek iyi tanırsınız. Ben komşunuz Pierre Alonzo’yum.
     Don Kişot öfkeli bir sesle:
—  Sus, dedi. Senin aklın ermez. Senin kim olduğunu ben senden çok iyi bilirim. Beni Baudouin yahut îbni Derrak ve hattâ her ikisi birden olmaktan menedemezsin sen!
— Fakat Senyör Kesada…
— Aynı zamanda Fransa’nın on iki asilzadesi olmayı keyfim istese menedebilir misin? Ben yiğitlik bakımından onlardan aşağı bir adam değilim, yakında şan ve şeref bakımından da onları fersah fersah geçeceğim.
     Zavallı Alonzo kulaklarına inanamıyordu. Don Kişot’un deliliklerine aldırmayarak sessiz sedasız yürümeye devam eti. Adamcağız bu işin sonunun neye varacağını kendi kendine soruyordu. Onun için akşama doğru Kesada köyüne döndükleri vakit geniş bir nefes aldı.
     Tam o esnada papaz ile berber, Don Kişot’un şatosunda bir meclis kurmuş bulunuyorlardı.
     Hizmetçi ile yeğen onlarla tartışıyorlar ve şikâyet ediyorlardı.
     Yeğen:
— Ne geldi acaba benim iyi yürekli amcamın başına? Hizmetçi gözyaşlarını önlüğünün eteklerine silerek:
— Gideli iki gün oldu. Mutlaka bir şey oldu ama, diye dövünüyordu.
     Papaz tereddüt içindeydi; iki kadını yatıştırmak için ne söyleyeceğini bilemeyerek eli ile sık sık başını kaşıyordu. Berbere gelince Don Kişot’un kitaplarına küfürü basıyordu.
— O yığın yığın ciltler değil midir adamcağızın beynini bozan? Onları yazanların da, basanların da Allah belâsını versin. Dostumuzu iflâs ettirdikten sonra şimdi de onu büsbütün elimizden alıyorlar.
     Yeğen:
— Nerde bulacağız onu? diye inliyordu. Hizmetçi:
— Silâhı ve atı ile beraber gitti. Bir daha geri dönmez. Görmeyeceğiz onu artık, diye içini çekiyordu.
     Bu matem karşısında papaz hissiz kalamazdı, ikide birde öfkeleniyor, yüzü mosmor oluyordu:
— Yemin ederim ki yarın akşamdan önce hak yerini bulacak, avluya yakacağınız büyük bir ateşte bu kitaplar çatır çatır yanacaklardır. Böylece onlar artık kimseye bir kötülük yapamayacak hale geleceklerdir.
     Berber:
— İyi söylediniz, diye bağırdı. Halkın selâmeti için bu mutlaka lâzımdır.
     Onlar böyle konuşurken şatonun kapısında bir gürültü işitildi. Birden bire tanıyamadıkları bir ses avaz avaz haykırdı:
— Gelin kapıyı açın Marki de Mantoue’ya… Size madam Dulcinee de Toboso’nun esiri Mağribî îbni Derrak’ı getiriyorum.
     Papaz:
— Nedir bu gürültü? diye sordu.
     Yeğen pencereden başını uzattı. Amcasının Alonzo’nun katırı üstünde yattığını görünce o kadar heyecana düştü ki az kalsın bayılıyordu. Hizmetçi:
— Geldi, geldi, diye bağırdı. Papaz:
— Allah’a bin şükür, dedi. Berber ilâve etti:
— Halini pek beğenmedim ben.
     Kapıyı açtılar ve kahramanımızı kucaklamaya koştular.
     O ağır bir sesle:
— Durun bakalım, dedi, atımın münasebetsizliği yüzünden fena halde yaralandım. Sanırım ki aklı başında bir sihirbaz bulup getirmek iyi olacaktır. Beni onun merheminden başka bir şey iyi edemez.
     Papaz derin bir iç geçirdi:
—Marki ile Mağribî’den sonra başımıza bir de sihirbaz çıkıyor.
     Berber ilerledi ve Alonzo’nun yardımı ile Don Kişot’u katırdan indirdi ve onu yatağına kadar götürdü. Sonra da, yaralarının yıkanıp sarılması için arkasından zırhını çıkardılar.
     Don Kişot onlara:
— Nafile aramayın, dedi. Yaralı değilim. Sadece biraz örselendim çünkü bir devler alayı ile çarpışırken atım yere yıkıldı. Fakat yemin ederim ki onlar benden bin beter bir haldeler. Cesaretim onları kaçırdı. Bu dakikada, tabana kuvvet, kaçmakta olduklarını temin ederim.
     Papaz, tablo tamamdır, diye içini çekti, işte devler! Ah benim en iyi dostumu bu hale sokan melun kitaplar! Size bu macerayı pahalıya ödeteceğim.
     Asilzadenin başına neler geldiğini öğrenmeye çalıştılar fakat bütün sorulara devlerle muharebe ettiğinden ve onları kaçırdığından başka cevap vermiyordu.
     Öyle ki berber artık onun üstüne varmamalarını emretti. Vücudundaki ufak tefek bereleri geçirmek için uykudan iyi ilaç olamazdı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi