Ne Bildim Kıymetin, Ne Bildin Kıymetim

N

     Bugünkü hikâyemize şu anda balaylarını geçirmekte olan yeni evli çifti sizlere tanıtmaya çalışarak başlayacağız.
     Öncelikle dilimizin döndüğünce Leman’ı tanıtalım sizlere…
     Bir güzel tasavvur ediniz… Öylesine, öylesine bir güzel düşününüz ki, şu dünyada bir eşi menendi daha olmasın.
     Şöyle hafızanızı bir… Ne o? Baş Şair! Bu işi siz mi üzerinize alıyorsunuz? Buyurunuz öyleyse. Muhayyilenizi bütün gücünüzle zorlayınız, en seçme kelimelerle cümleler kurup mısraları sıralayınız bakalım… Haydi, ne duruyorsunuz?
     Siz Bay Romancı! Siz Hikâyeci beyler! Buyurun… Sizler de şansınızı deneyiniz. Engin tecrübeleriniz, melekeniz, o güzel, o şatafatlı, o cümbüşlü buluşlarınız bakalım yeterli gelecek mi?
     Ya siz! Size sesleniyorum genç ressam kardeşimiz…
     Elinizdeki palet ile mevcut renklerden, tualinize istediklerinizi, istediğiniz şekilde samur fırçanız ile aktarınız bakalım, böyle bir güzel resmetmeye muktedir olabilecek misiniz?
     Olmuyor, olmuyor, olmuyor… Bir türlü olmuyor değil mi dostlarım?
     Eee… Bu sanat ehli kişiler böyle bir güzeli çizip anlatamadıktan, sizlere tarif edemedikten sonra bu iş bizlere mi düşer?
     Leman hanımın güzelliğini tariften, biz de vazgeçtik. Esasen bu genç hanımın ne denli bir güzel olduğunu bu çabalar sırasında anlayacağınız kadar anladınız umarız.
     Şimdi bay şair, bay romancı, bay hikâyeci ve bay ressam kardeşlerimiz…
     Biliyoruz… Şu anda hepiniz harıl harıl bu genç ve güzel hanıma, münasip bir eş yaratmak çabası içerisindesiniz değil mi? Vazgeçiniz… Yanılıyorsunuz, aldanıyorsunuz… Bildiğiniz ve düşündüğünüz gibi değil. Kısaca onu da biz tarif ediverelim.
     Otuz yaşını biraz geçkin, üzerinde koyu renk bir gece elbisesi, beyaz renkli gömleğinin boynunda neftiye çalan kocaman bir papyon… Ceketinin kollarından taşan gömleğinde iri taşlı manşetler, parmağında yine irice taşlı kocaman bir şövalye yüzüğü… Gayri muntazam taranmış düz siyah saçlar, bön bön bakışlı yusyuvarlak bir surat…
     Yalnız cebi şişkin… Cüzdanı alabildiğine dolu… Kendisi dünyadan bir haber… Nerede, nasıl oturulur? Nasıl yenir içilir, nasıl eğlenilir, nasıl hareket edilir, görgü kuralları nelerdir? Bunların hiçbirisini bilmez ve daha da beteri, bunları öğrenip tatbik etmeyi de düşünmez, lüzumsuz bulur…
     Dünyada her şeyin, ama her şeyin para ile -hatta mutluluğun dahi- satın alınabileceğine inanmış… Para ile, varlık ile, köşkler, yalılar ve bankadaki hesapların gücü ile her şeye sahip olunabileceğine inanan yaratılışta; bu görgüde bir genç iş adamıdır Sadık Bey.
     Yok, hayır… Lütfen bize kızıp içerlemeyiniz. Bu iki genci bir araya getiren, mukadderatlarını tayin eden, ömrün inişli-çıkışlı yollarına onları birlikte salıveren, onları bir yastığa birlikte baş koymaya zorlayan bizler değiliz ki bize kızıyorsunuz… Onları birbirine münasip gören, onları bir araya getiren, bizler miyiz ki hiddetle bizlere çatıyor, üzerimize lanetler yağdırıyorsunuz!
     Takdirleri, alın yazıları bu imiş… Bizler ne yapabiliriz ki?
     Bizim bunda bir dahlimiz, bir suçumuz yok ki…
     Görevimiz gereği onları sizlere tanıtmak şu anda içinde bulundukları durumu ve Avrupa’nın ünlü bir başkentinde, bir gece kulübünde bu geceki yaşantılarını sizlere aksettirmek istedik… İşte bütün suçumuz bu bizim!
     Leman ve Sadık gece kulübünün fevkalade dekore edilmiş büyük salonunda, sahneye yakın masalardan birinde yerlerini aldıktan biraz sonra ışıklar hafif hafif karartılmış, etraf çok tatlı bir loşluğa bürünüvermişti. Artık, program başlamak üzere idi galiba…
     Etraftaki masalarda alabildiğine içen ve eğlenen gruplar halinde kadınlı-erkekli kişiler bütün dünyayı unutmuşlar ha bire içiyorlar, gülüyorlar, gayet nazik, centilmence esprilerle dünyanın bütün mihnetlerinden sıyrılıp gidiveriyorlar…
     Nihayet program başlıyor ve orkestralarla birlikte şantözler, şantörler, balerinler, striptiz yıldızları bu gece için hazırlanmış oldukları özel program ve gösterilerini büyük bir başarı ile sunarak bol bol alkışlanıyorlar…
     Sadık Bey, fazlaca miktarda almış olduğu alkolün de tesiri ile adamakıllı şaşırıyor, adeta aptallaşıyor…
     Yanındaki paha biçilmez hazineden habersiz, meçhullerde define arayan bir şaşkın gafilden farksız, şairin “O mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler,” dediği gibi, yüreğinden gıcık gıcık kalkan duygularla, gözleri faltaşı gibi açılmış, striptiz yapan yıldızları, yani çıplak kıyafetleri içerisinde, masalar arasında çiçek satan kızları, manasız bir zevkle süzmektedir.
     Artık kendisini tamamen kaybetmiş bir durumdaydı ki, cebinden çıkardığı büyükçe bir kâğıt parayı çiçekçi kızın eline tutuşturup, kızcağızın yanağına bir de fiske kondurduktan sonra, elindeki çiçek demetini sahneye fırlatıveriyor…
     Leman, dalmış bulunduğu hülyalardan bu hareketle sıyrılıveriyor. Korku ve dehşetle silkinip kendine geliyor. Önce acı acı ve sonra da bin bir şikâyet dolu, sitem dolu tebessümlerle gülmeye başlıyor.
     Sadık Bey büyük bir zafer kazanmış kumandan edasıyla “Nasıl… Güzel yaptım değil mi?” diye sorarken, Leman alaycı tebessümlerini unutup, onları dudaklarının acılarla dolu kıvrımlarına gömdükten sonra yavaş yavaş tekrar eski haline, o melankolik dünyasına… Gerisin geriye o hayal âlemlerine dönüyor…
     Nerede bulunduğunu bile unutmuş, eski anılarının arasına, yıllar öncesine dönüvermişti tekrar…
     Güzel Sanatlar Akademisi’nde talebe iken Vecdi ile tanışmaları, birlikte geçen günler, yıllar ve onunla yaşadıkları büyük aşk dolu günler gözlerinin önünde canlanıveriyor şimdi…
     Ne güzel aşk… Ne güzel günlerdi onlar…
     Ah, ah… Bu gurur…
     Evet, bir gurur yüzünden yıkılıvermişti o büyük aşkları…
     Bir gurur mahvetmişti her ikisini de… Gururlarının esiri ve kurbanı olmuşlar, gururlarından fedakârlık edememişler, gurur şatolarının duvarlarını, burçlarını aşamamışlar ve bu hallere düşmüşlerdi sonunda…
     Leman ve Sadık Bey program sonunda, arabaları ile otellerine dönerlerken, her zaman olduğu gibi, her ikisi de ayrı ayrı kendi dünyalarında yaşamaktaydılar…
     Hâlâ… Evet hâlâ, dünyadan habersiz Sadık beyefendi, yanında oturmakta olan eşi Leman’ı dirseği ile dürterek, “Nasıl… Çok güzel eğlendik değil mi?” diye sorduğunda, tekrar bir rüyadan uyanan Leman, başını hafifçe sallayıp “Hıı… Evet…” diye kısaca bir cevap verdikten sonra, bütün mazisini, anılarını dile getiren bir şarkıya başlıyor…
     Her mısraı bin bir şeyler ifade eden… Öyle sıradan değil… Çok derin anlamların yükü ile gözyaşı döken şeyler ifade eden bu şarkıyı ve içli melodisini dinleyelim şimdi hep birlikte…

Ne bildim kıymetin, ne bildin kıymetim
Reva mı şiddetin, revam mı hiddetin
Zulmeden sen misin, bilmem ki ben miyim?
Kader mi, talih mi, ağyar mı acep kim?
Kıskançlık alevi kalplere gireli
Sen deli, ben deli, aşk deli, ruh deli
Severken sen beni, severken ben seni
Bir gurur mahvetti, hem seni hem beni
Ne sensiz bir mekân, ne sensiz heyecan
Vermiyor teselli, ne ümit ne de can
Sararken gönülü, iştiyak an be an
Değer mi bu hasret, bu firkat, bu hicran?

Beste: Dr. Alâeddin Yavaşça
Güfte: Münir Müeyyet Berkman
Makam: Nihâvend
Usûl: Semaî
Form: Fantezi

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz