Fakat Yirmi Üçüncü Gece Gelince

F

     Söze başlamış:
     Ey bahtı güzel şahım! İşittim ki, Halife Harun Reşid’in veziri Cafer-ül Barmaki öyküsünü şöyle sürdürmüş:
     Vezir Şemseddin, yeğeni Hasan Bedreddin’in kaybolduğunu görünce, kendi kendine, “Dünya ölüm kalım dünyası olduğuna göre, ben tedbirlerimi alayım! Elbet bir gün Hasan nasıl bırakıp gittiyse öylece çıkagelir,” demiş. Ve vezir Şemseddin, bir yazı masası, bir kalem ve bir tabaka kâğıt almış ve evinin tüm eşyasını birer birer kayda geçirmiş. Örneğin, ‘Falan dolap, falan yerde; falan perde falan yerde!’ şeklinde saptamalar yapmış. Bunu bitirince; kâğıdı, kızı Sitt-ül Hüsn’e okuduktan sonra katlamış ve evrak kasasına yerleştirmiş. Bundan sonra Hasan’ın eşyalarını, sarığı, külahı, içdonunu, kuşağı, giysiyi ve keseyi toparlamış ve bir paket yapıp büyük bir dikkatle kapatmış.
     Vezirin kızı Sitt-ül Hüsn’e gelince, ilk düğün gecesinden sonra gerçekten hamile kalmış ve tam dokuz ay sonra, zamanında, ay parçası gibi, babasına her bakımdan benzeyen bir oğlan doğurmuş. Onun kadar güzel! Onun kadar nazik! Ve de onun kadar mükemmel bir oğlan! Doğduğunda, kadınlar onu yıkamışlar ve gözlerine sürme çekmişler; sonra göbekbağını kesmişler ve onu dadılara ve sütanneye teslim etmişler. Şaşırtıcı güzelliğinden ötürü, adını da Âcip koymuşlar.
     Herkesin hayran olduğu Âcip, gün be gün, ay be ay, yıl be yıl, büyüyüp yedi yaşına geldiğinde, dedesi Vezir Şemseddin, onu, çok ünlü bir hocanın okuluna yollamış ve çocuğu bu hocaya emanet etmiş. Ve Âcip, her gün, babası sandığı dedesinin sadık kölesi Sait’in eşliğinde, öğleleri ve akşamları eve dönmek kaydıyla, okula gitmiş.
     Böylece beş yıl geçmiş; o sırada on iki yaşına ulaşmış. Âcip, okuldaki öteki öğrencilere dayanılmaz şekilde kötü davranıyormuş; onları dövüyor, onlara sövüyor ve “İçinizden hanginiz benim gibisiniz? Ben Mısır vezirinin oğluyum!” diyormuş. Sonunda, çocuklar birleşmiş, Âcip’in kötü davranışları hakkında hocaya şikâyette bulunmaya gitmişler. O zaman, okul hocası, vezirin oğluna vereceği ihtarların boşa gideceğini ve de vezirin oğlunu okuldan kovmak istemediğinden, çocuklara, “Size, ona söyleyebileceğiniz bir şey öğreteceğim. Böylece bundan sonra okula gelemez! Yarın, oyun oynarken, hepiniz Âcip’in yöresine toplanın ve birbirinize, ‘Vallahi! Çok ilginç bir oyun oynayacağız, bugün! Ama bir şartla: hiç kimse adını, anasının adını ve babasının adını yüksek sesle söylemedikçe bu oyuna girmeyecek! ”Çünkü anasının babasının adını söyleyemeyen çocuk piçtir ve bizimle oynayamaz! deyin,” demiş.
     Böylece, ertesi gün, Âcip, okula geldiğinde, çocuklar onun yöresinde toplanmışlar; aralarında anlaşmışlar ve içlerinden biri, “Ah, gerçekten evet! Bu harika bir oyun! Ancak bu oyuna kendi ana-babasının adını söylemedikçe hiç kimse girmeyecek! Haydi bakalım! Sırayla!” demiş,
     Bunun üzerine çocuğun biri ilerleyip, “Benim adım Nebih! Annemin adı Nebiha! Babamınki İzzettin!” demiş. Sonra bir diğeri ileri çıkıp, “Bana Necip derler! Anneme Cemile! Babama da Mustafa!” demiş; sonra da bir üçüncüsü, bir dördüncüsü ve diğerleri aynı şekilde kendilerini ve ana-babalarını tanıtmışlar. Sıra Âcip’e gelince, gururlanarak, “Benim adım Âcip! Anneminki Sitt-ül Hüsn! Babamınki Mısır Veziri Şemseddin!” demiş.
     Bunu duyan çocuklar bağrışmışlar, “Hayır, vallahi! Vezir hiç de senin baban değil!” diye… Âcip hiddetlenerek, “Allah belanızı versin! Vezir benim babamdır!” diye haykırmış. Fakat çocuklar alay etmeye ve el çırpmaya başlamışlar ve “Defol! Sen babanın adını bilmiyorsun! O senin büyükbabandır! Şemseddin asla senin baban değildir! Büyükbabandır, annenin babası! Bizimle oynayamazsın!” demişler. Ve çocuklar kahkahalar atarak dağılmışlar.
     Bunu duyan Âcip’in göğsü daralmış, hıçkırıklarla boğulur gibi olmuş! Fakat hemen yanına gelen okul hocası, ona, “Nasıl Âcip, vezirin senin baban değil, annen Sitt-ül Hüsn’ün babası, yani büyükbaban olduğunu hâlâ bilmiyor musun? Babana gelince, onun kim olduğunu ne sen, ne biz, ne de hiç kimse bilmiyor. Çünkü Sultan, Sitt-ül Hüsn’ü kambur seyisle evlendirmişti; fakat seyis Sitt-ül Hüsn ile yatamamış ve bütün kentte, düğün gecesi, onu bir ecinninin kapalı tuttuğunu ve Sitt-ül Hüsn ile yatmaktan engellediğini anlatmış. Ve de mandalara, eşeklere, köpeklere ve benzerlerine dair şaşırtıcı öyküler anlatmış. Böylece, Âcip, kimse senin babamn kim olduğunu bilmiyor! Bundan dolayı Tanrı’nın ve seni bir piç olarak bilen arkadaşlarının önünde daha alçakgönüllü ol! Zaten, Âcip, kesinlikle, babası tanınmayan ve pazarda satılan bir çocukla aynı durumdasın! Bir kez daha söylüyorum: Vezir Şemseddin sadece senin büyükbabandır ve baban bilinmemektedir. Bundan dolayı alçakgönüllü davran!” demiş.
     Okul hocasının bu konuşması üzerine, küçük Âcip koşarak annesi Sitt-ül Hüsn’ün yanına varmış; ağlamaktan, hıçkırmaktan öylesine bitkinmiş ki, ilkin hiçbir şey söyleyememiş. Annesi onu böyle tedirgin görünce teselli etmeye çalışmış ve ona, “Çocuğum, derdinin nedenini annene söyle!” demiş ve onu kucaklayıp öpmüş. Bunun üzerine küçük Âcip, ona, “Söyle bana anne, benim babam kim?” diye sormuş. Ve Sitt-ül Hüsn çok şaşırarak ona, “Vezirdir, oğlum!” demiş; ama, Âcip ağlayarak, “Oh, hayır! O benim babam değil! Gerçeği benden saklama! Vezir sadece senin baban! Benim babam değil! Hayır, hayır! Ya bana gerçeği söylersin ya da şu hançerle vurur kendimi öldürürüm!” demiş. Ve küçük Âcip annesine okul hocasının sözlerini tekrarlamış.
     Sitt-ül Hüsn, bunun üzerine, yeğeni olan kocasını, onunla geçen düğün gecesini ve de Basralı Hasan Bedreddin’in tüm güzelliği ve akıllara durgunluk veren cazibesini hatırlayıp heyecanla ağlayıp hıçkırarak şu dizeleri okumuş:
     Yüreğimde arzuyu tutuşturup uzaklara gitti! Barınağımızdan uzaklara! Benim zavallı aklım da uçup gitti; o dönünceye kadar da geri gelmeyecek. Ama ben onu beklerken, yatıştırıcı uykuyu ve tüm sabrımı yitirdim! O beni bırakıp gitti; onunla birlikte mutluluğum da beni terk etti, huzurum da! Benî terk etti, gözyaşlarım onun yokluğuna adandı; akıp duruyorlar, denizleri dolduran dereler oluştururcasma! Arzumun beni ona taşımadığı bir gün bile yok! Yokluğunun acısını anmadan yüreğim de çarpmıyor! Hayali ruhumda belirir belirmez, aşkım, arzularım ve anılarım çoğalıyor! Günün ilk saatlerinden başlayarak, gözlerimin önünde beliren daima onun sevgili hayalidir ve bu hep böyledir! Çünkü başka düşüncem, başka aşklarım yok ki!
     Sonra da hıçkırmaktan başka bir şey elinden gelmemiş. Ve Âcip, anasını ağlar görünce, o da ağlamaya başlamış. Ve her biri kendi köşesinde ağladığı sırada, haykırmalar, ağlamalar duyarak vezir içeri girmiş. Çocuklarını böyle ağlar görünce, onun da yüreği parçalanmış ve onlara, “Çocuklarım, niçin böyle ağlıyorsunuz?” diye sormuş.
Bunu duyan Sitt-ül Hüsn, küçük Âcip’in okuldaki çocuklarla olan serüvenini anlatmış. Ve vezir, bu öyküyü duyunca, geçmiş günlerin tüm felaketlerini yeniden hatırlamış; kendi başına gelenleri, kardeşi Nureddin’in, yeğeni Hasan Bedreddin’in ve de en sonra küçük Âcip’in başına gelenleri… Ve bütün bu anılar bir araya gelince, o da ağlamaktan kendini alamamış. Ve umutsuzca, Sultan’ın katına çıkarak ona, kendi adına ve çocuklarının adına bu durumun devam edemeyeceğini söylemiş ve yeğeni Hasan Bedreddin’i bulabileceği Basra kentine ulaşmak üzere Doğu’ya doğru geziye çıkmak için izin istemiş. Sonra da Sultan’dan gideceği her ülkede yeğenini aramak ve bulunca alıp getirmek üzere gerekli araştırmaları yapmak üzere, yanında götürebileceği ve ilgililere gösterebileceği fermanlar talep etmiş. Sonra da acı acı ağlamış. Yüreği parçalanan Sultan, onun tüm ülkelerde ve tüm eyaletlerde kullanabileceği fermanları yazıp kendisine vermiş. Vezir buna çok sevinmiş, Sultan’a teşekkürler ve saltanatının devamı için dualar etmiş ve sonra yere kapamp önünde yeri öperek izin alıp huzurdan çıkmış. Ve o saatte başlayarak yol hazırlığına başlamış. Kızı Sitt-ül Hüsn ve torunu Âcip’i de yanına alarak yola koyulmuş.
     Kafile ilk gün, ikinci gün, üçüncü gün ve bunları izleyen günler Şam doğrultusunda yol alarak sonunda güvenle Şam’a ulaşmış; tüm kapılarını, Midan’dan Hasba’ya kadar geçmişler; yollarını sürdürmeden önce çadır kurup iki gün orada dinlenmişler. Şam’ın ağaçlar, akarsularla donanmış hayranlık uyandıracak güzellikte bir kent olduğunu görmüşler. Kent, şu dizelerle onu öven şairin anlattığı gibiymiş:
     Şam’da bir gün bir gece geçirdim. Şam! Onu kuran, ona benzer bir kentin bir daha yapılamayacağına yemin etmiş âdeta! Gece, Şam’ı kanatlarıyla örter, aşkla dolu… Sabah onun üzerine tıkız ağaçların gölgesini serer! Ağaçların dallarındaki şebnemler şebnem değil, incidirler! Onlan sarsan sabah yeline karşın, inciler, kar gibi düşer! Orada, ormanlarında, her şeyi yapan Doğa’dır. Kuşlar sabah ötüşlerini yapar; gölün suyu açık, beyaz bir kitap sayfasıdır; meltem yanıt verir ve kuşların söylediklerini yazar ve beyaz bulutlardan düşen yağmur tüm durgun sulara şiirler düzer!
     Böyle olunca vezir ile yanındakiler gidip kenti görmek ve çarşılarından ihtiyaç duyduklan şeyleri satın alıp Mısır’dan getirdikleri şeyleri de satmışlar. Ünlü hamamlarında yıkanmışlar ve tüm dünyada bir eşi daha bulunmayan Beni-Ümmiye Camii’ne gitmişler.
     Âcip’e gelince, o da, iyi yürekli Sait’in eşliğinde, kente eğlenmeye gitmiş. Haremağası, onu birkaç adım geriden izliyormuş ve elinde bir vuruşta bir deveyi öldürebilecek bir kamçı tutuyormuş; çünkü Şam halkının kötü ününü biliyormuş ve bu kamçıyla efendisi güzel Âcip’e yaklaşmalarını önlemek istiyormuş. Ve gerçekten, yanılmamış; çünkü güzel çocuğu görür görmez, Şam halkı, onun ne denli zarif ve çarpıcı olduğunun farkına varmış; onun kuzey rüzgârından da tatlı, susuz kalınca özlenen su kadar taze ve hasta olunca özlenen sağlık kadar hoş olduğundan söz etmişler ve yollardaki herkes Âcip’i izleyip durmuş; kimileri de, hızla onları geçip ilerde, geçişini daha iyi ve daha uzun seyretmek için yere oturmuşlar. Sonunda talihin iradesiyle, Âcip ve haremağası, bir tatlıcı dükkânının önüne gelmişler ve kendini bilmeyen bu kalabalıktan kaçınmak için dükkâna girmeye niyetlenmişler,
     Oysa, bu dükkân, Âcip’in babası Hasan Bedreddin’in işlettiği dükkânmış. Hasan’ın babalığı ihtiyar tatlıcı ölmüş ve dükkân miras yoluyla Hasan’a kalmış imiş. O gün Hasan, nar taneleri ve diğer şekerli ve lezzetli şeylerle nefis bir tatlı hazırlamakta imiş. Âcip ile kölenin dükkânın önünde durduklarını görünce, Hasan küçük Âcip’in güzelliğiyle büyülenmiş; sadece büyülenmemiş, ilahi bir hisle ve tüm yüreğiyle olağandışı heyecanlanmış ve içi sevgiyle dolu, “Ey benim genç efendim, sen ki kalbimi fethedip tüm varlığımda saltanat kurdun! Sen ki, tüm benliğimi kendine çektin. Dükkânıma girerek bana onur verir misin? Sadece merhamet edip yaptığım tatlıların çeşnisine bakar mısın?” demiş. Bu sözleri söylerken, Hasan, kendine karşın, gözlerinde yaşlar belirmesini önleyememiş; geçmişteki durumuyla şimdiki durumunu hatırlayıp ağlamış.
     Âcip, babasının sözlerini işitince, onun da yüreği hüzünlenmiş; köleye dönerek, ona, “Sait! Bu tatlıcının konuşmaları yüreğime dokundu. Her halde uzaklarda bırakmak zorunda olduğu bir çocuğu olsa gerek! Ben galiba ona bu çocuğu hatırlattım! Kim bilir belki biz onun acısını dindirirsek, Tanrı da bize acır ve babamı aramak için yaptığımız araştırmalarda yardımcı olur,” demiş.
     Âcip’in bu sözlerini duyunca, haremağası, “Vallahi, efendim, hiç gerekmez! Oh! Sakın ha! Bir vezirin oğluna çarşıdaki bir tatlıcı dükkânına girmek yaraşmaz ve de öyle orta yerde bir şeyler yemek hiç olmaz! Ya, hayır! Bununla birlikte, şu edepsiz ve kendini bilmez takımının seni rahatsız edeceği endişesiyle dükkâna girmek istiyorsan, ben onları uzaklaştırmayı ve seni onlara karşı savunmayı şu kamçıyla pekâlâ sağlayabilirim! Ama dükkâna girmeye gelince, bak bu olmaz!” demiş,
     Haremağasımn sözlerini duyunca, Hasan çok üzülmüş ve gözleri yaşla dolu, yanakları ıslak, haremağasına dönerek, ona, “Ey saygıdeğer kişi, merhamet edip dükkânıma girmenin zevkinden beni niye mahrum etmek istiyorsunuz? Sen ki, bir kestane kadar karasın! Ama için tıpkı onunki kadar beyazdır! Sen ki, tüm şairlerimizin hayranlık uyandıran dizeleriyle övülmüş gibisin! Gel de sana için kadar dışının da beyaz olmasının sırrını açıklayabileyim!” demiş.
     Yiğit haremağası bunu duyunca çok gülmüş ve “Doğru mu, doğru mu bu söylediğin? Yapabilir misin? Ama nasıl? Bunun sırrını bana hemen açıkla!” demiş. Hasan Bedreddin de ona, hemen, haremağalarını öven bir şiirin dizelerini okumuş:
     Onun hoş nezaketi ve tavırlarındaki zarafet ve de davranışlarındaki asalet, hükümdarların saraylarının saygıdeğer koruyucuları olmalarına yetmiştir! Harem için, eşi bulunmaz hizmet erleridir onlar! Kibarlıklarından ötürü, gökteki melekler, kendi sıraları gelince, yere iner ve onlara hizmet ederler!
     Bu dizeler, gerçekten, öylesine olağanüstü ve duruma uygunmuş ve o kadar güzel okunmuş ki, haremağası hem duygulanmış hem de müthiş iltifat görmüş olduğundan, Âcip’in elinden tutarak tatlıcının dükkânına onunla birlikte girmiş.
     Bunu görünce Hasan Bedreddin çok sevinmiş ve onların onuruna ne yapacağım bilememiş. Sonra, en güzel kâselerinden birini almış; onu nar tanesi, şeker ve soyulmuş bademle doldurmuş ve üzerlerine yeterince nefis kokular serpmiş; sonra da işlemeli ve kabartmalı bakır tepsilerinden en gösterişlisini seçerek kâseyi bununla sunmuş. Ve tatlıyı memnunluk işaretleri yaparak yediklerini görünce ruhu çok okşanmış ve çok memnun olmuş ve onlara, “Gerçekten, benim için ne büyük şeref! Ve de ne bahtlı bir gün! Hoş olsun, afiyet olsun!” demiş.
     Küçük Âcip, ilk lokmaları yedikten sonra, tatlıcıya, “Bizimle oturabilir ve yiyebilirsin! Allah da bizi araştırmalarımızda yardım ederek ödüllendirir,” diyerek tatlıcıyı yanlarında oturmaya davet etmiş.
     Bunu duyan Hasan Bedreddin, “Nasıl, çocuğum! Sen, bu kadar genç yaşta, sevdiğin birini yitirerek derde mi düştün?” diye sormuş. Âcip de, “Elbette, yiğit adam, yüreğim şimdiden sevgili bir varlığın yokluğuyla yanıp tutuşuyor! Ve bu çok sevilen varlık benim öz babamdır. Ve büyükbabamla birlikte, tüm ülkeleri gezerek onu arıyoruz,” diye yanıt vermiş. Sonra küçük Âcip bu anıyla ağlamaya başlamış; Bedreddin de bu ağlayışa katılmaktan kendini alamamış, o da ağlamış. Ve haremağası da buna yürekten katılarak başını sallamış.
     Ancak bütün bunlar, kokulu ve büyük bir sanatla hazırlanmış, nefis nar tatlısına onur vermekten onları alıkoymamış. Öyle nefismiş ki yedikleri şey, doyuncaya kadar kaşık sallamışlar. Ancak, zaman epeyce geçtiği halde, Hasan farkında değilmiş; haremağası ile Âcip ayrılır ayrılmaz, Bedreddin, sanki ruhunun da onunla birlikte sürüklenip gittiğini sanmış; ve onu izlemek arzusuna karşı çıkamayarak çabucak dükkânını kapatmış, hiçbir şekilde Âcip’in kendi oğlu olduğunu aklına getirmeden, çıkıp aceleyle onları izlemiş ve Şam’ın büyük kapısından dışarı çıkmadan onlara ulaşmış.
     O sırada haremağası, tatlıcının kendilerini izlemiş bulunduğunu fark etmiş; dönüp ona, “Neden bizi izliyorsun, tatlıcı?” diye sormuş; Bedreddin de, “Sadece kentin dışında görülecek ufak bir işim olduğu için, birlikte yürüyeİim diye size ulaşmak istedim, sonra da dönecektim. Zaten, sizin ayrılışınız, canımı bedenimden kopardı!” demiş.
     Bu sözleri duyan haremağası çok kızmış ve kendi kendine, “Gerçekten, bu tatlı kâsesi bize çok pahalıya patladı! Felaket kâsesi imiş âdeta! Bu tatlıcı hazmetmeye çalıştığımız şeyleri bize kusturtacak, îşte şimdi de bir yerden öbür yere peşimizden koşup duruyor!” diye söylenmiş. O sırada Âcip dönerek tatlıcıyı görmüş, yüzü kızararak kekelemeye başlamış: “Sait! Bırak ne yaparsa yapsın! Tanrı’nın yolları tüm Müslümanlara açıktır!” demiş; sonra da “Ama bizi çadırlara kadar izlerse, o zaman gerçekten beni izlemekte olduğunu anlarız ve onu kovmaktan geri durmayız!” diye eklemiş. Sonra Âcip başını eğmiş ve yoluna devam etmiş; haremağası da birkaç adım gerisinden onu izlemiş.
     Hasan’a gelince, onları Midan’dan çadırların kurulduğu Hasba’ya kadar izlemeyi sürdürmüş. Bu sırada Âcip ile haremağası geri bakıp onu birkaç adım artlarında görmüşler. Acip de, bu kez, sinirlenmiş ve olup bitenleri: bir tatlıcıya girdiklerini ve tatlıcının sonradan kendilerini izleyerek artlarından geldiğini, haremağasının büyükbabasına anlatacağından çok korkmuş. Onu dehşete düşüren bu düşünceyle yerden bir taş almış; ayakta, hareketsiz, dalgın ve gözlerinde garip bir ışıkla kendilerine bakan Hasan’a dönmüş. Tatlıcının gözlerindeki bu alevin değişik bir anlamı olduğunu düşünmüş ve daha da fazla sinirlenmiş; tüm gücüyle taşı nrlatmış; taş Hasan’ı ağır biçimde yaralamış; sonra Âcip ile haremağası aceleyle çadırlara yönelmişler.
     Hasan Bedreddin’e gelince, baygın, yere düşmüş; yüzü baştanbaşa kana bulanmış. Ama ne mutlu ki, kendine gelmekte gecikmemiş; kanını dindirmiş ve sangından bir parça yırtarak alnını sarmış. Sonra kendi kendini azarlamaya koyularak, “Aslında; benim kusurumdan oldu bu! Dükkânımı kapatmakla ve doğru olmayan bir tarzda bu güzel çocuğu izlemekle düşüncesizce davrandım. Herhalde bu izleyişimi kötü maksatlara yormuştur!” demiş. Sonra içini çekip “Allah kerim!” diyerek kente dönmüş ve dükkânını yeniden açarak eskisi gibi hamur işi yapıp satmaya başlamış; bu sırada acıyla, Basra’daki zavallı annesini ve çocukluğunda, hamur işi üzerine kendisine verdiği ilk dersleri hatırlıyor ve ağlıyormuş; teselli bulmak için kendi kendine şu dizeleri okumuş:
     Talihten yana hiç adalet bekleme: düş kırıklığından öte bir şey elde edemezsin! Çünkü sana adalet sağlayacağını sandığın talih bu doğada yaratılmamıştır.
     Tatlıcı Hasan Bedreddin’in amcası vezir Şemseddin’e gelince, Şam’da üç günlük dinlenmeden sonra, Midan’dan çadırlarını söktürüp Basra’ya doğru yol almak üzere, ilkin Hums, sonra Hama ve Halep’e doğru yola çıkmış. Ve her yerde araştırmalar yapmaktan geri durmamış; Halep’ten Mardin’e, sonra Musul’a ve Diyarbekir’e gitmiş; sonunda da Basra’ya ulaşmış.
     Ancak bir parça dinlendikten sonra, Basra sultanının huzuruna çıkmak istemiş. Sultan onu hemen huzura almış ve onu alçakgönüllülükle kabul etmiş ve iyilikseverlikle onu Basra’ya getiren nedeni öğrenmek istemiş. Şemseddin tüm öyküsünü ve eski vezir Nureddin’in kardeşi olduğunu ona anlatmış. Sultan Nureddin’in adını duyunca, “Allah ondan lütfunu esirgemesin!” demiş ve ona, “Evet, dostum, Nureddin benim dostumdu ve kendisini çok severdim, ölümünden buyana on beş yıl geçti! Ardında bir de Hasan Bedreddin adlı oğul bıraktı; ama bu çocuk bir gün birdenbire kayboldu. Bir daha ondan söz edildiğini duymadık. Ama, burada, Basra’da, hâlâ, Nureddin’den önceki vezirimin kızı, kardeşin Nureddin’in karısı olan annesi yaşıyor!” diye eklemiş.
     Bu haberi alan Şemseddin sevincin doruğuna çıkmış ve “Şahım! Yengemi görmek isterdim!” demiş; Şah da ona gerekli izni vermiş.
     Şemseddin adres ve doğrultusunu öğrendikten sonra, hemen rahmetli kardeşi Nureddin’in evine koşmuş; yolda, onu son bir kez kucaklamadan, kendisinden uzakta ölen kardeşi Nureddin’i düşünerek oraya ulaşmakta gecikmemiş. Ağlamış ve şu dizeleri kendi kendine okumuş:
     Oh! Geçmiş gecelerimin konutuna dönüyorum! Yöresindeki duvarları öpüyorum! Ama yüreğimin özünde beni yaralayan bu duvarları değil, konutta oturana duyduğum aşktır!
     Sonra büyük bir kapıdan, ortasında evin bulunduğu büyük bir avluya girmiş. Evin kapısı, her türlü renkten mermerlerle canlandırılmış kemerli, granitten yapılmış bir harikaymış. Bu kapının dibinde, görkemli bir mermer üstünde, kardeşi Nureddin’in altın harflerle kazınmış adını bulmuş. O zaman eğilip bu ismi öpmüş ve çok heyecanlanarak ağlamış ve şu dizeleri okumuş:
     Her gün, sabahleyin, doğan güneşe senden haber soruyorum. Ve de her gece çakan şimşeğe! Uyursam eğer, uyumakta olduğum halde, arzu, arzunun dikeni, arzunun ağırlığı, arzunun bıçkısı içime işliyor! Ve asla dertlerimi haykırmıyorum! Ey tatlı dostum, artık daha fazla katı yokluğun sinesinde uzaklaşma! Yüreğim parça parça, yokluğun acısıyla kesik ve kopuk! Hangi hayırlı gün, hangi eşsiz gün, bizi sonunda birleştiren gün kadar hayırlı ve eşsiz olabilir? Ama, yokluğunun ruhumu bir başka aşkla doldurduğunu hiç düşünme! Çünkü yüreğim, ikinci bir sevgiyi alacak kadar geniş değil!
     Sonra eve girmiş, tüm daireleri geçerek Basralı Hasan Bedreddin’in anası, yengesi hatunun oturmasına ayrılmış odaya gelinceye kadar yürümüş.
     Oğlu Hasan’ın kaybolmasından sonra, kadın, gece gündüz ağlayıp hıçkırmak için bu odaya kapanmış ve odanın ortasına, uzun zamandır öldü bildiği oğlu için zavallı çocuğunun mezarını temsil edercesine küçük bir türbe yaptırmış; tüm zamanını, gözyaşları içinde, orada geçiriyor ve dertten çökmüş; uyumak için yine oraya başını dayıyormuş.
     Şemseddin, odanın kapısına iyice yaklaştığı zaman, yengesinin sesini duymuş; bu acılı ses şu dizeleri okuyormuş:
     Ey mezar! Tanrı aşkına söyle bana! Dostumun güzelliği, çekiciliği silindi mi? Güzelliğinin parlak temaşası, ebediyen soldu mu? Ey mezar! Kuşkusuz sende, ne zevk bahçeleri, ne yücelmiş gökkubbesi var! Ama, söyle bana! Nasıl oluyor da, içinde, ayın ışıldadığını ve dalın çiçeklendiğini görüyorum?
     Bunu duyan vezir Şemseddin içeri girmiş; en yüce saygılar sunarak yengesini selamlamış ve ona kocası Nureddin’in kardeşi olduğunu söylemiş. Sonra da ona tüm öyküyü ve oğlu Hasan’ın bir gece kızı Sitt-ül Hüsn ile yattığını, ertesi gün ortadan kaybolduğunu ve sonunda Sitt-ül Hüsn’ün hamile kalıp Âcip’i doğurduğunu… Sonra da, “Âcip benimle birlikte geldi. Oğlunun kızımdan olma oğlu olduğuna göre, senin de torunundur,” diye eklemiş.
     O ana kadar dünya işlerine başını çevirmiş ve büyük bir mateme bürünmüş olan dul kadın, oğlunun yaşamakta olduğunu anlayınca heyecanlı bir şekilde ayağa kalkıp onu kucaklayarak ayaklarına atılmış ve onun onuruna şu iki dizeyi okumuş:
     Bana gelerek bu mutlu haberi duyurandan Allah razı olsun! Ne muradı varsa versin! Çünkü bana en mutlu, duyulanların en iyisi bir haber verdi! Eğer kabul edip yeter bulacağı bir hediye vermek gerekirse; ona ayrılıklarla parçalanmış bir yürek vereceğim!
     Ve vezir, hemen gidip Âcip’i getirmeleri için adamlar göndermiş; çocuk hemen getirilmiş. Bunu gören büyükanne ağlayarak Âcip’in boynuna sarılmış. Ve Şemseddin ona, “Ey anne, gerçekte, bu an, hiç de gözyaşı dökülecek an değildir, bizimle birlikte Mısır’a gelmek için hazırlıklar yapma zamanıdır. Ve inşallah, yeğenim Hasan da yakında bizimle birlikte olacaktır!” demiş. Âcip’in büyükannesi de, “İşittik ve itaat ettik” demiş. Ve hemen o anda ayağa kalkmış; gerekli tüm eşyasını ve yiyecek olarak tedarikini yapıp tüm hizmetkârlarını bir araya getirerek hemencecik yolculuğa hazır bulunduğunu göstermiş.
     Bunun üzerine vezir Şemseddin, Basra Sultanı’nın huzuruna çıkarak veda etmiş. Sultan da ona, kendisi için ve Mısır Sultanı için hediye ve armağanlar vermiş. Bunu izleyerek Şemseddin, iki kadın ve Âcip, maiyetleriyle birlikte yola koyulmuşlar. Yeniden Şam’a ulaşıncaya kadar, kesintiye uğratmadan, yollarına devam etmişler. Orada, Kanun Meydanı’nda durmuşlar ve çadırlarını kurmuşlar. Ve vezir, “Burada, Şam’da, bir hafta kalarak Mısır Sultanına sunulacak uygun hediye ve armağanlar alacağız,” demiş.
     Böylece, vezir, mallarını sunmak üzere çadırlarını ziyaret eden zengin tacirlerle meşgul olurken; Âcip haremağasına, “Baba Sait, ben gidip biraz eğlenmek istiyorum. Haydi Şam çarşılarına gidelim! Ne var, ne yok, bakalım! Ve de tatlılarını yediğimiz, bize gösterdiği misafirperverliğini öveceğimize taşla kafasını yardığımız tatlıcının durumunu da öğrenelim! Gerçekten, ona iyilik yerine kötülük yaptık!” demiş. Haremağası da, “İşittik ve itaat ettik!” yanıtını vermiş.
     Bunun üzerine Âcip ile haremağası çadırdan çıkmışlar; çünkü Âcip, bilinçsizce duyduğu bir evlat sevgisinin ortaya çıkardığı kör bir itişin etkisinde bulunuyormuş. Kente varınca, tatlıcı dükkânına ulaşıncaya kadar çarşılarda durmadan yürümüşler. Tam da Beni Ümmiye Camii’nde Müslümanlar toplanıp ikindi namazını kılacakları saatmiş.
     O sırada, Hasan Bedreddin, dükkânında, daha önceki aynı nefis tatlıyı: soyulmuş bademli, nar taneli, şekerli ve kokulu tatlıyı hazırlamakta imiş! Âcip tatlıcıyı gözden geçirmiş ve attığı taşın alnında bıraktığı izi görmüş. Bunu görünce de yüreği daha fazla üzülmüş ve “Selamünaleyküm ey tatlıcı! Buralara senden haber almaya geldim. Beni tanımadın mı?” demiş. Hasan onu görür görmez içinin ezildiğini, yüreğinin düzensiz vuruşlarla çarptığını, yere düşecek gibi başının döndüğünü ve bir sözcük bile söyleyemeyecek kadar dilinin damağına yapıştığını hissetmiş. Sonunda başını çocuğa doğru kaldırmış ve tüm alçakgönüllülüğüyle, ona şu dizeleri okumuş:
     Sevgilime sitemler etmek kararındaydım; ama onu sadece görmekle vazgeçtim ve ne dilime ne de gözlerime hâkim olabildim! Sustum; gururlu ve ezici görünümü karşısında gözlerimi eğdim; duyduklarımı belli etmemek için değişik görünmeye çalıştım; ama başarı sağlayamadım. Oturup sayfalar dolusu sitemler yazdım; fakat, yanına ulaşınca, bir tek sözcüğünü bile nkuyamadım.
     Sonra, “Ey efendilerim, sırf alçakgönüllülük göstererek buyrun girin! Ve hazırladığım tatlıyı tadın! Çünkü vallahi! Ey genç çocuk, geçen defa, seni görür görmez yüreğim sana bağlanmıştı! Seni izlediğimden dolayı çok pişman olmuştum; yaptığım gerçekten delilikti!” diye eklemiş. Fakat Âcip, onu, “Vallahi! Sen çok tehlikeli bir dostsun! Yedirdiğin bir parça tatlı yüzünden bizi tehlikeye soktun! Oysa, şimdi, bizim ardımızdan gelip bizi izlemeyeceğine yemin vermedikçe dükkânına girmeyecek ve hiçbir şey yemeyeceğiz. Yoksa bir daha buraya gelmeyiz. Çünkü, bil ki, burada, Şam’da tam bir hafta kalacağız. Bu sırada büyükbabam, sultan için hediyeler satın alabilecek!” diye yanıt vermiş. Bunu duyan Bedreddin, “İkinizin önünde işte yemin ediyorum!” diye haykırmış. Bunun üzerine Âcip ile haremağası dükkâna girmişler ve Bedreddin onlara hemen bir kâse dolusu özel tatlısı: şekerli, bademli ve kokulu nar tanesini sunmuş. Ve Âcip, ona, “Gel sen de bizimle ye! Allah da bu yoldan, bizi araştırmalarımızda başarılı kılar!” demiş. Hasan buna çok sevinmiş ve karşılarına oturmuş. Fakat, tüm bu sürede, Âcip’i seyretmekten kendini alamamış ve öylesine olağandışı ve ısrarlı bir ilgiyle bunu yapmış ki, Âcip sıkılmış ve ona, “Yarabbi! Sen ey iyi yürekli kişi! Ne kadar can sıkıcı ve ısrarlı bir sevgi gösterisinde bulunuyorsun! Sana daha önce de sitemlerde bulunmuştum. Beni böylesine süzmekten ve gözlerinle yüzüme yiyecek gibi bakmaktan vazgeç!” demiş. Bu sözleri duyan Bedreddin, şu dizelerle yanıt vermiş:
     Senin için yüreğimin derinliklerinde açıklayamadığım bir giz var; benliğimde sakladığım bir düşünce ki asla sözcüklerle anlatılamaz! Sen ki! Güzelliğiyle mağrur parlak mehtabı, şaşkınlıktan örtünmeye zorlarsın! Senin aydın yüzün, sabahı utandırır, şafağa baş eğdirir! Sana sözsüz bir tapınmayla; sana, ey Tanrı sevgilisi, çoğalıp güzeli eşen arzular ve ölümsüz, benzersiz duygularla bağlıyım! Ve şimdi, yanarak tümden eriyorum! Yüzün, benim cennetimdir! Kuşkusuz! Ateşli susuzluğumdan öleceğim! Oysa sen, dudaklarınla susuzluğumu giderebilir ve onların balıyla ruhumu tazeleyebilirsin!
     Bu dizeleri okuduktan sonra, aynı güzellikte başkalarını da okumuş; ama bir bakıma, bunlar haremağasına da seslenen dizelermiş. Böylece, bir saat süreyle, kimi zaman Âcip’in, kimi zaman da haremağasının onuruna dizeler okumayı sürdürmüş. Bundan sonra, tüm olarak doyduklarından, Hasan, ellerini yıkamaları için gerekli her şeyi önlerine getirmiş. Bu maksatla, bakırdan yapılmış benzersiz bir ibrikle ellerine kokulu sular dökmüş; kemerine takılı bulunan renkli ipekten bir havluyla ellerini kurulamış. Sonra da ellerine, dükkânın en üstteki raflarında bulunan ve önemli durumlarda kullanılmak üzere itinayla sakladığı gümüş bir gülabdandan gülsuyu serpmiş ve bu kadarla da kalmamış; bir an için dükkândan çıkarak elinde iki testi misk ve gülsuyuyla yapılmış şerbet getirerek, her birine birer testi sunmuş ve onlara, “Bakın! Kendi isteğinizce buradan içebilirsiniz!” demiş.
     Bunun üzerine Âcip testiyi alıp şerbeti içmiş; sonra bunu haremağasına geçirmiş; o da içip yeniden Âcip’e vermiş; Âcip yeniden içtikten sonra testiyi bir kez daha haremağasına vermiş. Bu, böylece karınları şişip ömürlerinde hiç olmadığı kadar doyuncaya değin, böylece devam etmiş. Bundan sonra, tatlıcıya teşekkür edip çadırlara akşam olmadan yetişmek üzere oradan ayrılmışlar.
     Çadırlara gelince, Âcip, büyükannesinin ve annesi Sitt-ül Hüsn’ün ellerini öpmek üzere aceleyle yanlarına girmiş; büyükannesi onu öpmüş ve bunu yaparken oğlu Bedreddin’i hatırlamış; derin derin iç çekip pek çok ağlamış. Sonra da şu dizeleri okumuş:
     Ayrılanların bir gün birleşebileceklerinden tüm ümidimi kessem, ayrılışından sonra yaşama arzumu yitirirdim! Oysa, ben, kalbime senin aşkından başkasını sokmamaya yemin etmişim. Ve Yüce Tanrı yeminimin tanığıdır ve tüm sırları bilir!
     Sonra Âcip’e, “Çocuğum, gezmek için nerelere gittin?” diye sormuş. Âcip, “Şam sokaklarına” diye yanıt vermiş. Kadın, “Öyleyse şimdi iyice acıkmışsındır!” demiş ve yerinden kalkarak nar tanesi karışımı ünlü tatlıdan bir porselen kâseye koyarak getirmiş. Bu benzersiz lezzetteki tatlı, onun ustalıkla yaptığı ve oğlu Bedreddin’e, daha çocukken, Basra’da öğrettiğinin aynısı imiş.
     Köleye de, “Efendin Âcip ile birlikte sen de yiyebilirsin!” demiş. Fakat haremağası yüzünü buruşturup kendi kendine, “Vallahi! Hiç isteğim yok! Bir lokma bile yiyemem!” demiş. Yine de Âcip’in yanına oturmuş. Âcip’e gelince onun da, tatlıcıda yiyip içtiği şeylerden karnı çok tokmuş. Yine de bir lokma alıp tatmış. Ama çok doygun olduğundan lokmayı yutamamış. Bir de, bunun şekerinin biraz noksan olduğunu fark etmiş. Aslında bu, doğru değilmiş; çok doygun olduğundan ona böyle geliyormuş. O da, yüzünü buruşturarak büyükannesine, “Bu tatlı pek iyi olmamış, büyükanne!” deyivermiş.
     Bunu duyan büyükannesi, hiddetten boğulur gibi olmuş ve ‘Nasıl, çocuğum, benim hazırladığım şeyin iyi olmadığını söylemeye mi yelteniyorsun? Bilmiyor musun ki, bütün dünyada, baban Hasan Bedreddin’în dışında, kimse benim yaptığım yemekler, hamur işleri ve tatlılardan iyisini yapamaz. Hasan Bedreddin de zaten benden öğrenmiştir!” diye haykırmış. Fakat Âcip, “Vallahi, büyükanne! Senin hazırladığın tatlı tam kıvamını bulmamış. Sanırım şekeri biraz noksan! Ama mesele bu değil. Sen bilmiyorsun! Sana itiraf edeyim, ama annem ile büyükbabama söyleme! Çarşıda, bize aynı tatlıdan sunan bir tatlıcıyla tanıştık. Ama tatlısının daha kokusunu duymakla insanın yüreği ferahlıyordu. Tadına gelince, öylesine lezzetli idi ki, hazımsızlık çeken birinin bile iştahını kabartırdı! Hazırlanışına gelince, gerçekte ve hiçbir şekilde, ne yakın ne de uzaktan bir diğerininkiyle kıyaslanabilir, büyükanne!” demiş.
     Bu sözleri duyunca kadın, çok sinirlenmiş ve haremağasına bir göz atıp ona… 

     Fakat anlatısının tam burasında, Şehrazat, sabahın yaklaştığını görmüş ve yavaşça, öyküsünü kesmiş. Bunun üzerine kız kardeşi Dünyazat, ona’ “Ablacığım, sözlerin ne kadar tatlı ve hoş! Bu öykün de zevkli ve büyüleyici!” demiş. Ve Şehrazat, ona gülüp, “Evet, kardeşim, ama bunun, eğer Allah’in yardımı ve Şahın himayesiyle hayatta kalırsam, bu gece ikinize anlatacağım öykünün yanında sözü mü olur?” demiş. Ve Şah, içinden, ‘Vallahi! Aslında olağanüstü ve şaşırtıcı olan öykünün sonunu işitmeden onu asla öldürmeyeceğim!” demiş. Sonra Şah Şehriyar ve Şehrazat, ikisi de, gecenin geri kalan bölümünü sabaha kadar birbirlerine sarılarak geçirmişler.
     Bundan sonra Şehriyar, çıkıp adalet dağıttığı salona geçmiş. Divan, vezirler, mabeyinciler, muhafızlar ve saray halkıyla dolmuş. Ve Şah hükümler vermiş, memurlar tayin etmiş; kimi memurları da görevden almış, yönetmiş ve askıda kalan işleri tamamlamış ve böylece günün sonuna ulaşmış. Sonra divan dağılmış ve Şah, saraya dönmüş. Ve gece gelince karısı ile her zaman yaptıklarını yapmış.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz