Don Kişot (6)

D

Altıncı Bölüm-(Don Kişot’un yeni yolculuğu)
     Ertesi sabah Don Kişot’un derin derin uyuduğu sırada, papaz ile berber şatoya geldiler ve yeğeninden kitaplığın anahtarını istediler. Kız bu anahtarı onlara gönül hoşluğu ile vermişti.
     Hizmetçi onların işe koyulmuş olduklarını öğrendiği zaman bir şişe kutsal su getirmeye koştu ve onu papaza teslim etti:
— Buyurun, dedi, duvarlara ve odada ne varsa hepsinin üstüne serpiştirin bu suyu ki, ne kadar şeytan, sihirbaz ve büyücü varsa kaçıp gitsinler ve bir daha da geri dönmesinler.
     Hizmetçi dışarı çıktığı zaman papaz:
—  Her kitaba ayrı ayrı kutsal su serpmeye kalkarsak bu işi iki günde bitiremeyiz.
— Onların hepsini ortadan kaldırmak için büyük bir ateş yakmaktan iyi iş olmaz.
     İki adam bütün kitapları hiç hürmet göstermeden pencereden attılar. Sayıları pek çoktu, meydana getirdikleri yığın dehşet verecek gibi idi.
     Hizmetçi;
     “Ah!” diye iç çekti. “Benim iyi yürekli efendim bu melun kâğıtları almak için bütün parasını verdi; biz şimdi onları yakıyoruz.”
     Fakat bu saatte yanıp yakılmak para etmezdi; berber avluya indi ve kitaplara ateş verdi. Alevler evin damlarına çıkıyor ve yeğen, amcasının uykudan uyanarak onları pencereden görmesinden korkuyordu. Çok şükür ki Don Kişot bütün gün uyudu.
     Köy halkı birbirlerine soruyordu:
— Bayırın üstünde yanan şey nedir? Şato değil her halde. Gidip görelim mi?
     Fakat ne olabileceğini kestiren Pierre Alonzo onları bu düşüncelerinden vazgeçirdi.
     Her şey bitince, berber bir duvarcı çağırmaya gitti ve kitap odasının kapısını örmesini emretti. Bu iş o kadar çabuk bitti ki akşam olmadan önce şatonun koridorundan geçen her hangi bir insan bu çıplak duvar arkasında bir oda bulunduğunu söyleyemezdi.
     Don Kişot ancak ertesi sabah uykudan uyandı ve böyle olduğu halde de, yatağından çıkınca ayakları üzerinde durmakta güçlük çekti. Vücudunun her tarafı ayrı ayrı sızlıyordu ve sırtı, görülmesi hoş olmayan mor bir renk bağlamış bulunuyordu.
     Ayağa kalktığı zaman ilk işi sevgili şövalye masallarını görmeye gitmek oldu ve kapıyı, bildiği yerde göremeyince şaşırıp kaldı. Sesini çıkarmadan oradan oraya gidip geliyordu, duvarı eliyle yokluyor, uyuduğu sırada ne geçtiğini, bir kâbusun kurbanı olup olmadığını kendi kendine soruyordu.
     Kapının kayıplara karışmış olduğuna kanaat getirince hizmetçisi ile yeğenini çağırdı ve kitap odasının ne tarafta bulunduğunu sordu.
     Papaz ve berberden dersini almış olan hizmetçi:
— Ne odası mösyö, dedi. Ne arıyorsunuz orada? Bu evde artık ne kitaplık var ne de kitap.
     Don Kişot bu işten bir şey anlamıyordu. Yeğeni ilâve etti:
— Hizmetçi doğru söylüyor sevgili amcacığım, şeytan hepsini alıp götürdü.
     Hizmetçi:
— Evet, dedi. Siz gittikten sonra buraya gelen bir şeytan yahut sihirbaz.
     Yeğen Don Kişot’a ağız açtırmadan sözü aldı:
— Öyledir sevgili amcacığım öyledir. Korkunç bir ejderhanın üstüne binmişti. Okuma odanıza girdi. Orada neler yaptığını bilmiyoruz. Fakat az sonra ev duman içinde kaldı.
     Hizmetçi:
— Ocağın bacasından uçup gitti, diye tamamladı. Yeğen devam ediyordu:
— Evet, evet… O gittikten sonra buraya gelince biz de sizin gibi duvarı çırılçıplak ve kapıyı kaybolmuş gördük. Ejderhasından inince söylediği sözleri de hatırlıyorum.
     Hizmetçi:
— Evet, dedi. Ben de hatırlıyorum. Adının Mougnaton olduğunu söyledi.
     Don Kişot gamlı ve karanlık bir çehre ile:
— Hayır, dedi. Mougnaton değil Freston.
     Yeğen:
— Freston yahut Friton… Her halde buna benzer bir ad… Bu kitapların sahibine çok hıncı olduğunu ve siz yokken intikam almaya geldiğini söyledi.
     Don Kişot ağır ağır mırıldandı:
— Doğru söylemiş. Bu teresin bana kin güttüğüne şüphe yoktur. Çünkü günün birinde kendi dostlarından hain bir şövalyeye rastlayacağımı ve baş başa bir savaşta onu yere sereceğimi biliyor. Bana kızgınlığı bundandır. Fakat iyi bilsin ki, ben kendisinden daha kuvvetli olacağım ve ne kadar korursa korusun ben o melun dostu alt edeceğim.
     Papaz ile berber Don Kişot’un, kitap odasının kaybolması işini nasıl karşıladığını öğrendikleri zaman pek memnun oldular. Papaz gülerek:
— Bu sefer mutlaka kendine gelir, dedi. Değil mi ki artık kitaplar olmadığından başka şeylerle meşgul olur. Ortaçağın bu çılgınlıklarını unutacak ve aklını başına alacaktır.
     Berber “bravo, bravo” diye bağırıyor ve Don Kişot’u iyi etmek için bu kadar iyi bir ilaç bulduğundan kendi kendini tebrik ediyordu.
     Fakat iki adam bu ümitlerinde aldanıyorlardı. Don Kişot gezici şövalyelerin nasibi olan büyük maceraları yaşamak için şatodan ayrılmayı iyice kafasına koymuştu. Kendisine şövalyelik kılıcı kuşatmış olan hancının nasihatlerinden hiç birini unutmamıştı ve her sabah Sanço Panza’nın evine gidiyordu. Onun bu adamla uzun uzun konuşmaları köylünün karısını iyiden iyiye pirelendirmekte idi fakat yaradılışta ne kadar meraklı bir kadın olursa olsun iki adamın aralarında neler geçtiğini anlayamıyordu. Don Kişot bu saf adama şövalyelik mesleğinin şan ve şereflerini ballandıra ballandıra anlatmakta idi. İspanya yollarında kendisine arkadaşlık ederse dünyalar onun olacaktı.
— Sanço dostum iyi düşün, diyordu, bir şövalye alayla topraklar, şatolar, adalar fetheder. Düşün ki adalar yahut eyaletlerden bir tanesini sana emanet edebilirim.
— Güzel söylüyorsunuz ama karımla çocuklarımdan ayrılmakla çiftçilik zanaatımı ve tarlamı bırakmak lazım gelecek sayın şövalyem.
— Toprakla uğraşmaya bu kadar âşık mısın? Bir adayı idare etmek daha kolaydır, gel benimle. Her şeyi kazanabilirsin; hiçbir şeyi kaybetmek yok. Adana yerleştiğin zaman karınla çocuklarını getirmekten kim seni men edebilir?
     Böyle bir tasavvur Sanço Panza’ya pek gülümsüyordu; çiftçiliği hiç sevmez ve bu zanaatı, zayıf kolları için pek ağır bulurdu. Sonunda Senyör Kesada’nın parlak vaatlerine dayanamadı ve teklifini kabul etti.
     Don Kişot’un gözünde meselenin en zor tarafı halledilmişti. Şimdi iş bir parça para bulmaya kalıyordu. Vakit kaybetmeden bir küçük tarlasını sattı ve bir başkasını rehine koydu. Bu ona maceranın ilk masraflarına yetip de artacak hürmetlice bir para getiriyordu. Bir seyis ve para… Kahramanımızın artık silâhlarını yenilemekten başka eksiği kalmıyordu. O kadar çalışıp çabaladı ki, yakın şato komşularından birini, ilerde geri verilmek üzere, kendine bir miktar silah vermeye razı etti. Böyle olunca da yola çıkmaya hazırlanmış bulundu.
     Bir sabah gizlice Sanço Panza’yı görmeye gitti ve onunla hareket gününü ve saatini kararlaştırdı.
— Öbür gün gece yansından sonra kümesin yanına gelip beni bekleyeceksin. Hemen yola çıkacağız.
— Pek güzel Senyör Kesada.
— Adımın Don Kişot olduğunu kaç defa söyleyeceğim sana.
— Doğrudur Senyör. Beni affedin.
— Sakın kimseye, hattâ karına bir şey söyleme.
— Ben sır saklarım Senyör.
— İçine çamaşırlarımı ve merhemlerimi koymak için iki gözlü bir heybe alacaksın.
— Merhemler mi Senyör Don Kişot?
— Evet Sanço dostum. Şunu öğrenmelisin ki şövalyeler hiç bir zaman yaralarını iyi etmek için merhem almadan yola çıkmazlar.
— Yaralarınız mı var Senyör Don Kişot?
— Yok ama olacak. Savaşa başladığım zaman senin de olur, görürsün.
     Sanço Panza gözlerini iri iri açıyordu:
— Nasıl? Benim de mi Senyör Şövalye?
— Elbette. Çünkü her gittiğim yere sen de geleceksin benimle beraber, işitiyor musun?
— Evet Senyör Don Kişot peşinizden gelebilmem için eşeğimi almama izin verir misiniz?
     Kahramanımız biraz kaygılanmış göründü çünkü şövalye masallarının hiç birinde eşeğe binmiş seyise rastlamamıştı.
— Öyleyse nasıl yetişirim size? Atınız yavaş yürüdüğü zaman belki ben de size ayak uydururum. Fakat dört nala gidince ne yapacağız?
     Don Kişot:
— Pekâlâ al bakalım. Fakat ilk fırsatta sana da bir at bulacağım, inan bana.
     Köylü:
— Elbette inanırım, dedi. Her dediğiniz doğru değil mi?
     İki dost, kararlaştırılan saatte buluştular. Sanço’nun evinde olduğu gibi şatoda da herkes uyuyordu. Fakat yine de uzaklaşmakta acele ettiler. Gün ağarırken o kadar yol almış bulunuyorlardı ki, kimse artık kendilerini yakalayamazdı.
     Don Kişot ilk çıkışındaki yolu tutturmuştu; seyisi ile eşyasını taşıyan eşek yanında yürüyordu.
     Sanço Panza, bu maceraya canı sıkılmış görünmek şöyle dursun valisi olacağı adayı görmek için sabırsızlanıyor ve tatlı hayallere kapılıyordu. Bununla beraber öyle bir zaman geldi ki, hayal ona kifayet etmedi ve efendisinin dilini çözmeyi kararlaştırdı:
— Senyör Şövalye, dedi. Bana vadettiğiniz adayı unutmayacaksınız ya?
     Don Kişot cevap verdi:
— Sanço dostum; benim sözümden şüphe mi ediyorsun? Şunu bil ki benim okuduğum kitaplar gezici şövalyelerin, zapt ettikleri toprakları seyislerine verdiklerini yazarlar. Bunun için ben ada diyorsam bu bir krallık ülkesi de olabilir. Bana güvenebilirsin dostum. Sekiz güne kadar bir krallık kazanacağım ve sana elimle taç giydirmek durumuna geleceğim. Buna asla hayret etme. Sana söylediğim gibi böyle şeyler gezici şövalyeler için çok kere olağan işlerdendir.
     Sanço:
— Şu halde sizin yapabileceğiniz bir mucize ile ben kral olursam karım Jeanne Cuttieres kraliçe, çocuklarımız da veliaht falan olacaklar.
— Ona ne şüphe!
— Benim biraz şüphem var. Siz benim karımı pek az tanıyorsunuz Senyör şövalye. Ben bir adayı bir krallıktan daha fazla isterim. Fakat siz nasıl münasip görürseniz öyle olur.
— En iyisi Allah’a havale et bu meseleyi Sanço dostum. Hangisi hakkında hayırlı ise öyle olsun, inan bana.
— Ona ne şüphe Senyör Don Kişot. Tekrar ediyorum ki size inancım var. Çünkü siz iyi bir efendisiniz.  Benim için bir adanın mı yoksa bir krallığın mı daha iyi olacağını elbette benden iyi bilirsiniz.
     İki dostumuz böylece konuşup dertleşerek gitgide köylerinden uzaklaşıyorlar ve güneş, göğün tepesinden onların yürüyüşlerini seyrederek kahkahadan kırılıyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi