Ve Yirmi Dördüncü Gece

V

     Genç Dünyazat, ablası ile eniştesinin işleri bittiğinde, oturduğu halıdan kalkıp Şehrazat’a: “Ablacığım, senden rica ediyorum, güzel Hasan Bedreddin ile amcası Şemşeddin’in kızı olan karısının o çok hoş öyküsünü tamamla! Tam da şu sözlerde kalmmıştın: ‘Büyükanne, haremağası Sait’e bir göz atıp, ona… ‘Acaba ne söylemisti? Lütfen!” demiş.
     Şehrazat, kardeşine gülümsemiş ve ona, “Evet, tabii! Tüm kalbimle ve en iyi niyetimle öyküyü tamamlayacağım; ama Yüce Şahım izin verdikten sonra” demiş. Bunun üzerine, büyük bir arzuyla öykünün sonunu bekleyen Şah, Şehrazat’a, “Konuşabilirsin!” demiş.
     Şehrazat da anlatmaya başlamış:

     Ey bahtıgüzel şahım, işittim ki, Âcip’in büyükannesi öfkelenerek uzaktan köleye bakmış ve ona, “Ne felaket! Bu çocuğu baştan çıkaran sen misin? Nasıl oluyor da, sıradan aşçıların, tatlıcıların dükkânına onu sokmaya cesaret ediyorsun?” demiş.
     Âcip’in büyükannesinin bu sözlerini duyan haremağası, çok korkmuş ve hemencecik inkâr yoluna gitmiş ve “Biz dükkâna asla girmedik; sadece önünden geçtik!” diye haykırmış. Ama inatçı Âcip, “Vallahi! Pekâlâ dükkâna girdik ve tatlı da yedik!” diye haykırmış. Ve de haincesine “Ve sana da tekrarlıyorum büyükanne: Yediğimiz şey senin burada bize yedirdiğinden daha iyiydi!” diye eklemiş.
     Bunun üzerine büyükanne daha çok kızmış ve homurdanarak kayınbiraderine, “Karayüzlü haremağasımn müthiş suçunu” bildirmeye gitmiş. Ve veziri köleye karşı öylesine tahrik etmiş ki, doğası bakımından zaten çok hiddetli olan ve durup dururken herkese bağırıp çağıran Şemseddin, yengesiyle birlikte Âcip ile haremağasımn bulunduğu çadıra ulaşmak için derhal yerinden fırlamış. Ve de, “Sait! Âcip ite birlikte bir tatlıcının dükkânına girdin mi, girmedin mi?” diye haykırmış. Ve dehşete düşen haremağası, “Biz hiç oraya girmedik!” diye yanıt vermiş. Fakat muzip Âcip, “Girdik işte! Girdik oraya! Ve de yediğimiz şeye gelince… Ha! Büyükanne! O kadar güzeldi ki, şuraya gelinceye kadar tıkındık! Sonra da içine kar doğranmış lezzetli bir şerbet içtik! Allahım! Ne kadar güzeldi! Ve yiğit tatlıcı, büyükannem gibi şekeri eksik koymamıştı!” demiş.
     Bunu duyunca, vezirin köleye karşı hiddeti iki kat olup aynı soruyu yeniden yöneltmiş; fakat haremağası inkâr etmeyi sürdürmüş. Bunun üzerine vezir ona, “Sait! Sen bir yalancısın! Ve kuşkusuz doğruyu söyleyen bu çocuğu yalanlamak küstahlığında bulunuyorsun! Bununla birlikte, yengemin hazırladığı şu tatlıyı olduğu gibi yiyebilirsen, sana inanmaya razıyım! Bu bana senin aç olduğunu kanıtlayacak!” demiş.
     Bunun üzerine Sait, Bedreddin’in dükkânında gırtlağına kadar doymuşken, bu öneriye boyun eğmek zorunda kalmış ve nar tatlısını yemeye niyetlenmiş; ama daha ilk lokmada durmak zorunda kalmış; çünkü gırtlağına kadar doluymuş. Ve aldığı lokmayı hemen dı-şarı çıkarmış. Ama, bir gün önce öteki kölelerle pek çok yemek yediğinden mide fesadına uğradığını söylemekte gecikmemiş. Fakat vezir, hemencecik haremağasının, aynı gün, tatlıcıya girdiğini anlamış. Öteki kölelerle onu yere yatırıp tüm gücüyle kamçılamış. Bunun üzerine haremağası, darbelerden kurtulmak için kurnazca özür dilemiş ve haykırarak, “Efendim, dün bir hazımsızlığa uğradım!” demeye devam etmiş. Vezir, kamçılamaktan yorgun düştüğü için durmuş ve Sait’e, “Haydi bakalım! Gerçeği itiraf et!” demiş. Bunun üzerine haremağası karar vermiş ve “Peki efendim, Âcip’in söylediği doğru! Çarşıda bir tatlıcıya girdik! Getirdiği tatlı öylesine nefisti ki, hayatımda böylesine güzel bir şey yememiştim! Ama şimdi yediğim şu tiksinti verici ve berbat tatlıyı tatmış olmak ne felaket! Yarabbi, ne kadar kötüydü!” demiş.
     Bunu duyan vezir çok gülmüş; ama büyükanne artık hiddetini tutamamış ve en ince yerinden yaralanmış gibi, “Ah, yalancı! Senin tatlıcından hemen bir kase tatlı getirmeni istiyorum. Söylediklerinin hayal mahsulü olduğu anlaşılacak! Evet, sana gidip aynı tatlıdan bir kase daha getirmene izin veriyorum. Getirdiğin vakit, bu, bize, benim yaptığım ile onunki arasında kıyaslama yapma olanağını verecek! Kayınbiraderim de yargıçlık yapacak!” diye haykırmış. Ve haremağası, “Evet, kesinlikle!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine büyükanne ona yarım dinar para ile boş bir porselen kase vermiş ve çarşıya yollamış.
     Haremağası, bunun üzerine yola çıkmış ve dükkâna ulaşınca, tatlıcıya, “İşte! Senin hazırladığın nar tatlısı ile evde hazırlanan arasında bir iddiaya girmiş bulunuyoruz. Bana bu tatlıdan yarım dinarlık tart! Aman ha, iyi hazırla ve tüm sanatını göster! Yoksa şimdiki gibi, bir temiz dayak daha yerim! Seni temin ederim ki, hâlâ çok bitkinim!’ demiş. Bunu duyan Hasan Bedreddin gülmeye başlamış ve “Korkma! Şimdi hazırlayacağım tatlının eşini yapabilecek dünyada, annem hariç, kimse yoktur. Annemse şimdi uzak bir ülkededir!” demiş.
     Sonra Bedreddin, kölenin getirdiği porselen kabı büyük bir dikkatle doldurmuş; ve hazırladığı tatlıyı misk ve gülsuyu serperek tamamlamış. Ve haremağası kabı alarak çabucak çadıra doğru yola koyulmuş. Bunun üzerine Âcip’in büyükannesi kabı almış ve hemencecik tadının derecesini anlamak üzere tatmış. Fakat daha dudağına değdirir değdirmez büyük bir çığlık kopararak arka üstü düşmüş… Oğlu Hasan’ın elinin marifetini anlayıvermiş. Bunu gören vezir ve orada bulunanlar şaşırıp kalmışlar ve büyükannenin yüzüne telaşla gülsuları serpmişler; ancak kadın bir saat baygın yattıktan sonra kendine gelebilmiş. Ve “Bu nar tatlısını yapan oğlum Hasan Bedreddin’den başkası olamaz! Bundan hiç kuşkum yok! Çünkü onu bu şekilde hazırlayan benden başkası yoktur, ben de sadece Hasan’a öğretmiştim,” demiş.
     Bu sözleri duyan vezir sevincin ve yeğenini görmek için sabırsızlığın doruğuna ulaşmış ve “Tanrı sonunda birleşmemize izin verdi!” dîye haykırmış. Ve hemen hizmetçilerini çağırıp bir tertip düşünerek onlara, “İçinizden yirmi kişi doğruca çarşıda Hasan-ül Basravi olarak tanınan tatlıcı Hasan’ın dükkânına gitsin! Ve dükkânını baştan aşağı yıksın! Tatlıcıya gelince, kolları sarığının tülbendiyle bağlansın! Ve zorla buraya, yanıma getirilsin! Ama en küçük bir zarar verilmeden! Haydi gidin bakalım!” demiş.
     Bunun üzerine vezir hemen ata binmiş. Mısır Sultanı’nın yazdığı fermanı yanına alarak Dar-üsselam’a, efendisi Mısır Sultanı’nın Şam’daki temsilcisi olan valinin yanına gitmiş. Dar-üsselam’a ulaşınca vezir, valiye sultanın fermanını vermiş. Vali fermanı hemen alıp eğilerek saygıyla öpmüş ve hürmet alameti olarak başına götürmüş. Sonra vezire dönerek, “Emredin! Kimin tutuklanmasını istiyorsunuz?” diye sormuş. Vezir, “Sadece çarşıdaki bir tatlıcının!” diye yanıt vermiş. Vali de, “Bundan kolay şey yok!” demiş ve güvenlikle görevli adamlarına gidip vezirin adamlarına yardım etmelerini emretmiş. Vezir, bunun üzerine, validen izin almış ve çadırlarına dönmüş.
     Hasan Bedreddin’e gelince; sopalar, baltalar ve kazmalarla silahlı bir kalabalığın dükkânına geldiklerini ve istila ettiklerini ve her şeyi parçalayıp tüm hamur işlerini yerlere dökerek dükkânı imha etmeye başladıklarını görmüş; sonra bu kalabalık, şaşkın Hasan’ı yakalayıp onu, bir tek sözcük söylemeye vakit bırakmadan, sarığının tülbendiyle sımsıkı bağlamışlar. Ve şaşkın Hasan, kendi kendine “Allahım! Bütün bunlar galiba nar tatlısı yüzünden başıma geldi! Kim bilir, içinde ne buldular!” diye düşünmüş.
     Sonunda Hasan’ı, konakladığı yerde vezirin karşısına çıkarmışlar. Hasan Bedreddin çok ağlamış ve de “Efendim, ben ne suç işledim size karşı?” diye sormuş. Vezir de ona, “Bu nar tatlısını sen hazırladın, değil mi?” diye sormuş. Bedreddin, “Evet, efendim! Acaba bu tatlının içinde, kafamın kesilmesini gerektirecek bir şey mi buldunuz?” diye yanıt vermiş. Vezir de, sert bir şekilde, “Kafanın kesilmesi mi? Ama bu, çok hafif bir ceza olurdu. Daha kötüsü de olabilir! Hele bekle, bakalım!” diye yanıt vermiş.
     Aslında, vezir, iki kadından kendisine bildiği gibi hareket olanağı tanımalarını istemişmiş ve de araştırmalarının sonucundan sadece Kahire’ye ulaştıklarında bilgi verecekmiş.
     Genç kölelerini yanına çağırarak, onlara, “Bizim devecilerden birini buraya çağırın! Ve bir de tahtadan sandık getirin!” emrini vermiş. Köleler emre hemen uymuşlar. Daha sonra, vezirin emri üzerine, şaşkın Hasan’ı tutup sandığın içine sokmuşlar ve kapağını özenle kapatmışlar. Sonra sandığı deveye yüklemişler ve çadırları söküp yola koyulmuşlar.
     Gece oluncaya kadar yol alınmış. Bir şeyler yemek için bir yerde durulmuş; Hasan’ı da bir an için sandıktan çıkarmışlar; ona da yiyecek bir şeyler vermişler, sonra yeniden sandığa sokmuşlar ve yola devam etmişler. Zaman zaman duruluyor, Hasan’ı yeni bir soruşturma için tekrar kapamak üzere, dışarı çıkarıyorlarmış. Vezir her seferinde soruyormuş “Nar tatlısını hazırlayan sendin, değil mi?” diye… Ve şaşkın Hasan, “Evet, efendim!” diye yanıt veriyor; vezir de, “Bağlayın şu adamı ve yine sandığa koyun!” diye haykırıyormuş.
     Kahire’ye gelinceye dek, yolculuğa bu şekilde devam edilmiş. Ama, kente girmeden önce, Zeydaniyye mahallesinde durulmuş ve vezir Hasan’ı yeniden sandıktan çıkartmış ve önüne getirtmiş. Ve de “Bana bir marangoz getirin!” demiş. Marangoz gelince vezir, ona, “Bu adamın enine boyuna ölçüsünü al! Ve hemen boyuna uygun bîr darağacı hazırla! Ve bu darağacını iki mandanın çektiği bir arabaya iyice tespit et!” demiş. Hasan korkarak, “Efendim, bana ne yapacaksınız?” dîye sormuş. Vezir de, “Seni direğe çivileyeceğim, tüm halk görsün diye, bu şekilde kente sokacağım!” demiş. Hasan, “Ama böylesine bir cezayı hak etmek için ne suç işledim ben?” diye haykırmış. Bunun üzerine Vezir Şemseddin, ona, “Nar tatlısını hazırlarken gösterdiğin ihmal için! Ne yeterince baharat koymuş ne de yeterince koku eklemişsin!” demiş. Bu sözleri duyan Hasan Bedreddin, yanaklarına vurmuş ve, “Ya Allah! Benim suçum bu, öyle mi? Yani bunun için mi, beni bu yol işkencesiyle cezalandırdın? Ve de ancak günde bir kez yiyecek verdin? Şimdi de darağacına çivilemek istiyorsun!” diye haykırmış. Vezir de ciddi ciddi, “Tabii ya, yeterince baharat koymadığından! Elbette!” demiş. Bunu duyan Hasan Bedreddin, şaşkınlığın doruğuna ulaşmış ve ellerini göğe kaldırıp derin derin düşünmeye başlamış! Vezir ona, “Ne düşünüyorsun?” diye sormuş. O da, “Pek önemli değil! Sadece en büyükleri olduğunda kuşku bulunmayan budalaları! Çünkü, sen budalaların birincisi olmasaydın, bir nar tatlısında bir tutam baharat noksan diye bana böyle davranmazdın!” demiş. Vezir de ona, “Sana bir daha bu suçu işlememeyi öğretmek gerekiyordu. Bunun başka yolu yoktu ki!” demiş. Hasan Bedreddin de ona, “Ne olursa olsun, senin bana karşı davranışın çok daha büyük bir suçtur. Ve de sen, ilkin kendini cezalandırmalısın!” demiş. Bunu duyan vezir, ona, “Söylenecek başka şey yok, seni daracağı paklar!” diye yanıt vermiş.
     Bu konuşma sırasında, marangoz, onların yanında, ceza ağacını yontmayı sürdürüyor ve zaman zaman da Hasan’a kaçak bir bakış fırlatıyor; sanki ona, “Suçsuzmuş gibi davranıyorsun, ha?”‘ demek istiyormuş.
     Hal böyleyken, gece bastırmış. Bunun üzerine Hasan’ı yeniden yakalayıp sandığa koymuşlar. Ve vezir ona, “Yarın asılacaksın!” diye haykırmış. Sonra da Hasan’ın sandıkta uyumasına kadar, birkaç saat beklemiş. Sonra sandığı deve sırtına yükletmiş ve hareket emri vermiş Kahire’deki eve ulaşıhncaya kadar böylece yol alınmış. Ve ancak o zaman vezir, kızına ve yengesine durumu açıklamak istemiş. Ve gerçekten kızı Sitt-ül Hüsn’e, “Kızım, Tanrı’ya şükürler olsun ki, sonunda yeğenin Hasan Bedreddin’in bulunmasına izin verdi! Kendisi burada! Ayağa kalk, kızım! Evin halı ve mobilyalarını yerli yerine koymaya ve gerdek odasını kesinlikle düğün gecesindeki haline sokmaya büyük dikkat göster!” demiş. Ve Sitt-ül Hüsn, her ne kadar mutluluk ve heyecanın doruğunda olsa da, hizmetçilere gerekli emirleri vermiş; onlar da hemen kalkıp işe koyulmuş ve meşaleleri yakmışlar. Vezir de onlara, “Size hatırlamanız için yardım edeyim!” demiş. Ve dolabını açmış, mobilyaların ve diğer tüm eşyaların isimlerini ve bunların odadaki yerlerini belirlediği listeyi çıkarmış ve bu listeyi onlara ağır ağır okumuş ve her şeyin ilk önceki yerine gereğince yerleştirilmesine göz kulak olmuş. Her şey o kadar güzel düzenlenmiş ki, en dikkatli bir gözlemci bile Sitt-ül Hüsn ile kambur seyisin düğün gecesindeki görüntünün aynı olduğuna inanmamazlık edemezmiş,
     Bunun izleyerek vezir, kendi elleriyle, Hasan Bedreddin’in giysilerini yerli yerine koymuş; sarığını iskemle üstüne, içdonunu dağınık yatağın üzerine, kuşağını ve latasını divan üzerine ve bunların altına Yahudinin mektubu ile içinde bin altın olan keseyi… Ve de balmumuyla işlem görmüş beze sarılı mektubu da külah ile sarığın kumaşı arasına dikmeyi de ihmal etmemiş.
     Sonra da kızına, tıpkı düğün gecesindeki gibi giyinmesini, gerdek odasına girmesini; yeğeni ve kocası olan Hasan Bedreddini kabule hazırlanmasını ve içeri girdiği zaman, ona, “Oh! Apteshanede ne kadar çok kaldın! Allah aşkına! Eğer rahatsızsan, niye bana söylemiyorsun? Ben senin malın ve kölen değil miyim?” demesini; her ne kadar Sitt-ül Hüsn bu tavsiyeye ihtiyaç duymasa da, ona, yeğenine karşı çok nazik davranmasını ve şairlerin sözleri ve güzel dizelerini zikretmeyi de unutmamasını öğütlemiş.
     Sonra vezir, bu mutlu günün tarihini tespit etmiş. Ve Hasan’in sımsıkı bağlı olarak içine yerleştirildiği sandığı bulunduğu odaya doğru yönlendirmiş. Uyumaktayken onu sandıktan çıkartmış, bağlı olan bacaklarını çözdürmüş ve sırtında sadece ince bir gömlek ve başında takkeyle, tıpkı düğün gecesindeki haliyle bırakmış. Bunu yaptıktan sonra, gerdek odasının kapılarını açtırmış ve Hasan’ı kendi başına uyanmak üzere burada bırakarak aceleyle oradan ayrılmış. Ve Hasan Bedreddin hemencecik ayılmış ve bu olağanüstü aydınlanmış ve kendisine pek yabancı gelmeyen koridorda, âdeta çıplak olarak bulunmasına şaşıp kalmış ve kendi kendine, “Dikkat et, oğlum! En derin uykularda mısın, sen; yoksa uyanık durumda mı?” diye sormuş.
     İlk şaşkınlık anlarından sonra, ayağa kalkmış ve koridora açılan kapılardan birine doğru yönelmiş. Ve birdenbire nefesi kesilmiş: kendi onuruna, ama kamburun aleyhine düzenlenen o ünlü şenliğin yapıldığı salonu olduğu gibi hatırlamış ve dipte, gerdek odasına açık olan kapıdan girilince iskemle üzerinde sarığım, divan üzerinde de kumaş ve giysilerini görmüş. O zaman alnını ter bürümüş ve eliyle terini silmiş. Ve kendi kendine, “Lâ! Lâ! Uyanık mıyım ben? Uyuyor muyum? Yoksa delirdim mi?” demiş. Bununla birlikte yürümeye başlamış; ama bir ayağı ileri gidiyorsa, öbürü geri gidiyor ve ıslak alnındaki soğuk terleri boyuna silerek, pek ilerlemeye cesaret edemiyormuş. En sonunda, “Ama, aman Allahım! Tamam oğlum! Bu rüya falan değil! Ve sen, haklısın, bir sandığa kolları, ayakları bağlı olarak kapatılmıştın! Yo, bu asla bir rüya değil!” diye haykırmış. Ve bunu söyleyerek gerdek odasının kapısına gelmiş ve tedbirli bir şekilde kafasını uzatarak içerisini gözetlemiş. Ve hemen, mavi ince ipekten cibinliğin içinde, Sitt-ül Hüsn’ü tüm çıplak güzelliğinin içinde uzanmış, cibinliğin kenarını kaldırarak kendisine, “Sevgili kocacığım, apteshanede ne kadar çok kaldın! Haydi, çabuk gel, çabuk!” dediğini duymuş.
     Bu sözleri duyunca, zavallı Hasan, tıpkı haşhaş yutan ya da afyon tüttüren birisi gibi kahkahalar atmış ve uğuldar gibi, “He! Hî! Hu! Ne şaşırtıcı! Ne tutarsız bir rüya bu!” demiş. Sonra yılanlı bir yerde yürür gibi, sonsuz bir dikkatle, bir eliyle geceliğinin uçlarını kaldırarak ve bir kör ya da sarhoş gibi, öteki eliyle havayı yoklayarak yürümesini sürdürmüş.
     Sonra, artık heyecan falan duymaksızın, halının üstüne oturmuş ve eliyle delice şaşkınlık işaretleri yaparak derin düşüncelere dalmış. Bununla birlikte, orada, hemen önünde, bıraktığı haldeki kuşağını, Basra işi sarığını, latasını ve altındaki keseyi görüyormuş. Ve yeniden Sitt-ül Hüsn, yatağın içinden, ona, “Senin neyin var, sevgilim? Seni çok şaşkın ve biraz da titrek gibi görüyorum. Ah! Sen başlangıçta böyle değildin! Yoksa, olur ya!” diyerek vesveseyle seslenmiş.
     Bunu duyan Bedreddin, hep oturduğu yerde ve alnı iki eli arasında, ağzını delice bir gülüşle açıp kapamaya başlamış, sonunda da, “Ha! Ha! Sen bana başlangıçta böyle olmadığımı söylüyorsun, öyle mi? Hangi başlangıçta? Ve hangi gece? Allah aşkına? Ama benim yokluğumda seneler, seneler geçti! Ha! Ha!” demiş.
     Bunun üzerine Sitt-ül Hüsn, ona, “Sevgilim, sakin ol! Ben sana kollarımda geçirdiğin, koçbaşının benim gediğime on beş kez girdiği geceden söz ediyorum! Sevgilim! Sen de sadece hacetini görmek için apteshaneye gitmek üzere yanımdan ayrılmıştın. Ve orada bir saatten fazla kaldın! Ah! Görüyorum ki, rahatsızsın! Öyleyse, gel de seni ısıtayım! Gel dostum, gel ciğer köşem, gel gözümün nuru!” demiş.
     Fakat Bedreddin, bir deli gibi gülmeyi sürdürmüş ve sonra, “Belki sen gerçeği söylüyorsun! Bununla birlikte… Her halde apteshanede uyuyup kalmış ve orada, o berbat rüyayı görmüş olacağım!” demiş; sonra da, “Oh, evet! Çok berbat bir rüya! Düşün ki, ben Suriye’nin Şam kentinde, uzaklarda, bir aşçı ya da bir tatlıcı gibi bir şeymişim ve bu meslekte on yıl geçirmişim! Yine rüyamda kuşkusuz soylu bir genç çocuk ve bir haremağası gürdüm! Ve onlarla şu ve şu serüvenleri geçirdim…” diye eklemiş. Ve zavallı Hasan, terin alnını ıslattığını hissederek eliyle silmiş; ama bunu yaparken eli alnındaki atılan taşın bıraktığı yara izine değmiş ve sıçrayarak, “Fakat hayır! İşte o çocuğun attığı taşın değdiği yerde kalan iz! Öyle şiddetle vurmuştu ki alnıma, unutulması mümkün değil!” demiş.
     Sonra bir an düşünüp, “Ama belki de hayır! Bu, gerçekten bir rüya olabilir! Belki de bu darbeyi, Sitt-ül Hüsn, seninle o çılgın sevişme sırasında aldım!” demiş. Sonra da, “Sana rüyamın sonunu da anlatayım! Bu Şam kentine, bir sabah, nasıl olduğunu bilmiyorum, sadece bir gecelik ve beyaz bir takkeyle ulaştım. Kamburun takkesiyle! Ve ora halkı!… Benden ne istediklerini pek bilmiyorum! Orada yiğit bir kişi olan bir tatlıcının mirasçısı oldum! Elbette, bu bir rüya değildi! İçine yeterince baharat koymadığım bir nar tatlısı yapmıştım… Ve peki! Haydi bakalım! Bütün bunlar rüya mıydı? Hiç gerçek payı yok mu?” demiş.
     Bunu duyan Sitt-ül Hüsn, “Sevgilim, gerçekten olağanüstü bir rüya görmüşsün! Lütfen tümünü bana anlat!” demiş. Ve Hasan Bedreddin, arada bir durup ah çekerek, Sitt-ül Hüsn’e, rüya veya gerçek, tüm öyküsünü baştan sona kadar anlatmış. Sonra da, “Ve de asılmaktan kurtuldum, şayet uyanmasaydım, asıldım gittiydi! Ya da o sandığın içinde terleyip duruyordum!” diye eklemiş. Ve Sitt-ül Hüsn, ona, “Ama seni neden asmak istesinler?” diye sorunca; “Nar tatlısının içine yeteri baharat koymadım diye! Evet! İki Nil mandasının çektiği bir arabaya tespit edilen o darağacı müthiş bir şeydi! Ama sonunda, Allah’a şükür, bunların hepsi bir rüyaymış; yoksa baştan aşağı yıkılan tatlıcı dükkânımın yok oluşu, bana çok üzüntü verirdi!” diye yanıt vermiş,
     Bunun üzerine Sitt-ül Hüsn, artık dayanamayarak yataktan fırlamış ve gelip Hasan Bedreddin’in boynuna atılmış, onu kucaklayarak ve öpüşlere boğarak bağrına basmış. Hasan ise kıpırdamaya korkuyormuş. Ve birdenbire, “Yok! Yok! Bütün bunlar bir rüya değil! Allahım! Ben neredeyim? Gerçek nerede?” diye haykırmış. Ve zavallı Hasan, tatlılıkla Sitt-ül Hüsn’ün kollarında yatağa götürülerek, orada bitkin uzanmış ve ağır bir uykuya dalmış. Başucunda Sitt-ül Hüsn ona bakıyor; ve uykusunda zaman zaman “Bu bir rüya!”, zaman zaman da “Hayır! Gerçek bu!” diye mırıldandığını işitiyormuş.
     Sabahla birlikte Hasan Bedreddin’in ruhu yeniden sakinleşmiş, uyanarak kendini Sitt-ül Hüsn’ün kollarında bulmuş; önünde de, yatağın ayak ucunda, ona selam veren amcası Vezir Şemseddin’i görmüş. Bedreddin, ona, “Benim dükkânımı harap ettikten sonra kollarımı bağlatan sen değil misin? Ve de bunlara neden olarak nar tatlısına bir parça fazla baharat koyduğumu söyleyen?” demiş.
     Bunun üzerine Vezir Şemseddin, artık susmanın nedeni kalmadığını anlayarak, ona: “Yavrum, işte gerçek şu: Sen benim yeğenim, rahmetli kardeşim Basra Veziri Nureddin’in oğlu Hasan Bedreddin’sin! Ve ben, sana, belli kanıtlarla kimliğinden emin olmak ve düğün gecesinde kızımın yatağına girenin sen olduğuna kanaat getirmiş olmak için, bütün o denemelerle acı çektirdim. Senin kaybolmandan sonra gizlemiş olduğum kanıtları; ardında bıraktığın evi ve mobilyaları; sonra sarığını, kuşağını, keseni ve özellikle kesenin içindeki makbuzu ve sarığında saklı baban Nureddin’in talimatını içeren mektubu tanıyarak beni inandırdın! Beni herhalde bağışlarsın çocuğum! Çünkü Basra’da doğduğun için seni hiç görmediğimden, bu yolla seni tanımaktan başka çarem yoktu. Ah! Çocuğum bütün bunlar kardeşim olan baban ile amcan olan benim aramda, daha başlangıçta ortaya çıkan bir yanlış anlamadan doğdu” diyerek; vezir de ona tüm öyküyü anlatmış; ve ona, “Çocuğum, Basra’dan getirdiğim annene gelince; onu da, düğün gecesinin ürünü olan oğlun Âcip’i de göreceksin!” demiş. Ve vezir onları bulmak için koşarak oradan ayrılmış.
     Ve ilk gelen Âcip olmuş; bu kez âşık tatlıcıya duyduğu korkudan sıyrılmış, korkusuzca babasının boynuna atılmış; Bedreddin de, kıvanç içinde ona şu dizeleri okumuş:
     Senin gidişinden sonra, ağlamaya başladım, uzun uzun ağladım. Kirpiklerimden taştı gözyaşlarını! Dilekte bulundum Tanrı’dan; ayrılık acısıyla üzgün âşıkları birieştirsin diye! Dudaklarımda bir kez daha asla eski ayrılıktan dem vuran sözler olmasın diye! Mutluluk üzerime saldırıyor, bütün şiddetiyle! Öyle bir mutluluğa gömülüyorum ki, kendime karşın, gözlerimden yaşlar dökülüyor! Talih daima benim düşmanım olmaya yemin etmiş bir kez ve de dertlerime neden olmaya! Ve ben, ey Baht! ey Zaman! Senin yeminini kıracağım! Dine aykırı olsa da! Mutluluk vaadini tutuyor ve borçlarını ödüyor. Ve dostum bana geri geldi! Öyleyse, sen, sana mutluluğu getirene doğru ilerle! Ve ona hizmet etmek için giysinin uçlarını kaldır!
     Bunları okumayı bitirir bitirmez Acip’in büyükannesi, Bedreddin’in de kendi annesi, hıçkırarak içeri girmiş ve nerdeyse sevinçten bayılırcasına oğlunun kollarına atılmış. Ve seller halinde gözyaşı döküldükten sonra, birbirlerine, karşılıklı olarak dertlerini ve acılarını ve tüm çektiklerini anlatmışlar. Sonra da hepsi birden, sonunda sağ salim onları birbirine kavuşturan Tanrı’ya şükretmişler ve mutluluk içinde, tam bir saadeti tadarak ve sevinçlere gark olarak yaşamaya başlamışlar; uzun süren ömürleri boyunca, hepsi ay ve yıldızlar kadar güzel pek çok çocuk sahibi olmuşlar.”
     Ve, ey bahtı güzel şahım, demiş Şehrazat Şehriyar’a: Vezir Cafer-ül Barmaki’nin, Bağdat kentinde, Emir-ül Müminin Halife Harun Reşit’e anlattığı öykü işte böyle sonuçlanıyor. Evet! Vezir Şemseddin’in, kardeşi vezir Nureddin’in ve de Nureddin’in oğlu Hasan Bedreddin’in serüvenleri böyle işte.
     Halife Harun Reşit, öykü bitince, “Vallahi, bütün bu anlatılanlar çok şaşııtıcı ve hayranlık uyandırıcı!” demiş. Ve memnunluğu içinde, sadece Veziri Cafer’in kölesi Reyhan’ı bağışlamakla kalmamış; Üç Elmalar Öyküsü’ndeki karısını kesen genci dost olarak kabul etmiş ve haksız yere kurban ettiği karısının kaybından duyduğu üzüntüyü avutmak için cariye olarak, haremindeki en güzel cariyelerden birini ona armağan etmiş. Ona yüksek bir maaş ve de sofrasındaki sürekli dostu ve meclislerinin nedimi olarak gönül bağlamış. Sonra da sarayın kâtiplerine, bu olağanüstü öyküyü en güzel yazılarıyla kaleme almalarını ve çocuklarının çocuklarına kalacak ve ders oluşturacak şekilde arşiv dolabında itinayla saklanmasını emretmiş.

     “Fakat” deyip ince ve ağırbaşlı Şehrazat, Hint ve Çin ülkelerinin hükümdarı Şehriyar’a seslenerek, sözünü sürdürmüş: “Ey bahtıgüzel Şahım, eğer yorulmadıysan sana anlatmak üzere sakladığım öykünün, bu öyküden daha hayranlık uyandırıcı olmadığından hiç korkma!”
     Şah Şehriyar da ona, “Nedir bu öykü?” diye sormuş. Şehrazat da, “Bu öykü, şimdiye kadar anlattıklarımdan çok daha hayranlık uyandırıcı!” diye yanıt vermiş. Şehriyar, “Peki, adı ne?” diye sorunca, yanıtlamış; “Bu, ‘Terzi ile Kambur’un öyküsüdür.”
     Ve Şah Şehriyar, “Elbette, anlatabilirsin!” diye izin vermiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz