Irmak Tanrısı Ladon’un Memleketi – PAZARKÖY

I

     Bolu’yu geçip Yeniçağa’ya geldiğimizde geniş ovanın karşısında koyu yeşil ormanlarla kaplı dağların arasında bir geçidin Mengen yolu olduğunu görüyoruz. Birazdan yol tabelası da bize aynı yönü işaret ediyor. Artık Bithynia’nın doğu sınırındaki bu ova tam da, Karadeniz kıyısındaki Heraklia (Ereğli) ve Tieion’dan (Hisarönü) gelen yolun, Nikomedia (İzmit) ve Bithynion (Bolu) üzerinden gelip Paphlagonya ve Pontos’a giden ana yola bağlandığı kavşak yeri. Herhalde gördüğümüz geçit bin yıldır işlevini koruyor. Ovayı aşıp çam ormanının arasından kıvrıla kıvrıla Mengen’e doğru çıkarken, bir taraftan da bu yoldan daha önce geçen gezginler geliyor aklımıza. Herhalde bizim gibi onlar da bu güzellik hiç bitmesin istediler.
     Mengen’de hiç durmuyoruz. Ortalarda kimseler yok zaten. Hep söylenir, Anadolu’nun en meşhur aşçıları buradan çıkar, ama birkaç tane bile olsa lokantası yoktur diye. Gerçekten de ortalıkta göze çarpan hiç lokanta göremiyoruz. Belki de yol üstünde gözümüze çarpmıyor.
     Buradan yol Devrek’e doğru devam ediyor. Biz Pazarköy tabelasını görünce hemen dönüyoruz. Bir köprü, ardından bir mahalle geçiyoruz. Sonra Mengen Çayı’nın kenarı boyunca uzanan yoldan bir cennetin içine dalıyoruz. Yazın bunaltan sıcaklarında bile böyle serin olan, her türlü rengin böylesine birbirine karıştığı, çakıl taşları arasından akan çayın böyle ışıltılar saçtığı bir yer daha var mıdır acaba bir yerlerde? Pazarköy’e gelmeden yolun kenarında üzerinize devrilecekmiş gibi duran kayalar dikkatimizi çekiyor. Sonra anlattılar bunların Gelin Kayaları olduğunu. Birbirine kavuşamayan iki sevdalı burada birbirine kavuşamadan taş kesilmişler. Yine hüzünlü bir sevda öyküsü…
     Pazarköylüler, biraz da Mengen ile rekabet ettiklerinden Mengen Çayı’na ‘Leylek Çayı’ diyorlar. Çayın bir de eski adı olmalı: Bazı araştırmacılar Bolu’dan Devrek’e akan Büyüksu Deresi’nin ‘yatağı taşlık’ anlamına gelen Ladwana ya da Antik Çağ’daki adıyla Ladon olduğunu söylüyorlar. Dere, Devrek’ten sonra Gökçebey yakınlarında Billaios (Filyos) Çayı’na karışıp Tieion’dan (Hisarönü) Karadeniz’e dökülüyor. M.Ö. 630 yıllarında Milet kolonisi olarak kurulan Tieion’da bulunan eski paraların üzerinde Irmak Tanrısı Ladon’un betimleri var.
     Ladon, Eski Yunan mitolojisinde çok başlı ejderha olarak karşımıza çıkıyor. Efsanesi ise şöyle:
     Ladon, Hesperid denilen ince sesli perilerle birlikte altın elma ağacının olduğu bahçeye bekçilik ediyormuş. Bu ağaç Hera’ya Zeus ile evlenirken düğün hediyesi olarak verilmiş. Ama bilindiği gibi Zeus düğünden sonra da Hera’yı başka kadınlarla aldatmış. Bu kadınlardan biri olan Alkmene, Zeus ile birlikte olur olmaz Herakles’e (Herkül) hamile kalmış. Hera bu yüzden Herakles’in başına sürekli bela açmış. Ama Herakles tüm bu belalardan başarıyla kendini sıyırmasını bilmiş. En sonunda kendisine önerilen ölümsüzlüğe kavuşmak için Hesperidler ile Ladon’un beklediği bahçeden altın elmaları çalması gerekmiş. Hesperidler gökyüzünü omuzlarında taşıyan Atlas adlı devin kızlarıymış. Herakles önce bu bahçeyi bulmak için Gaia (toprak) ile Pontos’dan (deniz) olma deniz ihtiyarı Nereus’a başvurmuş. Nereus ona yolu göstermiş. Herakles bahçeyi bulmuş ve hemen içeri girmek istemiş. Ama Hesperid perilerini bir türlü atlatamamış. Bunun üzerine Atlas’dan yardım istemiş. Atlas, bir süre gökyüzünü taşıması karşılığında ona yardım etmeye söz vermiş, ama önce Ladon’un öldürülmesi gerekliymiş. Herakles bahçe duvarının üzerine çıkıp okuyla ejderhayı öldürmüş. Sonra gelip gökyüzünü omuzlamış. Atlas da bunun üzerine bahçeye gidip elmaları getirmiş, ama tekrar gökyüzünü yüklenmek istemiyormuş. Herakles, bu devi kandırarak altın elmaları da alıp oradan kaçmak zorunda kalmış.
     Bugünkü Pazarköy, Mengen ya da Leylek Çayı’nın kenarındaki yamaç üzerinde kurulu, geleneksel kimliğini halen koruyan, 470 kişilik bir belde. Çayın geniş havzasının tam ortasında, düzinelerce köyün merkezi/pazarı konumunda bir yer. Adı da buradan geliyor olmalı.
     Orman İşletmeleri’ne bağlı bir tomruk deposunu geçip doğruca merkeze çıkıyoruz. Meydanın kenarında uzun Belediye binası duruyor. Bir kahvede mola verip çaylarımızı yudumlarken, yöredeki aşçıların ününün nereden geldiğini soruyoruz yan masaya. Anlatıyorlar; “Fatih Sultan Mehmet bölgeye ava geldiği bir sırada, bugünkü Gökçesu beldesi yakınındaki Çorakmıtırlar Köyü’nden Yakup Ağa’ya konuk olmuş. Pişirdiği av yemeğini çok beğenen padişah Yakup Ağa’yı saraya aşçı yapmış. Ağa da zamanla yakınlarını yanına getirtmiş ve böylece Mengen aşçıları imparatorluğun her yerinde ün kazanmış.”
     Çaylarımızı içtikten sonra beldeyi ve çevresini gezmeye çıkıyoruz. Önce sokak arasında ‘Bedesten’ denilen yere gidiyoruz. Burası eskiden pazara gelen tüccarların mallarını sakladıkları ve konakladıkları yer. Binanın sahibinin, eski başbakanlardan Adnan Menderes’in aşçısı Tahir Ağa imiş. 50 sene önce emekli olunca bu tarihi binayı köylüden satın almış. Binanın köşesinde dikili olan Antik Çağ’dan kalma ‘kilometre taşı’ buraya başka bir yerden getirilmiş.
     Daha sonra iki katlı evinin alt katını Kültür Sanat Evi’ne dönüştürmüş. Ev bir giriş bölümü ve buradan girilen iki yan odadan ibaret. Giriş bölümü aynı zamanda mutfak. Odalardan biri misafir odası ve diğeri yatak odası olarak döşenmiş. Bu odalarda özenle seçilmiş geleneksel eşyalar sergilenmekte. Sanki küçük bir etnografya müzesindeyiz. Evin bir de ziyaretçi defteri var. Kimler kimler not düşmüş… Şaşkınlık ve heyecan duygularımızı birkaç satırla yazıp imzalıyoruz.
     Buradan arabaya binip vadi kenarındaki orman yolunu takiben bir kuytuya geliyoruz. İnanılmaz güzellikte bir kamp yeri. Kenarda bir de mağara var. Pek fazla kalamıyoruz burada, daha görülecek çok yerimiz var.
     Asfalt bir yoldan güneye, Aktepe Köyü’ne geliyoruz. Asıl adı Akinek… Burada, yol kenarında duran bazı işlenmiş taşlar var; herhalde Roma döneminden kalma parçalar. Ahşap bir evin önünde taşları incelerken bir Kangal gelip yokluyor bizi dostça. Daha sonra başka bir kapının önünde kırılmış bir aslan kabartması gözümüze çarpıyor. Aslanın altında koşan bir yabantavşanı betimlenmiş. Söylendiğine göre, süslü taşların hepsi köyün yanındaki eski harabelikte bulunmuş. Bazılarının içinde altın vardır diye kırmışlar. Aktepe herhalde Geç Roma dönemi Honorias (Bolu ve çevresi) iline bağlı köylerden biriydi. Bizans tahtına oturan son Roma İmparatoru Justinianus (M.S. 527-565), 536 yılında Honorias’ı Paphlagonia iline eklemişti.
     Buradan ayrılıp doğuya, vadinin içlerine doğru gidiyoruz. Biz buradan Eskipazar’a, oradan da Safranbolu’ya geçmek niyetindeyiz. Bir ara yoldan sapıyor ve Arak Köyü üzerinden Karacalar Köyü’ne geliyoruz. Dediklerine göre burası Kurtuluş Savaşı eşkıyalarından Kel Seyit’in köyüymüş. Nihayet burada jandarma tarafından sıkıştırılan Seyit, teslim olmayınca vurularak öldürülmüş. Türküsü bile var; Kahve koydum fincana/Hele de bakın Mican’a/Kör olası Kel Seyit/Nasıl da kıydın o cana.
     Mican Türküsü aslanda Giresun yöresinden Ahmet Yamacı tarafından derlenmiş. Kaynak kişisi ise Halim Giresunluoğlu. Orta ve Doğu Karadeniz bölgelerinde eşkıya ve çetelerin Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Rus işgali sırasında Kastamonu taraflarına geçtikleri biliniyor. Kel Seyit adlı eşkıya ise o zamanlar Ordu ve Giresun bölgesinde yaşarmış. O yıllarda Kel Seyit de bu bölgeye yerleşmiş olmalı.
     Gördüğümüz köylerin hepsi orman içinde. Ev, samanlık ve diğer binalar ağırlıklı olarak ahşaptan inşa edilmiş. Arada kesme taş binalar da var. Duvarlar bindirme tekniğiyle üst üste dizili düzeltilmiş tomruklardan yapılmış. Tavan beşik çatı ile örtülmüş. Karacalar Köyü camisi geleneksel mimarinin tüm özelliklerini taşıyor. Bu özellikte çok sayıda bina var ve halen oturuma açık.
     Tekrar Eskipazar yoluna iniyoruz. 1440 metre yüksekliğindeki Çilek Geçidi’nde, kayın ormanları arasında şöyle bir soluklanıyoruz. Neredeyse yol hiç bitmesin istiyoruz. Olabildiğince yavaş ilerliyor, ormanın tadını sonuna kadar çıkarmak istiyoruz. Gel gör ki, çok geç olmadan Safranbolu’ya da ulaşmamız gerekiyor. Daha sonra gidilecek çok yolumuz var… Çok!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz