Joe

J

     Joe’yu savaştan önce tanırdım. Bu, dili dışarıda Zamoskvoreçye’nin karlı ara sokaklarında dolaşan genç bir köpekti. Atalarının nesilden nesile geçen bir gururu olmadığı anlaşılıyordu: Joe’nun eğri büğrü, kısa pençeleri, uzun karışık tüylü kocaman bir kafası vardı. Maltsev’e: “Bu ödül sahibini nereden buldunuz?” diye takılıyorlardı. Hatta Tamara: “İyi bir çoban köpeği edinmeyi anlarım da…” diyordu. Tamara tiyatroyu ve güzel yaşamayı severdi. Maltsev ise hafif kamburlaşmış, az konuşan bir filologdu. Kalın ve sıkıcı kitaplar ona cazip geliyordu.
     Joe, Maltsev’i masa başına oturduğunda rahatsız etmemek gerektiğini biliyordu. Bazen bu çok zordu; zil çaldığında ya da mutfaktan gayretli sesler geldiğinde -Lena tavayı telle temizlerken- antreye havlayarak fırlamak içinden geliyordu. Ama Joe kapıyı aralamakta tereddüt ederdi; yalnızca ruhsal gerginlikten dolayı hırlardı. Buna karşılık Maltsev kalkınca, Joe heyecanla odada daireler çizerdi. Bu köpek müthiş bir hayalperestti ve yaşamı hayallerle doldururdu. Karın içine taş gömer, sonra hayal ürünü bir çukur kazar ve kendinden geçmiş bir halde ganimetiyle sahibine doğru uçarcasına koşardı. Maltsev ona komşu sokakta oturan yaşlı Gnedin’e gazete götürmeyi öğretmişti, Gnedin “Buna postacı köpek denir…” diye gülümserdi. Maltsev konuşmazdı: Bu çarpık bacaklı, karışık tüylü sokak köpeğine olan bağlılığını kimsenin anlamayacağını biliyordu.
     Savaş başlamıştı ve Joe kendini sahibiyle birlikte Smolensk ilçesinin ormanlarında buldu. Binbaşı Sokolovski: “Galiba Almanları köpekle korkutmayı düşünüyorsunuz?” diye sivri bir söz söylemişti. Maltsev kısaca: “Joe aptal değil….” diye yanıt vermişti. Sokolovski bunu anlatırken kahkahalar atıyordu: “Binbaşı Maltsev köpeğinin stratejik yeteneklerine güveniyor yemin ederim.” Joe ise o sırada ağaçların arasında koşturuyor ve çürümüş yaprakları eşeliyordu, henüz savaşın ne olduğundan haberi yoktu.
     Sonra her şey titremeye başladı. Toprak havaya savruldu… Maltsev çamurun içinde yatıyordu, özellikle bu Joe’yu korkutmuştu, korkunç bir şeyler olduğunu hissetmişti. İnsanlar gökyüzüne bakıyorlardı. Joe da kafasını kaldırmış ve kendini tutamayıp ulumaya başlamıştı. Maltsev gülümsedi: “Ne o dostum, korktun mu?” Joe sahibinin neşeli yüzünü görünce sakinleşti, sevinçli ve utangaç köpek kuyruğuyla yere vurmaya başladı. Ama o anda bir gümbürtü daha koptu. Joe, Maltsev’in arkadaşlarından birinin kafasını tuttuğunu gördü. Joe korkuya kapılmıştı. Kaçmak istiyordu. Ama sessizlik içinde kafasını yere yapıştırmış yatıyor, sahibinden gözlerini ayırmıyordu. Kaçmalı mı? Hayır, Joe bir korkak değildi! Ulumayacaktı çünkü Maltsev ona: “Sessiz ol!” demişti. Joe güçlükle duyulacak biçimde inliyordu. Yaşamın değiştiğini, bir daha asla üzerinde uyuduğu halının olmayacağını biliyordu. Joe, kendisinin, yaşlı bir kadının torbasından düşen sosislerin ya da kovaladığı bir kedinin içinde olduğu garip rüyalar gördüğü, mutluluk dolu saatlerin dönmeyeceğini anlamıştı.
     İşte Joe korkusunu böylece yendi. Havada bombardıman uçakları vardı, mermiler uçuşuyordu. Dehşet bir durumdu, sanki birisi kapıyı çalıyormuşçasına mitralyözler çatırdıyordu. Joe ölümün gökyüzünde, yeryüzünde, her yerde olduğunu biliyordu. Ama Maltsev korkmuyorsa korkmak gereksiz demekti. Sahibi için de zordu; belki de kitap okumak ya da kıyı boyunca Tamara’yla gezmek onun için daha hoştu… Joe, Moskova’da bazen alacakargaların peşinden koşarken ya da komşu apartmanda yaşayan aşağılık buldogla dalaştığında sahibini unuturdu. Burada ise Joe, Maltsev’den bir adım uzaklaşmıyordu. O Maltsev’i, insanların yüksekten bakarak “köpekçe” diye adlandırdıkları ama tüm yaşamları boyunca da özlemini çektikleri o yalın ve her şeyi unutturan bir sevgiyle seviyordu.
     Maltsev cephedeki atmosfere hemen alışamamıştı. Ölümden korkmuyordu ama gerektiği gibi savaşamayacağından, askerleri kaldıracak nitelikte sözler bulamayacağından korkuyordu; ne de olsa kitap adamıydı ve fazla sosyal değildi. Tamara seyrek mektup yazıyordu, mektuplar soğuktu. Maltsev bir ay daha geçince yazmayı bırakacağını biliyordu, zaten Tamara onu hiçbir zaman sevmemişti, o yalnızca kendini seviyordu.
     Zor bir dönemdi: geri çekilmek gerekiyordu, insanlar birbirlerine: “Ne zaman durduracaklar?” diye soruyorlardı. Maltsev dişlerini sıkarak savaşıyordu. Joe ona eski mutlu yaşantısını, kitaplarını, hayallerini ve gençliğini anımsatıyordu.
     Oysa Joe değişmişti; artık sürekli endişeliymiş gibi bir hali vardı. Topçu ateşine alışalı uzun zaman olmuştu, açık bir alanda sürünmeyi, mermi çukurlarında gizlenmeyi öğrenmişti. Bir keresinde köyde kızıl renkli küçük bir dişi köpek meydan okuyan havlamayla ona doğru atılmıştı. Eskiden olsa Joe dalaşmaktan çekinmezdi, atılgandı. Ama bu kez, küçük köpeğin yanından geçip gitmişti.
     Koğuşta uyuyordu ve Maltsev’in okşaması nedeniyle uyanmıştı. Maltsev’in içi özellikle o gece acıyla doluydu. Bir gün önce askerlerden bir tanesi: “Acaba onları durdurabilecek misin?” demişti. Maltsev, Almanları durdurmanın mümkün olduğunu biliyordu, ama bu yüreksiz sözler ağızda kalan tat gibi aklında kalmıştı, uyumasına fırsat vermiyordu. Joe bu ağır, tutuk okşayışın ne anlama geldiğini biliyordu, uykulu, pürtüklü burnunu Maltsev’in avucuna bastırdı.
     O yıl kış hem erken gelmişti, hem de çok ağır geçiyordu. Joe, Maltsev Juravlyovka’daki kontrol noktasına giderken buz kesen patilerinin birini kaldırıyor diğerini koyuyordu. Bir haftadan fazladır buz tutmuş bir derenin yanındaki tepedeydiler. Joe bir mitralyözden diğerine koşuyordu. Askerler ona alışmışlardı: konfor ve huzur görüntüsü veriyordu.
     Joe üşüyordu, kederliydi. Köye neden gitmediklerini anlamıyordu. Orada şişman bir binbaşı vardı. Her gün Joe’yla oynuyordu… Ama o gün bir şeyler olmuştu. Joe Almanların Kruglovo yolunu yararak geçtiklerini bilmiyordu. Ölümüne direniş zamanının geldiğinden haberi bile yoktu. Joe yalnızca, Maltsev’in kendisiyle ilgilenmediğini biliyordu ve suçluluk duygusuyla kulaklarını kısarak göze batmamaya çabalıyordu.
     Maltsev dıştan bakıldığında sakindi, ama içindeki her şey kaynıyordu. Savaş erzakları tükenmişti. Kruglovo yolunda bir top ateşi açmak gerekiyordu… Ama telsiz çalışmıyordu. Tel bağlantısı da kopmuştu, Maltsev iki askerini Juravlyovka’ya yollamayı denemişti; bir tanesini öldürmüşlerdi, diğeri yaralı olarak sürünerek dönmüştü. Maltsev bir tek şeyi düşünüyordu: Almanları durdurmayı! Kruglovo yolunda da ateş açmak, daha önce ona anlaşılmayacak kadar karmaşık görünen yaşamın tüm amacı bu olmuştu.
     Maltsev birdenbire Joe’yu göndermesi gerektiğini anladı. Köpek için gömlekten bozma bir kamuflaj elbisesi yaptı. Yakasına “erzakımız bitiyor. 16.00’ya kadar ancak dayanabiliriz. Kruglovo yolunda, korunun solundan ateş açılacak” notunu iliştirdi. Joe’ya eliyle gösterdi: “Koş. Binbaşıya koş!” Ama Joe anlamamıştı. Sahibinin yardımına ihtiyacı olduğunu biliyordu ama ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Gözlerini ayırmadan Maltsev’e bakıyordu ve köpek gözlerinde keder vardı. Maltsev o zaman ona sigara yapmak için sakladıkları gazeteyi verdi. Joe gazeteyi dişlerinin arasında tuttu ve nereye diye baktı. Sahibiyle her gün gittiği köye gitmesi gerektiğini anladı. Maltsev eliyle gösterdi; koş! Ve Joe ağır ağır karların arasında yol almaya başladı.
     Juravlyovka üç kilometre uzaklıktaydı. Joe ağır ilerliyor, duruyor, karın içine dalıyor ve tekrar çıkıyordu. Gazeteyi kaybetmekten korkuyordu ve zor nefes alıyordu. Başlangıçta Joe bayır aşağı inmiş, sonra tırmanışa geçmişti. Joe yolu iyi anımsıyordu. Etraf sessizdi. Sağa döndü ve zikzaklar çizerek sürünmeye başladı, Maltsev’le böyle yürürdü. Birden büyük bir acı duydu. Olduğu yerde kaldı. Mayın parçası arka ayağını parçalamıştı. Hareketsiz yere uzandı. Sonra bilinci yerine geldi. İnledi ve hemen anımsadı; gazeteyi götürmesi gerekiyordu. Kendini topladı ve sürünmeye daha doğrusu ön patileriyle karı iki yana ayırarak yüzmeye başladı.
     Joe tam zamanında başarmıştı. Kontrol noktası yeni bir yere taşınmıştı. Binbaşı notu okuduktan sonra: “Maltsev’den!” diye haykırmıştı. Bu binbaşının oturduğu en uçtaki kulübede olmuştu. “Redko’yla bağlantı kur… Pirogov’a söyle korunun solundan…” Binbaşı heyecanlanmıştı ve yaverini koşturuyordu. Kulübenin yanında bir “emka” jip duruyordu. Kimse Joe’yla ilgilenmiyordu. Buraya kadar uğruna süründüğü gazetenin yere yuvarlandığını gördü. Havladı, gazeteyi kaldırın demek istiyordu. Ama insanların onunla ilgilenecek zamanı yoktu. Binbaşı ve diğer üç kişi kulübeden çıkmışlardı. Joe tek başına kalmıştı. Güçlükle sürünüyordu, sahibine dönmek istiyor ama kapıyı açamıyordu. Kulübede akşam, gece ve bütün bir gün yattı. Müthiş susuzluk çekiyordu; kuru diliyle parçalanmış patilerini yalıyordu. Böcekler vızlıyordu. Joe kederle Maltsev’in nerede olduğunu düşünüyordu. Etraf tekrar kararmıştı, köpek yalnızlığı tüm ağırlığıyla hissediyordu. Ulumak istiyordu, ama yapamıyordu. Sonra kendinden geçti: kendisinin yavru bir köpek olduğunu, annesinin gittiğini sanıyordu. Annesini arıyor, bulamıyordu; sayıklayarak ağlıyordu: Maltsev neredeydi?
     Maltsev ise mutluydu. Kruglovo yolu topa tutulunca, Joe’nun ulaştığını anlamıştı. Saat dörtte artık hava kararmış ve Redko’nun bölüğü zamanında yetişmişti. Maltsev “köpek nerede?” diye sormuştu. Kimse bilmiyordu. Redko, Nekrasovka’dan gelmişti. Şafakta Almanlar saldırmayı denemişler ama geri püskürtülmüşlerdi. Sonra Maltsev’le Redko’nunkinden oluşan iki bölük atağa başlamıştı. Almanları Kruglovo yolundan geri püskürtmeyi başarmışlardı.
     Hava karardığında Maltsev Juravlyovka’ya gitti; bağlantı yoktu ve kontrol noktasının eski yerinde olduğunu sanıyordu. Maltsev, daha önce binbaşının yaşadığı kulübede buldu Joe’yu. Köpek gözlerini açtı ve ona atılmak istedi ama kafasını bile kaldıramadı. Yalnızca kuyruğunu belli belirsiz titretti, köpek yüreğindeki her şey gözlerinden okunuyordu, Maltsev’e baktı; Maltsev sırtını döndü. Sonra eğildi Joe’yu okşadı, susuyordu, bir kez daha okşadı, revolverini kılıfından çıkararak ateş etti. Geriye dönüp bakmadan kulübeden çıktı. Kontrol noktasını araması gerekiyordu.

(Rus Öyküsü–Yazan: İlya Erenburg–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi