Yaren Sohbetleri (4)

Y

     Ne kadar çok kırıyoruz birbirimizi. Birbirimizi hiç anlamaya çalışmıyoruz. Köklerimiz bir, Allah’ımız bir; peki nedir paylaşamadığımız? Niye yüreklerimizin dilini anlamıyoruz? Gürültü ve patırtı arasında gülümsemeyi unuttuk birbirimize, selam vermeyi unuttuk!
     Kusurlarımızı örtmek için dedim-dedi oyunlarına daldık. Hırslarımıza yenilip dahasını istedik, doyumsuzluklarda doymaya çalıştık, seraplara kanacağımızı sandık. Aşklarımızı bile sloganlaştırdık. Her birimiz başka diyarlarda iken, duygularımızı aynı kalıplara sıkıştırdık.
     Yirmi beş santimetrelik komşu duvarlarını dağlar ötesi mesafelere çektik, aynı çatı altında birbirimize yabancılaştık.
     Çocuklarımıza masallarını vermedik; gürültülü, şiddet içeren çizgi filmlere, bilgisayar oyunlarına terk ettik, öldürmenin kolaylığını öğrettik. Hormonlarla büyüttük sebzeyi, meyveyi… Çok renkli ve kof mahsuller süsledi sofralarımıza. Misafirliği unuttuk, verilen ziyafetlerden aç kalktığımızı söyledik, tıka basa yediğimiz halde.
     Tatillerde yorulduk, bayramlarda hüzünlendik; yaşlılıkta garipleştik, kalabalıklarda yalnızlaştık; yüzlerce kelimelerle konuştuk, bir türlü susmayı beceremedik. Zıtlaşmalara harcadığımız enerjiyi, tanışmaya, dost edinmeye harcayamadık. Biraz cesur olup bakabilseydik birbirimizin gözlerine, korkularımızın yersizliğini görebilirdik. Uyuduk gün doğumlarında, bereketli sabahların sırrını kaybettik, uykunun rehavetine kapıldık. Boyayla kapatmaya çalıştık aklaşan saçlarımızı. Şahdamarımızdan yakındı gerçek aşk ama biz sevme ve sevilmenin gölgesinin peşinde koştuk bir ömür…
     Kaçtı fırsatlar, geride kaldı günler! Beyhude buluşamadık bile birkaçıyla. Bizler böyle mi olmalıydık? Niye yitirdik saflığımızı? Oysa bizler, halılarda kilimlerde ilmek ilmek sevgi dokuyan uluların, erenlerin torunları, sabrın ve duaların ümitleri, suladığı iklimlerin insanları değil miydik? Gül bahçelerine yetmiş iki milleti çağıran ama gerektiğinde yetmiş iki millete kafa tutan önderlerin mirasçıları değil miydik?
     Hani, otobüs Ankara’da mola verince, yaşlı bir Erzurumlu Dadaş, ihtiyaç giderip otobüse tekrar biniyor. Okuma yazma bilmeyen Dadaş, pencereden başını uzatıp, “Hele bakın ki ben bu otobüsün yolcusu muyum?” diye soruyor.
     Biz hangi yolun yolcusuyuz? Sırtımızda iki gömlek var: Biri edep gömleği, diğeri ateşten gömlek… Birini giyip milletin duymak istediklerini söylüyoruz, diğerinde ise gerçekleri… Kendimize bile itiraftan kaçındığımız gerçekleri…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz