Don Kişot (8)

D

Sekizinci Bölüm-(Don Kişot’un Handa Başına Gelenler)

     Hancı kahramanlarımızın bu halde içeriye girdiklerini görünce gözlerini iri iri açtı:
— Bu ne hal böyle? Ne geldi başınıza zavallı adamlar?
     Sanço Panza katırcılardan dayak yediklerini söylemek istemiyordu. Onun için hayalinden bir sebep uydurdu.
— Eşeğimin sırtında gördüğünüz asil Şövalye Don Kişot bir dağdan düşerek kemiklerini kırdı. Ona çok ihtimam göstermenizi isterim.
     Hancının karısı, kızı ve üç ayak boyunda miniminicik bir Avusturyalı hizmetçi koşup gelmişti. Don Kişot’u görünce acıdı ve yaralarını kendi eliyle sarmak istediğini söyledi.
     Üç kadın şövalyeyi pek fena bir yatağa yatırdılar ve vücudunu tepeden tırnağa muşamba sargılara sardılar.
     Hancı kadın:
— Çok garip şey, diyordu, bu yaralar düşme yarasından ziyade dayak yarasına benziyor, insanın öyle diyeceği geliyor ki…
     Sanço onun sözünü keserek:
— Yok, yok, dedi, size söyleyeyim ki, efendimin, üstünden yuvarlandığı kayanın sivri sivri yerleri vardı; her biri vücudunda ayrı bir iz bıraktı.
     Sonra kendi kasıklarını ovuşturarak ilâve etti:
— Bir parça sargı bezi alıkoyar mısınız madam. Onları da ben kullanacağım.
     Kadın hayret etti:
— Nasıl, siz de mi düştünüz?
     Sanço Panza cevap verdi:
— Hayır madam. Yalnız efendimin düştüğünü görünce öyle korktum ki, vücuduma yüz sopa vurmuşlar gibi bir hal oldu.
     Kadın:
— Çok garip şey bu, diye mırıldandı, fakat değil mi ki öyle oldu, size de bir kaç iyi parça saklarım.
     O esnada küçük hizmetçi:
— Efendiniz ne iş yapar, diye sordu. Sanço Panza azametli bir tavırla:
— Gezici şövalye, dedi.
— Öyle mi? Peki gezici şövalye nedir? Seyis hayretle sordu.
— Nasıl? Yaşınız pek küçük ki, gezici şövalyenin ne olduğunu bilmiyorsunuz? O öyle bir adamdır ki, her zaman olağanüstü maceralarla karşılaşır… Dayak yemek olsun, krallık ülkeleri ve adalar fethedip sonradan seyisine hediye etmek olsun…
     Don Kişot bu konuşmayı memnun memnun dinlemişti. Kendi düşüncesini söylemek zamanının gelmiş olduğunu gördü ve nazik bir tavırla hancı kadının elini tutarak:
— Benim güzel ve asil hanımım, dedi, beni şatonuza kabul etmenizin, sizin için nasıl bir bahtiyarlık olduğunu tasavvur edemezsiniz. Kendimi daha fazla övmek istemem; çünkü böyle bir şey yakışık almaz; fakat benim kim olduğumu size sadık seyisim anlatsın. Yalnız şu kadarını söylemeliyim ki yüz yıl yaşasam benim için yaptıklarınızı ve felâket günümde bana nasıl yardım ettiğinizi unutmayacağım. Gönlümü dünyanın en büyük yeminleri ile çok yüksek bir kadının aşkına bağlamış bulunmasaydım, yemin ederim ki hürriyetimi sizin kızınızın güzelliklerine, gönül hoşnutluğu ile feda ederdim.
     Don Kişot bu sözleri söylerken otelcinin kızına bakmakta idi, çünkü o çok sevimli ve son derece şefkatli görünüyordu. Fakat pek kolay anlaşılır ki, ne hancı kadın, ne kızı, ne hatta hizmetçi Maritorne bu nutkun tek kelimesini anlamamışlardı. Onlar için şövalye, adeta Çince konuşuyor gibi bir şeydi. Kadınlar bu sözlerin bir takım iltifat kelimeleri olacağını düşündüler ve kahramanımıza candan teşekkür ederek dışarı çıktılar.
     Sanço Panza’yı çok sevimli buluyor görünen Maritorne, biçare seyisin yaralarını özene bezene sardı ve bu işi öyle ustalıkla yaptı ki adamcağız felâketi içinde epeyce rahatlık duydu.
     Ertesi sabah erkenden Sanço han sahibini görmeğe gitti:
— Mösyö, dedi, lütfen bana biber, şarap, tuz ve zeytinyağı verin. Sayın efendim istiyor.
     Hancı hayretle gözlerini açarak:
— Bunlarla ne yapacaksınız, diye sordu.
— Bunlarla öyle bir içki yapacağız ki, bir kaç damlası bütün acı ve ağrılarımızı dindirmeye yetecek.
     Hancı gülmeye başladı. Böyle bir ilâcın hassasına asla inanmıyordu; fakat kendinden istenen şeyleri arayıp buldu ve Sanço’ya teslim etti.
     Don Kişot bu maddelerin hemen bir kap içinde kaynatılmasını emretti, ilaç kaynayıp biraz soğutulduktan sonra hemen içmek istedi. Bir büyük bardak dolusu ilacı ağzına dikip içti. Fakat ilaç midesine iner inmez kusmaya başladı; öyle ki, içinde hiç bir şey kalmadı. Aradan epeyce zaman geçtiği halde o kadar öğürüyordu ki, ölmek üzere olduğu sanılabilirdi. Sonra ağır bir uykuya daldı. Uyandığı zaman kendisini, hiç bir şey olmamış gibi iyi hissettiğini söyledi.
     Sanço Panza bu iyileşmeyi bir mucize gibi gördü ve ilaçtan kendisinin de bir parça içmesine izin vermesini Don Kişot’tan, büyük bir hulûs ile rica etti; çünkü vücudunun her tarafı hâlâ ağrılar, sızılar içindeydi.
     Don Kişot:
— İç sadık dostum dedi, inşallah bu ilâç benim gibi sana da iyi gelir. Bak ne kadar rahat edeceksin.
     Köylü bu tavsiyeyi ikinci defa tekrar ettirmedi. Hemen kabı yakaladı ve ilacın geri kalan kısmını bir solukta içti.
     Don Kişot:
— İyi oldu, dedi, fakat yüzünü o kadar buruşturmamalısın. Nasıl kendini daha iyi hissediyor musun?
     Sanço cevap vermedi. Midesi her halde efendisininkinden daha kuvvetli idi, çünkü bir damlasını çıkarmadı. Ondan yalnız şiddetli bir ter boşandı ve öleceğini zannettiren sıkıntılar duymaya başladı, içini çekerek:
— Allah’ım, ben zehirlendim, diyordu, ne halt etmeğe içtim bu ilacı! Ah benim sevgili Jeanne Cutiene’im, beni artık görmeyeceksin. Hiç olmazsa çıkarabileydim.
     Sanço kusmak için kendini şiddetle zorluyordu. Sonunda buna muvaffak oldu, fakat kendini daha iyi hissetmedi. Karnının içinde ateşler yanıyor, kendini hangi azize emanet edeceğini bilemiyordu.
— Ah uğursuz ilaç, beni tatlı canımdan edeceksin. Bunu kim icat ettiyse ettiğini bulsun.
     Efendisi ona sordu:
— Kim zorladı seni! Bahse girerim ki bu ilaç şövalyelere iyi gelir. Senin gibi seyis bozuntularına değil!
— Öyleyse ne diye içirdiniz bana Senyör? Bunu bana sonradan haber vermeniz kaç para eder; ölüyorum ben. Ah, ah, ah, hâlâ ölmedim mi acaba!
     O esnada öyle kusmalar geldi ki, yanında bulunanlar onu can veriyor sandılar. Bununla beraber bir zaman sonra kendine gelir gibi oldu ve bir kaç saat geçince o da hiç bir şey hissetmedi. Fakat öyle kırılıp dökülmüş bir haldeydi ki, bir adım atamıyordu.
     Yeniden canlanmış ve neşesi yerine gelmiş olan Don Kişot:
— Haydi, bir gayret, dedi, iyi oldu bu iş. Hemen yola çıkmalıyız. Cesaret Sanço dostum. Adanı düşün.
— Düşünüyorum Senyör. Aklım fikrim onda; bir ayak önce varmak isterim o adaya. Fakat bugün peşinizden gelmeme imkân yok.
     Don Kişot:
— Gelirsin gelirsin dedi, korkma.
     Don Kişot Rossinante’ı kendi eyerlediği gibi eşeğin semerini de sırtına vurdu. Sonra seyisini eşeğe bindirdi, kendi de atma binerek hanın avlusuna çıktı.
     Hancı:
— Mösyö, dedi, yolculuk mu var? Don Kişot cevap verdi:
— Senyör, gösterdiğiniz misafirperverliğe ve ilginize teşekkür ederim. Ne bahtiyarlık ki, yaralarım iyileşti. Bunu size borçluyum. Hiç unutmayacağıma emin olun.
— Ona ne şüphe Mösyö, fakat…
     Şövalye azametli bir eda ile hancının sözünü kesti:
— Ben bir nankör olmak istemem Senyör. Onun için düşmanlarının isimlerini bana söyleyin. Onlara meydan okumak ve hepsini yere sermek suretiyle size yapmış oldukları hakaret ve kötülüklerin öcünü alacak ve sizi minnettar bırakacağım.
     Adamcağız hayretle:
— Neler söylüyorsunuz, dedi. Benim öç aldırmağa ihtiyacım yok. Biri bir münasebetsizlik yapıp canımı sıktı mı ben onun hakkından gelmesini bilirim, emin olun. Hesabınızı ve hayvanlarınızın yediği arpanın parasını verirseniz alacağımız vereceğimiz kalmaz.
     Asilzade hayretle:
— Size para vermek mi? dedi, neden? Şato sahipleri ne zamandan beri misafirlerinin masraflarını ödetiyorlar? Ben bunu kitaplarımın hiç birinde okumadım.
— Belki okumamışsınızdır. O benim umurumda değil. Sonra ben şato sahibi değilim Senyör Şövalye. Burası handır.
— Han mı?
— Ne sandınız ya! Hem de dünyanın en iyi hanı.
— Nasıl bir hayale kapılmışım! Gerçekten ben sizin bir şato sahibi olduğunuza kanaat getirmiştim. Fakat değil mi ki hata ettim; bilesiniz ki, beni affetmek lazım, indikleri hanlara para vermek gezici şövalyelerin âdeti değildir. Maceralar aramak, yerine ve mevsimine göre açlık veya susuzluktan, soğuk veya sıcaktan ölmek suretiyle dünyaya yaptıkları büyük iyiliklerin mükâfatı olarak onları her yerde cabadan yedirip içirirler.
— Lâtife yeter mösyö. Hemen borcunuzu ödeyin. Bu masallara karnımız tok.
     Don Kişot:
— Siz haddinizi bilmeyen bayağı herifin birisiniz, dedi.
     Kimsenin kendisini önlemesine vakit bırakmadan atını mahmuzladı ve Sanço’ya peşinden gelmesini söyleyerek handan çıktı.
     Seyise efendisine itaat etmekten başka yapılacak iş kalmıyordu. Fakat hancı ileriye atılmış ve avlunun kapısını kapamıştı. Öyle ki, biçare Sanço buraya hapsedilmiş bulunuyordu.
     Hancı:
— Değil mi ki efendin gitti, öyleyse paraları sen vereceksin, dedi.
     Sanço kalkınmaya uğraşarak:
— Ben mi vereceğim, dedi. Asil bir şövalyenin seyisi olarak benim de efendim gibi imtiyazlarım vardır.
     Hancı boş yere öfkeleniyor, tehditler ve küfürler savuruyordu. Hiç biri para etmedi. Sonra da Sanço’nun cebinde bir peseta bile yoktu. Bu aksi herifin istediği parayı vermek için ne yapabilirdi?
     Avluda Segovili kumaş tüccarları ve bağırsakçılar vardı. Hancının öfkesini görerek yanına yaklaştılar, içlerinden biri:
— Sanırım ki uşaktan para almak zor olacak, dedi, herif parası olan bir adama benzemiyor.
     Bir başkası:
— Bırakın da biz bakalım bu işin bir çaresine, dedi, bu adam bir cezaya çanak tuttu ona hiç unutmayacağı bir ders verelim.
     Hancı öfke ile:
— Onu size bırakıyorum, dedi, adamakıllı cezasını verin.
     Kumaşçılardan biri bir battaniye getirip yere serdi. Sonra Sanço Panza’ya yaklaştılar ve onu ite kaka eşeğinden indirdiler. Kendini kurtarmak için çarpınıp çırpınmalarına ve haykırmalarına bakmayarak köylüyü battaniyenin ortasına yatırdılar. Her biri bir ucundan yakalayıp kaldırarak adamcağızı havada, on iki on beş ayağa kadar zıplatmaya başladılar.
     Biçarenin nasıl bağırdığını anlatmaya hacet yoktur. Bir gün evvel başına gelenlerden sonra bir de bu zıplamalar kemiklerini birbirine geçiriyordu. Fakat o ne kadar bağırırsa herifler o kadar keyifleniyorlar ve Sanço’yu o kadar yükseklere atıp tutuyorlardı.
     Epeyce uzaklaşmış olan Don Kişot bu haykırışları işiterek dörtnala geri dönmüştü. Biçare seyisinin durmadan havaya çıkıp indiğini avlu duvarının üstünden görüyor ve buna pek şaşıyordu. Manzara o kadar tuhaftı ki, kafası kızmış olmasa buna mutlaka gülerdi. Uşağının yardımına koşmaya çalıştı. Ne yazık ki kapı içeriden sürgülenmişti. Boş yere duvarın üstünden aşmaya uğraştı, fakat muvaffak olamadı. Mahmuzları üstünde ayağa kalkmış kılıcını sallıyor, Sanço’ya bu kötü muameleyi yapan sefillere küfürler savuruyordu:
— Edepsizler, eşkıyalar. Benim sadık seyisime yaptığınız muamelenin acısını çıkaracağım sizden. Bu yaptığınız bütün şövalyeliğe hakarettir. Size pahalıya ödeteceğim bunu, yemin ederim.
     Hancı gülerek:
— Gel, gel de seni de oynatalım, diye gülüyordu.
     En sonra kumaşçılar bu oyundan yoruldular ve Sanço’yu tekrar eşeğine bindirdiler. Yufka yürekli Maritorne, elinde bir soğuk su testisi ile ona yaklaştı. Biçare adam suyu kana kana içmeye hazırlanmıştı ki Don Kişot ona bağırdı:
— Bu adamların suyunu içmekten sakın evladım.  Senin için bende bu sabah tatmış olduğun içkiden var.
     Sanço ona hiddetle verdi:
— Senyör siz içkinizi kendinize saklayın. Benim şövalye olmadığımı biliyorsunuz. Adi su daha işime gelir.
— Bak ne diyorum sana…
     Sanço, onu daha fazla dinlemek istemedi ve testiyi boşaltmaya koyuldu. Bunun saf su olduğunu görünce adamcağızın yüzü korkunç surette bozulmuştu; çünkü şarabı çok severdi. Fakat efendisinin içkisinden o kadar gözü yılmıştı ki, suyu içmeyi ve Maritorne’un testisini tamamıyla boşaltmayı tercih etti.
     Sonra handaki adamlar Sanço’yu bıraktılar ve seyisinin sapa sağlam geri geldiğini görmek sevinci Don Kişot’a tehditlerini unutturdu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi