Mektup

M

     Boğucu bir gecede vagonun kompartımanında ufak tefek ve sinirli yolculuk komşum, çok tuhaf bir öykü anlatıyordu.
     Ara sıra öksürerek soluğu kesilirken, ince parmaklarını başının arkasında birleştirdi, alttaki yatağa yarı çıplak, âdeta soyguna uğramışçasına uzandı. Bense yukarıdan onun zayıf yüzüne, endişeyle açılmış, koyu gözlerine bakıyor ve donuk sesini, hüzünlü sözlerini dinliyordum:
     “Mayıs ayıydı, kuşkirazları çiçek açıyor, arılar çiçeklerin üzerinde uçuşarak vızıldıyordu. Nehir kıyısına yaklaştım, ıhlamur ağacının altındaki banktan beyaz elbiseli bir bayan hızla kalktı ve parkın dolambaçlı yolunda, güneşin altın lekelerinde yanımdan geçip gitti; yürüyor ve yürürken tül eşarbının ucuyla gözlerini siliyordu. Kısa boyluydu, fiziği düzgündü, genç bir kıza benziyordu, ben de onun ağladığını biliyordum; bir defasında onu yine bu bankta görmüştüm, oturuyor ve buruşmuş mektubu okurken ağlıyordu. Gözyaşlarının nedenini de biliyordum; duldu, gönlünü bir gazeteciye kaptırmıştı, adam onu aldatmıştı, işte hepsi bu. Geçici bir kış aşkı için ağlamaya değer mi? İlk kez o zaman, mahcubiyet içinde ve ona fark ettirmeden, sessizce yokuş aşağı, nehre doğru indim, ama benim için onun hali üzücüydü, Mayıs ayında ağlamak ne kadar da saçma! Bu defasında, yani ikinci kez, yeniden aynı keskin üzüntü akımını içimde duydum. Muhteşem bir gündü, park güneşin altın ışıklarıyla kaplanmış, baharın tatlı kokuları yayılmıştı, hava şarap gibiydi. Nehir, yeşilliğin parlak kıyılarında mavi kadife bir şerit gibi uzanıyor, durgun dereler kıyıdaki çimenlerin içinde parıldıyordu, her şey öyle tatlı ve sessizken genç bir bayan gözyaşları içindeydi… Bu ahenkli sessizlikte sevinçleri düşünmek gerek, böyle bayramlık günlerde mutluluk umudu doğar.”
     Adam gözlerini kapatıp, dudaklarını oynatmayı sürdürerek bir süre sustu. Sonra körlemesine ve sinirli bir halde homurdanarak konuşmaya başladı:
     “Acıdan, naz ve cilve yaparak yaşamı hastalıklı fantezilerle dolduran kötü şaklabandan nefret ediyorum! Yaşamın tüm sevinçlerine karşı iğrendirecek kadar çenesi düşük, bulanıklık açısından zengin bir nefretle, kıskançlık duyarak güzellikten nefret ediyor… Ve kaygan bir ahtapot gibi, bunun içinde kendi çirkinliğini ve hiçliğini gizlemek için her şeye bütün pis kötülüğünü boşaltıyor. Yalnızca tumturaklı sahte konuşmalarla insanların tüm duygularını yıpratmaya ve kara çalmaya yeteneği olan yeteneksiz bir aktör gibi, bas bas bağırıyor, çığlıklar atıyor.”
     Adam âdeta çimdiklenmiş gibi sıçradı, ayakları üzerinde dikildi ve hoş olmayan bir şekilde alayla gülümseyerek yüzüme doğru konuşmaya devam etti:
     “O bayan ileriye gittikçe gidiyordu ve dar yolun dönemeci ardında artık görünmez olmuştu, yalnızca beyaz elbisesi ağaçlar arasında bir bulut gibi dalgalanıyordu. Onun oturduğu banka oturdum ve birden çimenlerin arasında üzerine gözyaşlarını akıttığı o aptal mektubu gördüm. Hatta ürktüm; bu, bir saçmalık yapacak olduğumu hemen hissetmemden olmalıydı! Bir dakika sonra mektubu yerden kaldırdım, sıranın üzerine yanıma koydum, kibriti çaktım, kâğıt sarı çiçekler gibi çiçek açmaya başladı ve hiç istemesem de yandı! Kızıl, küçük yılanlar kara kül yığınında hızla kayboldu, sonra iyice kül halini aldı ve üzerinde sözcüklerin kara motifleri belirdi. Bunun hepsini dikkatle ve öç almaktan sevinç duyarak gözlemledim. Bu gülünç anda ne düşündüğümü anımsamıyorum, ama yine de gülünç olduğunu biliyorum! Ama her halde, hiçbir şey düşünmüyor, yalnızca küllere bakıyordum ve sanki banktan uçuşup gitmeyecek diye de nedense korkuyordum.”
     Adam aceleyle sigarasını içti. Gece lambasının mavi ışığı, onun çocuksu yüzünü aydınlattı; burnu gölgede acıklı bir halde uzuyordu.
     “Aniden ayak sesleri duydum, bakındım, o bayan yakınımda duruyor ve o da küllere bakıyordu. Kalktım, şapkamı çıkarttım.
     Bayan yüksek olmayan, ama bir parça sert bir tonla;
     “Affedersiniz, ben, sanırım, burada mektubu bırakmışım…” dedi.
     Külleri gösterip, “Mektubunuz yandı!” dedim ve onun yanıt olarak sinirli haykırışını duydum. “Bu çok tuhaf!”
     Aniden döndü, gitti, yeniden durarak sert bir biçimde, “Bu tuhaf olmaktan da öte! Benim burada oturduğumu gördünüz… Utanın beyefendi!” dedi ve gitti. Gitti… Şapkamı takmadan uzun bir süre onun ardından baktım.”
     Adam sinirli bir şekilde gülmeye başladı ve yatağa uzandı, bir dakika sonra bana;
     “Bunun bir delikanlının davranışı olduğunu mu düşünüyorsunuz? Geçen yıl olmuştu, Mayıs’ın sonlarında. Kırk üç yaşımdayım. Evet, komik değil mi?” diye sordu.
     “Çok da değil!” dedim.
     “Ama yine de eğlenceli…”
     Adam gözlerini kapatıp uzun bir süre hareketsiz yattı ve bana uyuyormuş gibi geldi.
     Perdesi iyi örtülmemiş pencerenin önünde kor gibi kesilmiş şafak sökmeden önceki alaca karanlık hızla geçiyordu. Gür yapraklı ve simsiyah ağaçlar görünüp kayboluyor, toprak kara bir akışla dolup boşalıyor, telgraf telleri yükselip alçalarak sallanıyor, trenimiz bu korkunç hareketin kalbinde cayırdayıp gıcırdıyor, gümbürdüyordu.
     Aniden yolculuk komşumun boğuk sesi yeniden dalgın ama net bir biçimde duyuldu:
     “O bayanın şaşırtıcı derecede sevimli bir yüzü ve öyle parlak, pırıl pırıl gözleri vardı ki!”

(Rus Öyküsü–Yazan: Maksim Gorki–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi