Kazak Kolektif Çiftliklerinde
Kazak Kolektif Çiftliklerinde

Kazak Kolektif Çiftliklerinde

     Tüm Don bölgesinin sınırsız tarlalarında hasat bütün hızıyla sürüyor. Traktörler oradan oraya döneniyorlar, biçerdöverlerin zincirleri üzerinde paslı beyazımsı bir tozla birlikte ince mavi bir duman tütüyor, harman makinaları kanatları uzun dolgun ekinleri kaldırdıkça çatırdıyor. Sevinçli bir tablo gibi görünüyor bu, oysa değil; her yerde savaşa duyulan öfke var. Çünkü insanlar ve makinalar geçmişte olduğundan değişik çalışıyorlar; şiddetle, heyecanla. Kasaba alanlarında, sürülerinden koparılıp getirilmiş kır ve al donlu atlar, bağlandıkları tarlalarda ıslak gözlerle dinleniyor gibiler. Güneş yanığı yüzleriyle şeritli süvari giysileri içinde asker alma noktalarına gidiyoruz ve ekin demetlerini bağlayan kadınlar sırtlarını dikleştirerek el sallıyor ve bağırıyorlar: ” Kazaklar! Sağlıcakla dönün! Gebertin o yılanları.”
     Yeni harmandan yüklendikleri tahıllarıyla kağnılar, bozkır patikaları üzerinden ağır ağır tahıl toplama noktalarına doğru gidiyorlar. Görkemli salınışlarıyla devasa arabaları, taze soğan gibi yeşil, yağmur görmemiş kuru otları tepeleme yüklemişler. Kızıl Ordu’ya her şey gerekli. Bütün gözler cepheye çevrilmiş. Bütün yüreklerin tek isteği var: O lanet faşist sürüngenin sırtını olabildiğince çabuk yere getirmek.
     Kolektif çiftlikten yaşlı bir kazak, avuçlarında bir buğday başağını ovarken, gülümseyerek konuşuyor:
     “İngiltere ve diğer akıllı ulusların bizimle işbirliği yapması az şey değil; doğanın kendisi bizden yana ve Hitler’e karşı. Bu yılki tahıla bakın bir; peri masallarındakinden daha iyi. Ekinler mızrak gibi yükseldi, patatesler öküz başı kadar iri. İlkyaz buğdayının, ayçiçeklerinin ve darının, hepsinin yağmura gereksinimleri vardı ve sonra, hemen hasattan önce, bardaktan boşanır gibi yağdı yağmur. Artık ilkyaz buğdayı ve diğer ürünlerle doyasıya ziyafet çekebiliriz gözlerimize. Her şey bize yardıma geliyor.”
     “Bolşevik Yolu” kolektif çiftliğinin diğer bölümünde biçerdöver sürücüsü Piotr Zelenkov makinasını kullanıyor. Ekinin ilk hektarı, düşük nemi ve göz ardı edilebilir derecedeki yabancı ot yüzdesiyle birlikte 28 sentner geliyor. Kimi yerlerde, bu hektar başına 30 ile 35 Sentner’e yükseliyor. Zelenkov’un biçerdöveri çalışırken boşaltıyor yükünü, durana kadar biraz beklemek gerek. Kısa bir mola sırasında Zelenkov ekin deposuna bir göz atıyor, merdivenlerden anız tarlasına iniyor ve bir sigara içmek için köşeye ilişiyor.
     “Cepheye gitmen gerekse, kim bakacak yerine? Kimseyi yetiştirdin mi ?”
     ” Evet, doğallıkla.”
     “Kim peki?”
     “Karım.”
     “Gerçekten yerini alabilecek mi?”
     Güneşin ve tozun esmerleştirdiği Zelenkov gülümsüyor, makinanın kılavuz tekerleği üzerindeki genç kadın önündeki kol demirini açıp konuşuyor:
     “Onun karısı benim. Şimdi kılavuzluk yapıyorum, ama geçen yıl kombinada çalıştım ve kocamdan çok ürün topladım.”
     Karısının söylediklerinden alınan Zelenkov alıyor sözü:
     “Doğallıkla en kötünün de kötüsü olduğunda yerime geçecek,” diyor sıkıntıyla.
     “Ama bizim başka bir düşüncemiz de var: Cepheye birlikte gitmek.”
     Yine de Marina Zelenkova son sözü kendi söyleyenlerden olduğunu belli ediyor. Kocasının sözünü kesiyor:
     “Bizim çocuklarımız yok. Savaşa gitmek zor gelmez bize. Bakmayın siz, en az kocam denli bilirim tank kullanmasını!”
     Zelenkov yerinden kalkarak aceleyle kombinesine giriyor. Gevezelik edecek vakti yok. Kolektif çiftlik tarlalarındaki 540 hektarlık ekinin 417 hektarını atlı makineler biçmiş. Kalanını o temizleyecek.
     Rostov bölgesindeki kolektif çiftliklerin ezici çoğunluğunda bu yıl yalnızca basit harman makineleri kullanılıyor. Kazaklar tahılın kombine makinelerle biçilecek denli olgunlaşmasını beklemiyorlar; atlı harman makineleriyle işe koyuluyor, böylece büyük oranda yakıt biriktirimi sağlayıp hasat sürecini hızlandırıyorlar. Bir kolektif çiftçinin söyledikleri, bunu açıklıyor:”Kolektif çiftlikleri kurduğumuz zaman sıkı çalışmayı bıraktık. Sovyet rejimi bizi en ağır işlerden kurtardı. Şimdiye atlı harman makineleriyle akşamlara dek çalışan kızanlar bellerini doğrultmadıklarından yakınıyorlar. Ama tüm bunlar göz boyama. Traktör bizim için sürerdi toprağı, kombina makinaları tırpanlama ve harman işini yapardı. Barış günleri için yeterince iyiydi bu, tamamdı iş, ama faşistlerle savaş başladı şimdi, omuzlarımızın üzerinden geriye bakmanın anlamı yok. Kollarımız kopuncaya dek çalışmamız gerek, Kızıl Ordu’ya gönderebileceğimiz yakıtı da kenara ayırmamız gerek. Onlara daha çok gerekli bu, onu faşistlerin kollarını kırmak ve onları yurttan kovmak gibi iyi bir amaç için kullanacaklar.” Yirmi altı Bakü komiserinin adı verilen kolektif çiftliğin bir üyesi ve harman yığma rekorunu iki kez kırmış olan Vasili Soldatov, ekin yığının üzerinden iniyor ve gömleğindeki teri sıkarken konuşuyor: “Düşmanımız zalim ve inatçı, biz de zalim ve inatçı olmalıyız çalışırken. Hasat miktarına bakılırsa, sıradan düzeyin çok üstündeyiz. Cepheye çekip gittiğimizde de, rekor falan kırmadan da vurabiliriz düşmanı.” Konuk olduğum tüm kolektif çiftliklerde görkemli bir çalışma disiplini, yüksek bir yurttaşlık görevi bilinciyle karşılaştım. Büyüklü küçüklü işbaşındaydılar tarlalarda. Tümü güçlerini sakınmadan, büyük bir coşkuyla çalışıyorlardı. Bölge memurlarından birinin abartısız övgülerini dinledikten sonra, “Bolşevik Yol” kolektif çiftliği üçüncü tugay komutanı tuğbayı generali Vasili Çelikov yanıtladı:
     “Biz zaten kötü çalışmayız. Ben, çalışmamızla ülkemizi savunduğumuzu biliyorum. Ama gerektiğinde silahla da savunacağız. Sonra, hemen hemen her evden bir adam Kızıl Ordu’da çarpışıyorsa, nasıl kötü çalışabiliriz ki? Örneğin benim iki oğlum var, ikisi de cephede; Aleksey topçu, Nikolay tankçı. Ben de, yaşlı bir adamım ama sivil savunmaya yazıldım. Son savaşta Alman cephesinde karnımdan vuruldum. Alman mermisi sağlığımdan çok şey yitirtti bana, ama daha çalışabilirim. Şu anda oğullarım düşmanla karşı karşıya, ama gerektiğinde ben de onların saflarına katılırım!”
     Benim Kızıl Yıldız’da da yazdığımı duyunca canlılıkla ekledi:
     “Kızıl Yıldız aracılığıyla oğullarıma ve cephedeki savaşçılara arkalarında olduğumuzu yaz. De ki faşistlerin geçmesine izin vermeyin, onları gömütlerine geri sürsünler de, öyle ki toprağımız gömüt olsun onlara.”
     Sosyalizmin yolu kolektif çiftliği yönetim bürosunda artık genç sayılmayan bir sayman iş başında… Başkan tarlalara gitmiş. Köyde başka tek bir kişi yok. Tüm insanlar tarlalarda ter döküyorlar; harman yerlerini temizliyor, tahıl yüklüyorlar. Bir an kâğıtlardan başını kaldırıp bakıyor sayman.
     “Oğlum batı cephesinde… Üç yıl topçu olarak hizmet etti. Bazen ona yazdığımda soruyorum: “Kullandığın topun tipini yaz.” diye. Yanıtında şöyle yazıyor: “Yaşıyorum ve iyiyim. Ailede herkese selamlar. Top konusuna gelince, sormanın anlamı yok, baba! Senin işin değil bu!” Sayman memnun bir havayla gülümsüyor: “Görevini biliyor adam. Ben de iç savaş boyunca bütün cephelerde bulundum. Kuzeyde dövüştüm, Basmacı eşkıyalarıyla dövüştüm ve başka ezmemiz gereken her yerde. Şimdi de sivil savunmadayım. “Bir anlık aradan sonra ekledi.” Köyde yüz kadar sivil savunmacı var. Hala evlerinde duran bir yığın genç insan var birliğimizi kurduğumuzda, bir sürü kızanın silah kullanabildiğini ve bunu bizim kadar iyi yapabileceklerini göreceksiniz. Delikanlı değil, aslan onlar! Gönüllü yazıldılar, ama nedense henüz çağrılmadılar, demek ki çok büyük oranda yedeğimiz var. Bunu bilmek sevindirici…”
     Bu kolektif çiftliğin ikinci tugayı atlı biçme makinalarıyla çalışıyor. Her biçiciye iki çift öküz koşulmuş, biçicinin kanatları en üst düzeye yükseltilmiş; ama zeminden ekini tırmıklamak zor, o denli yüksek ve kalın ekin yığınları, öküzlerin üzerindeki kadınlar canla başla çalışıyorlar. Yerdeki ekinleri yabayla toplayan genç kazakların gözlerine akan teri silmeye vakitleri olmuyor. Bir anlık bir mola sırasında, gidip neden böyle öküzleri koşturduklarını sordum. Delikanlılardan biri yanıtladı:
     “Öküzlerle çalışıyoruz biz; bir şey olmaz onlara, hızlı devinirsek taneyi çıkarmak daha kolay olacak. Hasadı yapıp cepheye gideceğiz. Ama böyle çalışmak da kadınlara ağır geliyor.” Bir an sonra soruyor: “Ne zaman alacaklar bizi orduya? Benim yaşımda başkalarını aldılar, ama nedense almadılar beni. Çok bozuluyorum buna. Ben diğerlerinden kötü müyüm?”
     Pokusayev bu kolektif çiftçinin adı. Buralı bir demircinin oğlu; sağlıklı, geniş göğüslü bir delikanlı… Kızıl Ordu topçusunda hizmet vermiş. Diğerleriyle konuşmalardan anlaşıldığına göre, biri tank sürücüsüymüş eskiden, bir diğeri topçuymuş, bir havan topu bataryasında çalışmış, üçüncüsü bir AA topçusu, dördüncüsü tanınmış tümenlerimizden birinde süvari. Her biri seçme birer delikanlı, genç, güçlü, sağlıklı. Gidip düşmanla savaşmak, kandan esrimek ve başarmak… Bu, genç Don Kazaklarının, dünün ve yarının büyük Kızıl Ordu’sunun askerlerinin isteği. Bu, yüzyıllar boyunca anavatanları Rusya’nın cephelerinde, onu sayısız düşmana karşı savunarak kanlarını dökmüş ataların çocuklarının isteği.
     Şimdi de kolektif çiftliğin harman yeri bekçisi olan seksen üç yaşındaki Markoviç Yevlantiyev’in sözlerini dinleyelim. Karanlık bir Temmuz gecesi… Gökyüzünde aydınlık yıldızlar. Ve o dingin, yaşlı ses:
     “Büyükbabam Napolyon’a karşı dövüştü, gençken bana o zamanın öykülerini anlatırdı. Napolyon bize savaş açmadan önce, güzel bir günde, Murat’larını ve generallerini açık alanda toplayıp şöyle demiş; “Rusya’yı fethetmeyi düşünüyorum, ne dersiniz buna baylar?” Hep bir ağızdan yanıtlamışlar: “Bu tamamen olanaksız Yüce Majesteleri. Çok güçlü bir devlet bu, asla ele geçiremeyiz.” Napolyon gökyüzünü gösterip sormuş: “Gökyüzünde hiç yıldız görüyor musunuz?”. “Hayır!” demişler. “Günışığında yıldızları görmek olanaksızdır!”. “Ama ben görüyorum,” demiş Napolyon, ” Bizim utkumuzu muştuluyor o!” Böylece ordusuyla bize karşı yola çıkmış. Geniş kapılardan girmiş ülkemize, ama darlarından çıkmış giderken; dörtnala, arkasına bakmadan kaçmak zorunda kalmış. Askerlerimiz ta başkenti Paris’e dek eşlik etmişler ona. Ben bu yaşlı aklımla bu Alman kumandanın da onun gibi aptal bir yıldız görmüş olduğunu düşünüyorum; onun da gitme vakti geldiğinde kapılar ona da dar gelecek… Ah, dar gelecek ona kapılar! Bakalım dörtnala kaçıp gidebilecek mi? Dilerim Tanrıdan kaçamasın! Öyle ki, bundan böyle sonsuza dek kimse denemesin bunu!”

(Rus Öyküsü–Yazan: Mihail Şolohov–Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir