Don Kişot (11)

D

     On Birinci Bölüm (Don Kişot Kara Dağ’da)
     Sanço Panza burada fazla durmak istemiyordu. Muhafızların Sainte Hermandad polisi ile beraber geri gelmekte gecikmeyeceklerine şüphesi yoktu. Onun için efendisini ve kendini bu hale getiren haydutlar savuşur savuşmaz Don Kişot’un yanına koştu ve ona bir an evvel buradan gitmelerini rica etti.
     Şövalye cevap verdi:
— Sanço dostum, seni dinleyerek bu melun heriflerle uğraşmasam iyi olacakmış. Kötülere iyilik etmek kum üstüne yazı yazmak gibidir. Ne çare ki olan olmuştur. Bu dersin kulağımıza küpe olmasını dileyelim.
     Sanço derin derin içini çekti:
— Bizim aklımız kolay kolay gelmez başımıza Senyör, dedi. Fakat haklı olduğumu söylemekle bana şeref verdiniz. Bunun için beni dinleyiniz de başımız daha büyük bir belâya girmesin. Sainte Hermandad polisi, okçuları ile beraber gelirse sizin Şövalye sıfatınız para etmez. Okların başımızda ıslık çaldıklarını şimdiden işitiyor gibiyim.
— Sanço dostum, sen pek cesur değilsin fakat boş yere inat etmeyeceğim. Bu sefer sözünü tutuyorum; söylediğin oklu polisleri beklemeden yola çıkabiliriz.
— Senyör Don Kişot, beni dinlediğinize çok memnunum… Bu herifler gerçekten belâlı şeylerdir.
— Yalnız sana şunu haber vereyim ki ben dünyanın hiçbir polisinden korkmam. Onlar benim kılımı bile kıpırdatamazlar. Keşke hep bir olup karşıma çıksalar da tehditlerini iki paraya almadığımı göstersem sana. Ben onların topunu birden yere sererim, topunu birden…
     Sanço acele acele:
— İnanırım size senyör, inanırım, dedi.
— Gerçekten inanıyor musun? Burada kalmayı, Sainte Hermandad polisinden korkmadığımı sana ispat etmeyi canım pek istiyor.
— Aman Allah! Korkmadığınızı biliyorum Senyör fakat kaçsak daha iyi ederiz.
— Sanço dostum, beni bir korkak, bir tabansız mı sanıyorsunuz?
— Hiç öyle şey olur mu Senyör!
— Sana onu haber vereyim ki ne zaman benim Sainte Hermandad’dan korktuğumu söylersen kuyruklu bir yalan atmış olacaksın.
— Senyör, senyör…
     Sanço korkudan ölmekte idi. Bu nutuklar onlara vakit kaybettiriyordu. Okçular dakikadan dakikaya yolun köşesinden çıkabilirlerdi. Şövalyeyi kaçmaya razı etmek için ne yapmalıydı?
— Bu yerden çekilmek isteyenin ben olduğumu ne zaman söylersem yalan söylemiş olacaksın.
— Etmeyin Senyör şövalye. Olacak şey mi bu?
— Öyleyse hadi gidelim. Burada yapılacak işimiz kalmadı artık.
     Sanço sevincinden bayılacaktı. Şövalyenin yattığı yerden kalkmasına yardım etti ve Rossinante’yi dört ayak üstünde durdurdu. Sonra eşeğini aldı ve dördü birden ufukta görünen Kara Dağ’ın yolunu tuttular.
     Kahramanlarımız Kara Dağ’ın ortasına geldikleri zaman gece olmuştu. Sanço, oklu polisleri şaşırtmak için bir kaç gün burada kalmanın iyi olacağını sanıyordu.
     İki arkadaş, meşe ağaçlarının altında karargâhlarını kurdular. Kendilerini herhangi bir baskın tehlikesine karşı emin bir yerde sanıyorlardı. Ne yazık ki ertesi sabah uyandıkları zaman bu ümitlerinde aldanmış olduklarını gördüler. Aksi gibi Gines de Passamont da bu taraflara doğru kaçmış ve onlara pek yakın bir yerde gecelemişti. Haydut ilk gün ışığı ile gözlerini açınca komşularını gördü.
     Onun için ne umulmaz bir şanstı bu! Kahramanlarımızın uykuda olmalarından faydalanarak at ile eşeğe yanaştı ve dişleri arasından mırıldandı:
— Çok iyi oldu bu iş… İki binek hayvanı birden… Beğen beğendiğini al.
     İlk önce Rossinante’ye baktı ve dudak büktü:
— Bu uyuz atı çalmak zahmete değmez. Eşek daha dinç görünüyor bana. Herhalde iyi gidiyor olmalı.
     Haydut daha fazla nazlanmadan Sanço Panza’nın eşeğine bindi ve uzaklaştı.
     Seyis ancak bir saat sonra uykudan gözlerini açıyordu. Eşeğinin yerinde yeller estiğini görünce:
— Ah nerelerdesin sen ciğerparem, diye inledi. Sen ki kucağımda doğdun; yıllarca ocağımı, çoluk çocuğumu şenlendirdin; karım seni dünyanın bütün hayvanlarından fazla seviyordu. Ey bana bütün işlerimde yardım eden ve komşularımı hasetten çatlatan sevgili sadık eşeğim sen nerelerdesin?
     Don Kişot gözlerini açtı ve bu yeni şekildeki mersiyeyi işitti.
     Sanço’nun başına gelen şeyi anlamakta gecikmiyor ve seyisini, dili döndüğü kadar teselli ediyordu. Fakat hiçbir söz Sanço’nun yanaklarından akan gözyaşı sellerini dindiremezdi.
     Don Kişot’un nihayet sabrı taştı:
— Ne oluyorsun? dedi. Eşek nihayet eşektir, o gittiyse bir tane daha alırsın.
— iyi ama para nerede şövalyem?
     Don Kişot cevap vermeden bir an düşündü:
— Dinle beni Sanço dostum. Sen bir eşek kaybettin; ben sana üç tane vereceğim onun yerine. Memnun oldun mu?
     Köylü hayretle:
— Üç eşek mi? dedi. Üç sahici eşek mi? Nerede onlar? Ben bir şey göremiyorum.
— Nerede olacak şatomda!  Benim beş sıpam var. Üçünü sana vereceğime yemin ediyorum.
     Bu fikir seyisin acısını bir parça yatıştırır gibi oldu.
— Hem de sen koca bir adanın valisi olduktan sonra eşeği ne yapacakmışsın?
— Orası öyle Senyör şövalye… Fakat siz üç sıpa için verdiğiniz sözde duracaksınız değil mi?
     Don Kişot üzüntü ile:
— Vay benden şüphe etmeye mi kalkıyorsun, dedi. Fakat çok konuştuk. Bir parça bir şey yiyelim de yola çıkalım; çünkü bu dağın ortasında kendimi pek neşeli hissediyorum.
     Seyisin heybesinde bir parça yiyecek kalmıştı, iki arkadaş onun birazını iştahla yediler; birazını da ertesi güne sakladılar. Sonra Don Kişot atına bindi. Sanço sırtında yüklerle arkasından yürüyor; ara sıra da eşeğinin idaresine kendini bırakarak yapılan yolculuğun ne hoş bir şey olduğunu düşünüyor ve derin derin içini çekiyordu.
     Fakat sabah o kadar güzel ve Kara Dağ o kadar hoş manzaralıydı ki, Sanço’nun eski keyfi çabucak yerine geldi.
     Vakit öğleyi geçmişti ki şövalye birdenbire atını durdurdu. Sabah saatlerinde çok düşünmüş, bir çok şövalye romanlarını zihninden geçirerek kendi durumuna benzer bir vaka aramıştı.
— Sanço dostum, diye bağırdı. Beni iyi dinle. Kulaklarını aç ve sana söyleyeceğim şeyi anlamaya çalış.
     Sanço, efendisinin bu ateşli coşkunluğu karşısında bir parça endişeye düşerek cevap verdi:
— Dinliyorum sizi Senyör şövalye.
— Bu dağda, bütün dünyaya karşı bana büyük bir şan ve zafer sağlayacak ve bütün gezici şövalyelerin şöhretini gölgede bırakacak bir iş yapmayı kafama koydum.
     Köylü içini çekerek:
— Aman Senyör! Sakın pek tehlikeli bir iş olmasın?
     Şövalye:
— Hayır, dedi. Yüreğin rahat etsin; bu işte senin için hiçbir tehlike yok. Zaten ben onu tek başıma yapacağım.
— Artık beni istemiyor musunuz Senyör Şövalye?
— Sanço dostum; böyle saçma sapan lâkırdılar söyleme. Seni nazik bir vazife ile bir yere göndereceğim, anlatacağım işin neticesi senin bu vazifeyi yapmakta göstereceğin beceriklilik ve açık gözlüğe bağlı olacak. Dinle Sanço dostum, kafamda olan şeyleri öğrenmen lâzım. Sihirbaz Freston melunu kitaplarımı çalmadan önce kitaplığımda bulunan güzel şövalye hikâyelerini okumuş olsaydın dünya şövalyelerinin en  mükemmeli olan büyük Amadis de Gaules’ü tanımış bulunacaktın. Bunun aksini iddia edecek olanlar utanıp arlanmaz yalancılardır, kafaları kesilmeye lâyıktır, anlıyor musun?
— Evet Senyör Şövalye, Amadis de Gaules şövalyelerin en mükemmeli olmuştur. Sözünüze inanıyorum.
— Bunu senin ağzından işittiğime memnunum.  Pek kafasız bir adam değilsin sen. Fakat sana şimdi bu Amadis’in, kendisine büyük bir akıllı usluluk şöhreti sağlayan bir hareketini anlatacağım. O da benim gibi bir zaman, fakir kaya tepesine çekildi ve orada birbirinden acayip delilikler yaparak çile çıkardı. Bunları sana anlatmak uzun olur. Ben onun yaptıklarını taklitten daha iyi bir iş tasavvur edemiyorum. Değil mi ki bu dağa çekilmiş bulunuyorum, ben de onun gibi çile çıkaracağım ve Dulcinee de Toboso’nun şerefine bin türlü ümitsiz delilikler yapmaya koyulacağım.
     Sanço Panza gözlerini fal taşı gibi açıyordu.
— Bin türlü delilikler mi Senyör?
— Evet Sanço dostum. Amadis de Gaules’ün tövbe ve çilesini taklit etmek devleri tepelemekten, ejderleri öldürmekten ve ordularla savaşmaktan daha kolay değil midir? Değil mi ki Amadis bu vasıta ile bunca zaferler kazandı; ben de onun gibi yapacağım.
— Belki hakkınız vardır Senyör. Fakat bana öyle geliyor ki bu mükemmel şövalyenin çileleri, tövbeleri ve delilikleri için bir takım sebepleri vardı, oysaki siz…
     Don Kişot onun sözünü bitirmesine meydan bırakmadı:
— Ne diyorsun dostum? Ben de sevgili Dulcinee’yi yüz üstü bıraktığım için ümitsizliğe düşmüş değil miyim? Her halde ona bir mektup yazacağım, sen de onu kendisine götüreceksin. Onun aşkı için ettiğim tövbeleri, çektiğim çileleri ve yaptığım delilikleri kendisine anlatabileceksin. Hiç şüphe yok ki felâketim onun yüreğine dokunacak. Sen vakit geçirmeden onun cevabını getirirsen ve ben Dulcinee’yi sadakatime lâyık görürsem hemen deliliklerime son veririm. Bu olmazsa onlara devam ederim.
     Don Kişot sözlerini bitirir bitirmez öteki kayalardan ayrı duran, etrafı sarmaşıklarla örtülü bir kayanın dibine geldi, ötede bir ırmak akıyordu. Gerçekten çok güzel ve hoş bir yerdi burası. Don Kişot yapacağı büyük işler için burasını seçti ve hemen atından indi.
— Sanço dostum, senin dönüşünü burada bekleyeceğim. Tövbeler, çileler ve deliliklere çok uygun gelecek olan bu tazelik ve güzellik dolu yerde mektubumu yazacağım. Sen yalnız yollarda pek fazla zaman kaybetmemeye çalışacaksın.
— Senyör şövalye, yaya gideceksem, haber vereyim ki ayağım pek tez değildir. Bana atınıza binmek lütfunu bağışlayabilir misiniz?
— Nasıl istersen öyle yap. Ben de zaten tek başıma kalmak istiyordum. Rorssinante’yi başımdan aldığına isabet edersin.  Böylece yalnızlığım daha tam olur, hiçbir şey onu bozamaz. Fakat sen yola çıkmadan önce ben bir takım delilikler yapmalıyım ki, sen onları gözünle gördüğünü Dulcinee’ye anlatabilesin.
     Sanço:
— Buna pek lüzum var mı Senyör, diye içini çekti.
— Mutlaka lâzım dostum. Gözünün önünde silâhlarımı kırmalıyım; elbiselerimi param parça etmeliyim. Kendimi tepe aşağı bu kayadan atmalıyım. Sonra da…
     Köylü dehşet içinde bağırdı:
— Senyör, bunları yapmak faydasız. Ben sizin sözünüze inanıyorum. En büyük delilikleri yaptığınızı gözümle gördüğümü, kime olsa anlatmaya hazırım. Kayadan atlarken dikkat edin Mösyö, belki bir yeriniz yaralanır.
— Yaraların ne ehemmiyeti var Sanço dostum!
— Aman Efendimiz, Fierbras ilâcını kaybettiğimizi ve pek az sargımız kaldığını unutmayın…
— Hakkın var dostum. Nasihatini unutmayacağım. Şimdi Madam Dulcinee’ye götüreceğin mektubu yazmak istiyorum.
     Şövalye hemen yerine oturdu ve cep defterini istedi:
— Yaklaş yanıma sadık seyisim, bana rahle vazifesi göreceksin.
     Sanço efendisinin önünde yere oturdu ve Don Kişot defterini onun sırtının üstüne yerleştirdi.
     Mektup böyle yazıldı. Sanço son derece rahatsız oluyor ve derin derin içini çekiyordu.
— Senyör bu kadar uzun bir mektuba hacet var mı?
— Kes sesini dostum; zihnimi dağıtıyorsun. Şövalye işini bitirdiği zaman mektubu yüksek sesle okudu:
     Madam,
     Hayatta bana göstermiş olduğunuz ilgisizlikten daha korkunç bir hakarete uğramış değilim. Ey hiçbir zaman unutamayacağım sevgili nankörüm! Aşkımı kabul etmediğiniz için bu dünyanın en vahşi bir köşesine çekilmek ve orada bin türlü ümitsiz delilikleri göze almak zorunda kalıyorum. Sadık seyisim bunlardan bir kısmını size anlatacaktır fakat onlardan çok daha ağır olanlarını o da gözü ile görmüş değildir.
     Heyhat! Çok sevgili prensesim, böyle bir zulmü daha uzun zaman bana reva görecek misiniz? Sükûtunuzun sonu gelmeyecek mi?
     Şövalyenize karşı pek ufak bir sevginiz varsa bana yardım ediniz; lütuflarınızı benden esirgemeyiniz. Acele etmelisiniz çünkü aşk uğruna nefsime reva gördüğüm cefalar az zamanda beni öldürecektir.
     İçinde bulunduğum zalim kararsızlığa rağmen ölünceye kadar esiriniz kalmak isteyen kulunuz.
     Mahzun yüzlü şövalye…
     Sanço:
— Bu ne mükemmel mektup, diye bağırdı. Ben ömrümde bundan daha iyisini dinlemiş değilim. Ne güzel, ne iyi yazılmış, ne kadar tatlı!
     Don Kişot sordu:
— Yolda onu kaybetmeyeceksin ya? Bu mektubu kaybedersen ne olacağını sorarım sana.
— Olur mu öyle şey Senyör Don Kişot? Bana güvenebilirsiniz. Fakat şatodaki sıpalar için de yeğeninize bir kelime ilave edemez misiniz?
— Hakkın var dostum.
     Don Kişot üç sıpayı seyisine teslim etmesi için yeğenine de bir kaç kelime yazdı.
     Köylü sevincinden uçarak:
— Çok güzel oldu mösyö. Ben hemen gidiyorum, çok geçmeden dönerim.
     Şövalye:
— Olmaz! Deliliklerimden bir ikisini mutlaka görmelisin. Çünkü onları gözünle gördüğüne yemin edeceksin.
— Mutlaka lazım mı Senyör Don Kişot? Bari çabuk olun da geç kalmayayım.
— Üç gün daha benimle kalmanı isterdim.
— Senyör! Düşünün ki ne kadar erken gidersem o kadar erken dönerim.
— Bunda da hakkın var dostum. Şu halde deliliklerimden bir ikisini sana hemen göstereyim. Dulcinee de Toboso’ya neler yaptığımı söyleyebilirsin. Don Kişot elbiselerinin bir kısmını çıkardı; topukları ile kuyruk sokumunu döverek bir kaç defa havaya sıçradı; bir takla attı. Bağıra bağıra sevgilisinin adını söylerken, az kaldı boynunu kırıyordu. Bunları o kadar çabuk yapmıştı ki Sanço’nun ağzı hayretten açık kaldı.
— Aman Senyör durun. Gördüğüm şeyler yeter de artar bile. Hiç korkmayın, yapmadığınız delilik kalmadığını ve Amadis de Gaules’e yüz kere taş çıkarttığınızı söyleyeceğim. Hoşunuza giderse daha başka yalanlar da uyduracağım.
— Çok güzel Sanço dostum. Hiç olmazsa sen bana sadakat gösteriyorsun. Sana güvendiğimi bilirsin. Git ve çabuk gel.
     Köylü bu emri tekrar ettirmeden Rossinante’ye atladı ve onu süratle ovaya doğru sürdü.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi