Yaren Sohbetleri (8)

Y

     Ne düşünüyon yine Süleyman emmi? Anlet diye gözümün içine bakıveriyon emme, yok öyle yağma… Siyaset gonuşmek sene hiç yarameyo! Geçen iki laf ediverelim dedik, seni sabah ezanında cami avlusunda uyurken bulmuş horandalar… Şinci beni eyi dinle baken…
     Yaşlı çoban sürüsünü otlatmak için yaylaya çıktığında, tepeye yakın bir yerde, elma ağacının altında dinlenir, eğer mevsimindeyse ağaçla konuşarak; “Hadi bakalım evladım!” dermiş, “Bu ihtiyarın elmasını ver artık.”
     Ve bir elma düşermiş; en güzelinden, en olgunundan… Yaşlı adam sedef kakmalı çakısını çıkartarak onu dilimlere ayırır ve küçük bir tas yoğurta birlikte ekmeğine katık ettikten sonra Allah’a şükredermiş.
     Çoban bu ağacı yirmi yıl kadar önce diktiğinde sık sık sular, bunun için de büyükçe bir güğüme doldurduğu abdest suyundan geriye kalanı kullanırmış. Elma ağacının kökleri belki de bu sularla kuvvet bulmuş ve kısa sürede serpilip meyve vermeye başlamış. Çoban o zamanlar henüz genç sayıldığından şöyle bir uzandı mı en güzel elmayı şıp diye koparıp alırmış. Fakat aradan geçen bunca zaman içinde beli bükülüp boyu kısalmış, gocamış… Ağacınkiyse bir çınar gibi büyüyüp göklere yükselmiş. Ama boyu ne olursa olsun, ağaç yine de onun yavrusu değil miymiş?
     Onu bir evlat sevgisiyle okşarken;
     “Ver yavrum,” dermiş. “Gönder bakalım bugünkü kısmetimi.”
     Ve bir elma düşermiş; hiç nazlanmadan… Yıllar boyu hiçbir gün aksamadan…
     Köylüler, uzaktan uzağa gözledikleri bu olayı birbirlerine anlatıp, yaşlı çobanın velî bir zat olduğunu söylerlermiş.
     Yaşlı adam, ağacın altında dinlenip namazını kıldığı bir gün, yine elmasını istemiş. Ancak dallar dolu olmasına rağmen nedense bir şey düşmemiş. Sonra bir daha, bir daha tekrarlamış isteğini. Beklediği şey bir türlü gelmiyormuş. Gözyaşları, yeni doğmuş kuzuların tüylerini andıran beyaz sakalını ıslatırken, ağacın altından uzaklaşıp koyunların arasına atmış kendini.
     Yavrusu, meyve verdiği günden bu yana ilk defa reddediyormuş onu. İhtiyar çobanın beli her zamankinden fazla bükülmüş, güçsüz bacakları da vücudunu taşıyamaz olmuş.
     Hayvanlarını usulca toplayıp köye doğru yöneldiğinde, köy camisinin her zamankinden daha nurlu minaresinden yankılanan ezan sesiyle birden irkilmiş. Yeniden doğmuş sanki çoban… Unuttuğu bir şeyi hatırlayıvermiş.
     Çocuklar gibi sevinerek, onca yolu tekrar geri koşmuş ve ona şefkatle sarılarak;
     “ Canım benim,” demiş, hıçkırıp ağlayarak. “Benim güzel evladım, mis kokulum. Şu unutkan ihtiyarı üzmeden önce neden söylemedin bu günün Ramazan’ın ilk günü olduğunu?”
     Bitti Sülüman emmi… Oooo… Emmim çoktan uyuyagalmış… Ne etçez, yapçek bişey yok… Girin koluna da atıverin gari evine…

Yazar hakkında

Yorum Ekle