Don Kıyısında
Don Kıyısında

Don Kıyısında

     Kızıl Ordu’ya çağrılanlar akın akın ilçe merkezindeki alana akıyor; tümünün yanlarında uğurlamaya gelen aileleri var. Yedi-sekiz yaşlarında iki çocuk el ele tutuşmuş önüm sıra yürüyorlar. Anne-babaları yanımdan geçiyor sonra. Adam diri, görünüşüne bakılırsa bir traktör sürücüsü, üstünde özenle yamalanmış mavi tulumu ve temiz bir gömleği var. Karısı esmer, genç bir kadın, dudakları sımsıkı kenetli, gözleri yaşlarla kaplı, Tam yanımdan geçerken kocasıyla konuştuğunu duyuyorum.
     “İşte böyle bunlar… Yine saldırdılar bize! Bırakmazlar rahat yaşayalım birlikte, öyle mi? Dikkat et Fiodya, bırakma geçsinler.”
     Hantal hantal yürüyen Fiodya, terleyen avuçlarını yağ lekeli mendiliyle siliyor, sonra derin bir sesle konuşurken yukarıdan, babacan babacan gülümsüyor:
     “Bütün gece boyunca öğüt vermekten başka bir şey yapmadın, hâlâ da bitiremedin! Yeter artık! Ben senin yardımın olmadan eğitildim, işimi de bilirim. Sen eve döndüğünde tuğbayına söyle, Kokandere yolunda gördüğümüz gibi ekinleri yığarsanız harmana, derilerini canlı canlı yüzeriz o Almanların. Böyle de onlara. Tamam mı?”
     Kadın bir şeyler söylemeye çalışıyor, ama kocası öfkeyle sözünü kesip gümbürdeyen sesiyle konuşuyor.
     “Eh, yeter artık! Tanrı aşkına kapa çeneni! Alana gittiğimiz zaman ne olacağını senden daha iyi anlatacaklar.”
     Askere giden erkeklerin düzenli safları ilçe merkezindeki alanın yanına kurulan bir konuşmacı kürsüsünün önünde dalgalanıyor. Çevrelerinde uğurlamaya gelen arkadaşları ve yakınlarından oluşan büyük bir kalabalık var. Kürsüde uzun boylu, geniş göğüslü bir Kazak olan Yakov Zemiyakov konuşuyor:
     “Eski bir topçu eriyim ben, bir kızıl partizan; tüm iç savaşta bulundum. Bir oğul yetiştirdim. O da şimdi benim gibi bir topçu eri, Kızıl Ordu saflarında. Beyaz Finlere karşı dövüştü, yaralandı. Şimdi de Alman faşistlerine karşı savaşıyor. Birinci sınıf bir topçu askeri olarak ben, bir silahşor olarak, faşistlerin ihaneti karşısında elim kolum bağlı kalamam; bu yüzden beni bir gönüllü olarak Kızıl Ordu saflarına, oğlumla aynı alaya yazması için askeri komiserliğe istekte bulundum, böylece o faşist domuzları birlikte darmadağın edebiliriz, yirmi yıl önce Beyaz domuzlara yaptığımız gibi… Gitmek ve bir komünist olarak dövüşmek istiyorum, bu yüzden de beni üye olarak onaylaması için Partiye başvurdum.”
     Zemlyakov’u, genç Kazak, Roman Vipriyaskin izliyor:
     “Finli beyaz muhafızlar kardeşimi öldürdü. Kardeşimin yerine ve ölümüne karşılık acımasızca öcünü almak için ben, Kızıl Ordu saflarına bir gönüllü olarak katılıp cepheye gitmek için yazıldım.”
     Pravdenkö adlı yaşlı bir işçi konuşuyor:
     “Kızıl Ordu’da iki oğlum var. Biri hava kuvvetlerinde, diğeri piyade… Bir baba olarak onlara buyruğumdur. Havada ve karada, tümüyle yok edilinceye dek düşmanla amansızca savaşın. Ama eğer desteğe gerekleri olursa, yaşlı bir adam olan ben, mavzerimi elime alır, gençliğimdeki gibi savaşırım.”
     Olgunlaşan buğdaylar -uzun, dolgun ve yeşil- taze kamışlar gibi, bir duvarı andırırcasına uzanıyor yol boyunca. Sağlam, mavimsi başaklar rüzgârda ırgalanıyor.
     Yaklaşan arabamızın geçmesi için bir atlı ekinlerin arasına sapıyor ve bir an gözden yitiyor; ne at, ne de binicisinin beyaz gömleği görünüyor, yalnızca Kazak kasketinin şeridi yeşil selin üzerinde, açmış bir devedikeni tacı gibi allanıyor.
     Arabayı durduruyoruz. Atlı yeniden yola çıkıyor ve ekinleri göstererek konuşuyor:
     “Şu doğan cömert, genç güzelliğe bakın bir; şimdi de Hitler gelecek, cehennem zebanisi! Ama bir yanlış yaptı! Ah, kesinlikle bir yanlış yaptı! İki gündür yoktum evde; tüttürecek bir şeyler almak için gitmiştim. Eee, söyleyin bakalım, cephede ne var ne yok?”
     Ona en son resmi açıklamaların içeriğini söyledik. Yer yer ağarmış kehribar sarısı bıyıklarını sıvazlayarak konuştu:
     “Açık ki, bizim kızanlar felek gibi dövüşüyor. Ama bir de bizi, üç savaş görmüş yaşlı askerleri çağırsınlar da, ne oluyor bak! O köpek oğullarını ebelerinin göbeklerini bağladığı yerden ikiye biçerdik. Bakın söylüyorum size, büyük bir yanlış yaptılar!”
     Kazak atından inip çömeliyor, bir elinde dizginler sırtını yele vererek sigara içmeye başlıyor.
     “Köyde işler nasıl?” diye soruyoruz. “Daha yaşlı Kazaklar ne diyorlar savaşa?”
     “Tek düşünceleri var: Ekine gidip iyi bir hasat yapmak, ama Kızıl Ordu gerek duyuyorsa bize, şu an hazırız. Bizsiz de işleri yoluna kor kadınlar. Biliyorsunuz, traktörlerimiz var, dahası biçerdöverlerimiz.”
     Kurnazca göz kırparak gülümsüyor: ” Eh, Sovyet hükümeti tembel tembel uyuklamıyor, vakti yok uyuklamaya. Doğallıkla bu bozkırlarda yaşam daha dingin, ama Kazaklar asla dingin bir yaşam aramaz ve asla da gömülmek istemezler. Bu savaşa sevinerek gideriz, insanlar aralarında Hitler’e karşı büyük bir öfke var. Savaşsız canı mı sıkılıyor bu herifin? Nereyi almaya çalışıyor sanki?”
     Dostumuz, sakin sakin otlayan atını izleyerek bir süre konuşmaksızın tüttürdü sigarasını. Sonra dalgın dalgın sürdürdü:
     “Savaşı pazar günü duydum, alt üst etti beni bu. Bütün gece hiç uyuyamadım. Hep düşünüyordum. Geçen yıl çekirge istilasına uğradık, bu yıl da Hitler ilerliyor. Hiçbir şeye doymuyor şu insanlar. Düşündüm: Şu Hitler neyin nesi ki, her şeyin üzerinde vızıldayan bu asalak sinek, niye rahat vermez kimseye? Sonra Alman savaşını anımsadım, başından sonuna dek bulundum o savaşta; düşmanı nasıl biçip geçtiğimi anımsadım… Şuncacık elimle yedi kişi öldürdüm, yedisini de yakın dövüşte…” Kazak sıkıntıyla gülümsedi, daha düşük bir sesle sürdürdü konuşmasını: “Şimdi bağıra bağıra söylüyorum bunları, ama geçmişte biraz garip gelirdi bunlar bana… İki George haçı ve üç madalya aldım. Onları iş olsun diye göğsüme asmadılar değil mi? Olay bu… Evet, geceleyin uzanır savaşı düşünürdüm. Sonra bir şey geldi aklıma. Çok önce, bir yerde Hitler’in de Alman savaşına katıldığını okumuştum. Bunu anımsadığımda yüreğime öyle bir acı oturdu ki, kendi kendimi yedim. Yatakta doğrulup bağırdım. “Niye karşı gelmedi bana, neden o yediden biri olmadı? Süvari kılıcımla bir hamle yapar, ikiye ayırırdım gövdesini.” Karım sorar: “Kime söyleniyorsun yine?”, “Hitler’e” derim ona, “Üç kere lanet olsun ona! Sen uyu, Nastya. Senin için üzülecek bir şey yok!”
     Kazak kalın sarılmış sigarasını parmaklarının arasına alıp eyerin üstüne sıçrarken ekledi:
     “Evet, sonu gelecek onun, düşmanın sonu gelecek!”
     Kısa bir aradan sonra dizginleri çekerken yıldızlar gibi bakan gözleriyle bana döndü:
     “Eğer Moskova’ya yolun düşerse, Alexandroviç, de ki onlara, her yaşta Don Kazakları hizmete hazırdır. Elveda. Ekin Taşıma Bölümü’ne gideyim de kadın yurttaşlara yardım edeyim. Acelem var.”
     Bir dakika içinde gözden yitti atlı; yalnızca vadinin gevrek topraklı inişinden atının toynaklarının kaldırdığı ışıklı toz bulutları kaldı rüzgâra asılı.
     O akşam, Mokov köy sovyetinin alan taraçasında bir kolektif çiftçiler grubu toplandı. Yaşlı avurtları çökük kolektif çiftçi Kuznetsov dingin konuşuyordu, kocaman nasırlı elleri dizlerinin üstünde dingindi.
     “… Yaralanıp tutsak düştüm, iyileşir iyileşmez işe koştular beni. Bizi, yedi adamı, bir pulluğa koştular. Sürdük Alman toprağını. Sonra ocaklara yolladılar bizi. Tek bir seferde seksen ton kömür yüklememiz gerekiyordu, ama olanca gücümüzle iki ton yükledik. Verilen görevi yapmazsanız dayak vardı. Yüzünüz duvara dönük dikerlerdi adamı ve boynunuzun arkasından vururlardı, öyle ki tuz-buz olurdu yüzünüz duvarda. Sonra dikenli telden bir kafese koyarlardı bizi. Daracık, alçacıktı kafes, büzülürdünüz. İki saat kalırdık orada, sonra bir tırmıkla çekip alırlardı bizi, kendi gücümüzle sürünüp çıkamazdık çünkü.” Kuznetsov, dinleyenleri dingin gözlerle süzdü, yine dingin sürdürdü: “Bana bakın! Zayıf ve hastalıklıyım şimdi, ama hâlâ yetmiş kilo geliyorum. Ama iki buçuk yıl önce onlara tutsakken kırk kilo bile değildim. O kadar çektirdiler bana.”
     Birkaç suskun saniyeden sonra, kolektif çiftçi Kuznetsov’un aynı dingin sesi sürdürdü: “Oğullarımdan ikisi Alman faşistlerine karşı dövüşüyor şimdi. Zamanıdır dediğimde, ben de, ben de gider ve hasebımı görürüm. Yalnız, bağışlayın beni yurttaşlar, ben tutsak almayacağım onları. Ben, yapamam…”
     Derin, kaygılı bir suskunluğa büründü. Gözlerini kaldırmadan, kımıldayan esmer ellerine bakarak ve sesini düşürerek ekledi Kuznetsov:
     “Doğal ki aman dilemelerine izin veririm, yurttaşlar. Ama sağlığımı tümden bozdu onlar… Ve benim gidip dövüşme günüm geldiğinde, belki askerlerini tutsak alırım, ama subaylarını değil. Yapamam, ne diyeyim başka? Onların subaylarından en kötü davranışları gördüm. Bağışlayın işte.” Ayağa kalktı, ince dal gibiydi, gözlerine, uyanan kininin gençliği ve aydınlığı gelip oturmuştu.
     Savaşın ikinci günü Veşçayev kolektif çiftliğinde genç yaşlı herkes tarlalara çalışmaya gitti. Uzun zamandır yaşlılıklarından dolayı işten el ayak çekmiş kadınlar ve erkekler de gittiler. Köyün az dışındaki harman yerini temizlemek için çalışanlar yalnızca yaşlılardı. Yaşlı bir adam titreyen bacaklarını genişçe açmış, elindeki belle çimenleri temizliyordu.
     “Böyle oturarak nasıl çalışıyorsun büyükbaba?”
     “Sırtımı bükmek zor geliyor, böyle oturarak daha kolay.”
     Orda çalışan başka bir yaşlı kadın araya girdi. “Sen evine git, baba, sensiz de yaparız biz.” Yaşlı delikanlı kadına bakmak için renksiz gözlerini kaldırıp sertçe yanıtladı:
     “Benim savaşta dövüşen iki torunum var, elden geldiğince yardım etmeliyim onlara. Bana ders verecek denli gençsin şimdi. Benim yaşıma gel de, ders vermek nedir gör. Hadi oradan!”
     Don Kazaklarının yüreklerinde iki duygu yaşar: Kendi topraklarına duydukları sevgi ve faşist zorbalarına duydukları KİN. Sevgileri sonsuza dek yaşar, ama kinleri, düşman sonunda ezilinceye dek yaşamayı sürdürecektir.
     Vay haline bu kini ve halkın öfkesinin o soğuk gazabını uyandıranın.

(Rus Öyküsü–Yazan: Mihail Şolohov–Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir