Dantelci Nastya

D

     Geceleyin Ala-Tau dağlarında fırtına uğultuyla patlak vermişti. Gürültüden korkan, büyük, yeşil çayır çekirgesi askerî hastanenin penceresine zıplamış, dantel perde üzerinde oturuyordu. Yaralı teğmen Rudnev ranzada oturmuş, uzun uzun çekirgeye ve perdeye bakıyordu. Perdenin üzerinde açmış gül ve ibikli küçük horoz desenleri, keskin sesli mavi yıldırımlarda yanıp sönüyordu.
     Sabah olmuştu. Pencerenin ardında fırtınalı, sarı gökyüzü git gide açılıyordu. Birbirine yakın iki gökkuşağı tepelerin zirveleri üzerinde belirmişti. Yabani şakayıkların nemli çiçekleri, pencerenin kenarında kor gibi yanıp tutuşuyordu. Hava boğucuydu. Islak kayaların üzerinde buhar yükseliyordu. Uçurumda nehir taşları gürültüyle yuvarlanıyordu.
     Rudnev;
     “İşte, Asya!” diye iç çekti. “Perdemizdeki dantellerse Kuzey’e özgü… Bu danteli de güzel bir Nastya örmüş olmalı.”
     “Neden böyle düşünüyorsunuz?”
     Rudnev gülümsedi:
     “Leningrad yakınlarındaki bataryamda geçen bir olayı anımsadım,” dedi ve bana şu öyküyü anlattı.
     “1940 yılı yazında Leningradlı ressam Balaşov, avlanmaya ve çalışmaya Kuzey bozkırlarımıza gitmişti.
     Balaşov hoşuna giden ilk küçük köyde, eski nehir vapurundan indi ve köy öğretmeninin evine yerleşti.
     Bu küçük köyde orman bekçisi olan babasıyla birlikte, oralarda ‘dantelci güzel kız’ diye bilinen Nastya yaşıyordu. Nastya, bütün Kuzey kızları gibi sessiz ve gri gözlüydü.
     Nastya’nın babası bir av sırasında dikkatsiz bir atışla Balaşov’u göğsünden yaraladı. Yaralıyı köy öğretmeninin evine getirdiler. Bu şanssız olaya çok üzülen yaşlı adam, yaralıya bakması için Nastya’yı gönderdi.
     Nastya, Balaşov’a özenle baktı ve yaralıya duyduğu acımayla ilk genç kızlık aşkı doğdu. Ancak bu aşkın belirtileri öylesine çekingenlik yüklüydü ki, Balaşov hiçbir şeyin farkına varamadı.
     Balaşov’un Leningrad’da bir eşi vardı, ancak eşinden bir kez olsun hiç kimseye, hatta Nastya’ya bile söz etmemişti. Köydeki herkes, Balaşov’un bekâr bir erkek olduğunu sanıyordu.
     Balaşov yarası iyileşir iyileşmez Leningrad’a gitti. Yola çıkmadan önce, gösterdiği özen için Nastya’ya teşekkür etmek üzere davet edilmeksizin kulübelerine gitti ve ona hediyeler götürdü. Nastya hediyeleri kabul etti.
     Balaşov ilk kez Kuzey’e gitmişti. Yerel âdetleri bilmiyordu. Onlar Kuzey’de değişmeden kalmışlar, uzun süre direnmişler ve yeniçağın baskısı altında hemen teslim olmamışlardı. Balaşov, bir genç kızın evine çağrılmaksızın giden ve hediyeler götüren bir erkeğin, getirdiği hediyeler kabul edilirse, kızın nişanlısı sayıldığım bilmiyordu. Kuzeyde aşkı böyle dile getiriyorlardı.
     Nastya, Balaşov’a Leningrad’dan ona, köyüne ne zaman geri döneceğini çekinerek sordu. Balaşov, hiçbir şeyden kuşkulanmadan, şakacı bir havada çok kısa sürede döneceğini söyledi.
     Balaşov gitti. Nastya onu bekledi. Aydınlık yaz geçti, yağışlı ve kederli sonbahar geçti, ama Balaşov geri dönmedi. Nastya’nın sabırsız, sevinçli bekleyişi yerini endişeye, düş kırıklığına, utanca bıraktı. Köyde nişanlısının onu aldattığı söylentileri dolaşıyordu. Ama Nastya buna inanmıyordu. Balaşov’un başına bir felâket geldiğine emindi.
     İlkbahar yeni acılar getirdi. İlkbahar geç geldi, gelişi çok uzadı. Nehirler çok geniş alanlara taştı ve kimse kıyıya çıkmayı hiç istemedi. İlk vapur, ancak Haziran başında küçük köyün önünden hiç durmadan geçti.
     Nastya, babasından gizlice Leningrad’a gitmeye ve orada Balaşov’u bulmaya karar verdi. Gece yarısı köyden kaçtı. İki gün sonra demiryoluna ulaştı ve istasyonda o sabah savaşın başladığını öğrendi. Hiç tren görmeyen köylü kız, ürkütücü büyüklükteki devasa ülkesinden geçerek Leningrad’a ulaştı ve Balaşov’un evini buldu.
     Nastya’ya kapıyı, dişlerinin arasındaki sigarayla Balaşov’un zayıf, pijamalı eşi açtı. Kadın şaşkın şaşkın Nastya’ya baktı ve Balaşov’un evde olmadığını söyledi. Leningrad yakınlarında cephedeydi.
     Nastya, Balaşov’un evli olduğu gerçeğini öğrendi. Bu, onu kandırdığı, aşkıyla dalga geçtiği anlamına geliyordu. Balaşov’un eşiyle konuşmak Nastya için korkunçtu. Bir şehir dairesinde, ipekli tozlu divanlar, ortalığa yayılmış pudra tozları, ısrarlı telefon zilleri arasında olmak onun için korkunçtu.
     Nastya koşarak uzaklaştı. Silahla donatılmış bir kampa dönen koca şehirde düş kırıklığı içinde yürüyordu.
     Ne meydanlardaki uçaksavar toplarının, ne toprak bir örtüyle kaplanmış heykellerin, ne asırlık serin bahçelerin, ne de gösterişli binaların farkına vardı.
     Neva’ya indi. Nehir kara suyu granit kıyılara kadar taşıyordu. Dayanılmaz utançtan ve aşktan tek kurtuluş işte burada, bu suda olmalıydı.
     Nastya, annesinin armağanı olan eski başörtüsünü başından çıkardı ve parmaklıklara astı. Sonra gür saç örgüsünü düzeltti ve ayağını parmaklığın kıvrımlarına koydu. Birisi kızı kolundan yakaladı. Nastya döndü. Arkasında koltuk altında cila fırçalarıyla zayıf bir adam duruyordu. İş giysisine sarı boya lekeleri sıçramıştı.
     Cilacı başını salladı ve ardından;
     “Böyle bir zamanda ne yapmayı düşünüyorsun, aptal kız!” dedi.
     Bu adam, cilacı Trofimov, Nastya’yı kendi evine götürdü ve asansörcü karısının; gürültücü, azimli ve erkekleri önemsemeyen kadının ellerine bıraktı.
     Trofimov’lar Nastya’yı evlerinde barındırdılar. Genç kız uzun süre hasta kaldı, onların evinde küçük bir odada yattı. Nastya ilk kez asansörcü kadından Balaşov’un hiçbir suçu olmadığını, hiç kimsenin onların Kuzey âdetlerini bilmesi gerekmediğini ve yalnızca onun gibi, Nastya gibi “teyze kılıklıların ilk kez karşılaştıkları birine delicesine âşık olabileceklerini” duydu.
     Asansörcü kadın Nastya’ya küfrediyordu, Nastya ise memnun oluyordu. Kandırılmadığı için memnundu ve Balaşov’u görmeyi daha çok umut ediyordu.
     Kısa süre sonra cilacıyı orduya aldılar ve asansörcü kadın Nastya ile yalnız kaldı.
     Nastya iyileştiğinde asansörcü kadın, onun hemşirelik kursuna gitmesini sağladı. Nastya’nın doktor hocaları, onun ince ve güçlü parmaklarının hafifliğiyle yaptığı pansuman ve sargılara hayran kalıyorlardı. Nastya onları onaylarcasına “Ne de olsa ben dantelciyim,” diye karşılık veriyordu.
     Kuşatmalı Leningrad kışı, top atışlı, demir gibi sert geceleriyle geçti. Nastya kursu bitirmişti, cepheye gönderilmeyi bekliyordu, geceleri de Balaşov’u ve yaşamının sonuna kadar neden onun gizlice evden kaçtığını anlayamayacak olan yaşlı babasını düşünüyordu. Babası ona küfretmezdi, hepsini affederdi, ama anlamasına gelince de anlamazdı.
     En sonunda, ilkbaharda Nastya’yı Leningrad yakınlarındaki cepheye gönderdiler. Her yerde, yıkılmış saray parklarında, harabeler, yangınlar arasında, siperlerde, bataryalarda, fundalıklarda ve tarlalarda Balaşov’u arıyor, onu soruyordu.
     Nastya cephede cilacıya rastladı, bu geveze adam kendi birliğindeki askerlere, cephede âşık olduğu adamı arayan Kuzeyli genç kızı anlatmıştı. Bu genç kızla ilgili söylentiler hızla artmaya, bir efsane gibi yayılmaya başlamıştı. Birlikten birliğe, bir bataryadan diğerine geçiyordu! Motosikletliler, araba şoförleri, sağlık erleri, haberleşme grubu bu söylentileri yayıyordu.
     Askerler, bir genç kızın aradığı bu meçhul erkeği kıskanıyor ve kendi sevgililerini anımsıyorlardı. Sivil hayatlarında her birinin sevgilisi vardı ve hepsi anılarını kalplerinde saklıyorlardı. Askerler birbirlerine Kuzeyli genç kızı anlatırlarken, bu öykünün ayrıntılarını düş güçlerine bağlı olarak değiştiriyorlardı.
     Her biri Nastya’nın kendi memleketinden olduğuna yemin ediyordu. Ukraynalılar onu kendilerinden biri olarak sayıyor, Sibiryalılar da kendilerinden kabul ediyor, Ryazanlılar Nastya’nın elbette bir Ryazan genç kızı olduğuna inandırmaya çalışıyor, Asya’nın uzak bozkırlarından gelen Kazaklar bile bu genç kızın cepheye elbette Kazakistan’dan geldiğini söylüyorlardı.
     Nastya ile ilgili söylentiler Balaşov’un görev yaptığı kıyı bataryasına kadar ulaşmıştı. Ressam da askerler gibi, âşık olduğu erkeği arayan bu meçhul genç kızın öyküsünden heyecanlanmış, onun aşkının gücüne hayran kalmıştı. Sık sık bu genç kızı düşünüyordu ve onun âşık olduğu erkeği kıskanmaya başlamıştı. Kendi kendisini kıskandığını nereden bilebilirdi?
     Balaşov’un özel yaşamı iyi değildi. Evliliğinden hayır görmemişti. Ama işte şans başkalarına gülüyordu! Tüm yaşamı boyunca büyük bir aşk düşlemişti, ama artık bunu düşünmek için çok geçti. Şakakları ağarmıştı…
     Sonunda Nastya, Balaşov’un görev yaptığı bataryayı bulabilmiş, ama Balaşov’u bulamamıştı; Balaşov bundan iki gün önce öldürülmüş ve körfez kıyısındaki çam ormanına gömülmüştü.
     Rudnev sustu.
     “Ya sonra ne oldu?”
     Rudnev soruyu yineleyerek;
     “Sonra mı?” dedi. “Askerler deli gibi çarpışıyorlardı ve biz Alman savunma hattını cehennemin dibine göndermiştik. Hattı havaya uçurduk ve araziyi, toz ve çamur haline getirdik. İnsanları çok nadir böyle kutsal ve çılgın bir öfke içinde gördüm.
     “Ya Nastya?”
     “Nastya! Bütün işi yaralılarla oldu. Cephede bizim bölgenin en iyi hemşiresiydi…”

(Rus Öyküsü–Yazan: Konstantin G. Paustovski–Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi