Kâtibim

K

     Bu, ekseriyetle böyle olagelmiştir. İsterseniz halk masallarına bir kulak veriniz. Çoğu, cadıların, arabozan, fitne yaratan, fesat kimselerin, halk deyimi ile ‘kara çalı’larla doludur.
     Bizim şimdi sizlere nakledeceğimiz hikâyede ise bunların yerine anlayışsız, izansız, şöhret düşkünü bir baba var.
     Zümrüt, Hüseyin Avni Paşa’nın ikinci kızıdır. Ablası daha çocuk denecek yaşta iken, kendisinden çok yaşlı, sarayda mevki sahibi bulunan, Zülüflüler Ağası Haydar ile evlendirilmişti.
     Babası, şimdi de Zümrüt’ü, yine saraylı biri ile ve hem de yine yaşlı birisi ile evlendirmek istiyordu.
     Babasının derdi zoru, rütbe sahibi olmak, mevki sahibi bulunmak, gösterişli, tantanalı bir hayat sürmek, çeşit çeşit, ne oldukları, nereden ve nasıl kazanıldıkları bilinmeyen madalyaların süslediği göğsünü şişire şişire caka satmaktı. Böyle olunca da kendisine damat olacak kimselerin de, pek tabi mevki sahibi kimseler olmasına dikkat etmekteydi. Damat olacak kişi yaşlı olabilir, çirkin olabilir, hissiz, duygusuz biri olabilirdi amma, mevki sahibi değilse, işte bu olamazdı… Hem zaten erkekte güzellik de aramamalıydı onun düşüncesine göre. Onun düşüncesine göre öyle amma, Zümrüt hiç de öyle düşünmüyordu.
     Zümrüt, evkaf başkâtibi yamağı Sadullah ile sevişmektedir desek… Hemen aklınıza günümüzde olduğu gibi bir sevişme gelivermesin sakın! Birtakım yerlerde buluşma, konuşma yok ortada… O zamanki kadarıyla, kırk yılın bir başı annesi ile veya bacısı ile sokağa çıktıklarında, karşılaştıkları zaman, baygın baygın göz süzmeler, bıyık burmalar ve birbirlerinin yakınlarından geçerlerken derinden derine iç çekişler onlara yetiyordu.
     Arada sırada da, Zümrüt’ün bu karşılaşmalarda usulca, hiç kimselere fark ettirmeden Sadullah Bey’in önüne bırakıverdiği lavanta kokulu ufacık bir ipek mendil onun tek teselli-si olurdu.
     Zümrüt’ün dillere destan güzelliği gibi, Sadullah da çıta gibi bir delikanlı idi. İncecik, siyah burma bıyıklı, hafifçe çekik burunlu, geniş alınlı yüzünü aydınlık bir gülümseme süslerdi. Bembeyaz kolalı gömleğinin geniş kenarlı yakasını, bordo renkli papyonu tamamlayarak ona bambaşka bir sevimlilik verirdi. Başının üzerinde, ekseriyetle sola doğru yatık duran, siyah püsküllü kırmızı fesi kendisine de pek yaraşırdı. Ayağındaki, uzunlamasına siyah çizgili gri, daima ütülü, daracık paçalı pantolonu, elinde ucu yuvarlak, asa gibi incecik bir baston ile tam bir kalem efendisi, tam bir devlet memuru, genç bir kâtipti…
     Yürüyüşünde ayrı bir çalış, ayrı bir eda, bir başkalık… Hareketlerinde bir kibarlık vardı. Ve ne tuhaftır ki, daha doğrusu ne tatlıdır ki, Zümrüt’ün babası istediği kadar hayır desin, olmaz desin, ayak diresin… “Kâtip benim, ben kâtibin… Buna eller ne karışır?” diyen kızcağız bir taraftan da bu aşk ateşi ile külhanlar gibi yanıp tutuşuyordu.
     Sadullah, ne zaman onların Üsküdar’daki konaklarının önünden geçse, pencereleri aralık duran, kafesli cumbaların ardından, kulaklarını dolduran, Zümrüt’ün olduğu gibi kendisinin de yanıp tutuşan gönlünü avutan, çok tatlı bir sesin söylediği bir türkü ile karşılanır ve uğurlanırdı…
     Şimdi sizlerle hep birlikte bu güzel türküyü dinleyelim isterseniz…

Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur
Kâtibimin setresi uzun eteği çamur
Kâtip uykudan uyanmış gözleri mahmur
                Kâtip benim, ben kâtibin el ne karışır
                Kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır
Üsküdar’a gider iken bir mendil buldum
Mendilimin içine lokum doldurdum
Kâtibimi arar iken yanımda buldum
                Kâtip benim, ben kâtibin el ne karışır
                Kâtibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır

(Eski İstanbul Türküsü)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz