Yaren Sohbetleri (12)

Y

     De hadi Sülüman emmi… Gene yatırdın gafayı! Gözünü öyle pörtletme, şinci kulaklarını aç da diyne… Bak ne güzel şeyler anlatçen… Gayfeye uyumak için mi gelir insan… Fesuphanallah…
     Neyse…
     Adamın biri doktora gider, “Gözüme bir şey batıyor,” diye şikâyetini dile getirir. Doktor adamın gözlerini iyi bir muayene eder, “Gözün sapasağlam, hiçbir şey yok!” der. Hasta ısrarla, “Ama zaman zaman gözüme bir şeyler batıyor,” der. “Ne zaman?” diye sorar doktor. “Çay içerken,” diye yanıt verir adam. Doktor da sözlü reçeteyi yazar: “Bir daha çay içerken kaşığını çıkart da öyle iç!”
     Dünyada risk almadan bir gıdım ilerleyemezsiniz. En güzel örnek de kaplumbağadır; risk almadan ilerleyemez. Gözünüze çayın kaşığı da batsa, çay içmeye devam ediniz…
     Duydun mu emmi… Çayını iç çayını… Uykun gaçar belkim…
     Köyün birine yeni bir öğretmen atanır. Öğretmen ikinci sınıfa verilir. Ama hiçbir öğrenci doğru dürüst okuyamamaktadır. Aksilik bu ya, okula da müfettiş gelir. Öğretmen öğrencilerine; “Müfettiş Bey tahtaya bir şey yazıp sizden okumanızı isterse bana bakın, ben size tahtaya yazdığı şeyi tarif ederim. Siz de tarife göre cevap verirsiniz,” der. Müfettiş sınıfa girer, tahtaya kaplumbağa yazısı yazar. Öğretmen de müfettişe çaktırmadan sınıftaki çocuklara el hareketleriyle yazıyı anlatır. Müfettiş bir çocuğu kaldırır, yazıyı okumasını ister. Çocuk da okur: “Tosbaa!”
     Bazen yanlış anlama olduğu gibi, yanlış da ifade edilebilir sözcükler… Ve bunu da en çok siyasiler ve bürokratlar yapar ne yazık ki…
     Eskiden köylü ile şehirli kolay ayırt edilirdi. Erkek önde elinde tespih, kadın arkada onu takip ediyorsa köydesiniz; eğer kadın erkek kol kola, yan yana yürüyorsa şehirdesiniz…
     Avrupa’nın fahri müfettişleri (!?) doğu gezilerinde bakarlar ki kadın önde, erkek arkada yürüyor. Hemen bir “Aferin!” çekerler erkeğe. O şaşkın, “Niye ki?” diye sorunca, “Birkaç yıl önce geldiğimizde kadın arkada yürüyordu da…” deyince, adam “Ne yapalım, Pe Ke Ke’liler tüm yollara mayın döşedi, onun için kadınları önden yürütüyoruz,” der.
     Pes birader… Şeytanın bile aklına gelmez!
     Hani, sonbaharda kuşlar sıcak ülkelere göç ederler ya… Göç mevsimi gelir, kuşun biri, kuş aklıyla, “Ben bu kadar yolda niye kanat çırpayım? Ben gitmiyorum, nasıl olsa birkaç ay sonra buraya geri döneceğim,” der ve yan gelip yatar. Derken, kış bastırınca anlar ki donup ölecek… Göç yolunda sıcak iklimlere doğru yalnız başına kanat çırpar ama nafile… Hava buz gibidir, kanat çırpamaz hale gelir ve bir tarlaya düşer, donmak üzeredir. O sırada bir inek tam da kuşun üzerini gübrelemeye başlar. Taze gübrenin sıcağıyla ısınan kuş canlanır, cıvıldamaya başlar. Ava çıkan bir kedi kuşu görür ve kanadından tutarak bir pınara götürür, güzelce yıkar. Sonra da oturup afiyetle yer.
     Buradan çıkaracağımız hisse; her üstüne pislik sıçratan düşmanın değildir, her pisliğini temizleyen de dostun hiç değildir!
     Annadın mı Sülüman emmi? Ooo… Bu yine uçmuş…
     Ehh, ben de gaçen… Kalın sağlıcakla…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz