Don Kişot (20)

D

     Yirminci Bölüm (Don Kişot’un Aslanlarla Olan Macerası)
     Don Kişot, söylemiş olduğumuz üzere kazandığı savaştan duyduğu gurur ve sevinç içinde yoluna devam etmekteydi. Kendisini dünyanın en kahraman ve en cesur şövalyesi sayıyor ve bundan böyle girişeceği maceralardan galip çıkacağını düşünüyordu. Hele büyücülerin büyülerine hiç önem vermiyordu. Şimdiye kadar yemiş olduğu sopaları, kafasına atılan taşları ve mahkûmların nankörlüğü yüzünden uğradığı halleri çoktan unutmuştu. Büyülenmiş olan Dulcinee’sini büyüden kurtarmak için bir çare bulmaya da karar verdi. Kahramanımız o kadar gururluydu ki, eski zaman şövalyelerinin en cesurlarına bile zerre kadar gıpta etmez olmuştu.
     Şövalye, miğferini getirmesi için silahtarını çağırdığı zaman Sanço, çobanlardan taze ve yumuşak peynirler almakla meşguldü. Efendisinin kendisini acele çağırışından telaşa düşen Sanço, peynirleri nereye koyacağını şaşırdı, bedellerini ödemiş olduğu için de bırakmak istemiyordu. Birdenbire, bunları Don Kişot’un miğferine koymayı düşündü ve düşündüğü gibi hareket ederek efendisinin yanına koştu.
     Don Kişot, Sanço’nun geldiğini görünce kendisine dedi ki: “Dostum çabuk miğferimi ver, yeni bir macerayla karşılaşıyorum.”
     Telaşından peynirleri içinden çıkarmaya zaman bulamayan Sanço Panza, miğferi olduğu gibi efendisine verdi. O da hemen alıp, içine bakmaya gerek bile görmeden başına geçiriverdi. Böylece sıkışık bir halde kalan taze ve yumuşak peynir sulanarak Don Kişot’un alnından sakalına ve ensesine doğru akmaya başladı.
     Şövalye, “Bu ne haldir, dostum Sanço?” diye sordu. “Sanki beynim sulanıyor ve eriyor, şimdiye kadar hiç bu kadar terlememiştim. Evet, terliyorum ama korkudan değil! Bu hal, korkunç bir maceranın başlayacağına alamet olsa gerek. Bez ver de terimi sileyim, neredeyse terden gözlerim buğulanacak.”
     Sanço ses çıkarmadan bir mendil verdi ve efendisinin meseleyi anlamaması için Tanrı’ya dua etti durdu. Fakat terini silen Don Kişot, başını ıslatan şeyin ne olduğunu görmek için miğferini çıkarıp içine bakınca, dibinde yoğurda benzer bir şey olduğunu gördü. Bunun üzerine miğferi burnuna yaklaştırarak kokladı ve “Sevgili Dulcinee’min hakkı için! Hain, arsız ve adam olmaz silahtarım bunun içine peynir doldurmuş!” dedi.
     Sanço soğukkanlılıkla ve bir şeyden haberi yokmuş gibi cevap verdi: “Efendim, mademki bu peynirdir, ben peyniri çok severim, verin de yiyeyim. Daha doğrusu şeytan yesin. Öyle ya, oraya peyniri ondan başka kim koyar? Miğferinizi peynir çömleği olarak kullanacak kadar cesaretim yok. Bu benim işim değil, olsa olsa düşmanınız olan büyücülerin işidir. Öyle ya, sizin gibi bir şövalyenin düşmanları olur da, silahtarınızın olmaz mı? İşte o hainler asıl şahsiyetinizi öfkelendirmek için bu oyunu buldular. Bu konuda vereceğiniz hükme boyun eğiyorum çünkü yanımda peynir bulunmadığını ve eğer bulunsaydı miğferinizin içine değil doğrudan doğruya mideme indireceğimi gayet iyi bilirsiniz.”
     Don Kişot, her şey mümkündür diyerek yüzünü ve kafasını sildi, miğferini de temizledi. Sonra başına geçirdi. Siperini indirdi ve mızrağını eline alarak şöyle haykırdı:
     “Kim isterse gelsin, karşıma çıksın. Ben bizzat iblisle bile çarpışmaya hazırım.”
     Bu sırada, bayraklarla donanmış olan bir araba da yolcularımıza doğru yaklaşmaktaydı. Arabacılar iki kişiydi. Bunlardan biri katırlardan birine binmiş, öteki de arabanın gerisinde duruyordu. Don Kişot hemen arabanın önüne geçerek sordu:
     “Nereye gidiyorsunuz? Bu arabanın içinde ne taşıyorsunuz? Bu bayraklar neye alâmet?”
     Arabacı cevap verdi:
     “Senyör, araba kendi malımdır. İçinde Oran valisi tarafından kral hazretlerine gönderilen çok güzel iki aslan var. Bayraklarda kralın armasının bulunması, aslanların kendisine ait olduğunu göstermektedir.”
     “Peki, bu aslanlar çok mu büyük?”
     Arabanın önünde oturan adam, Don Kişot’a cevap verdi:
     “Evet efendim. Afrika’dan İspanya’ya bu kadar büyük aslanların geldiği hiç görülmemiştir. Ben bu gibi işlerle uğraşıyorum fakat şimdiye kadar bu kadar güzel ve iri aslanlar getirmemiştim. Biri erkek öteki de dişidir ve her biri ayrı bir kafeste bulunuyor. Bugün daha yemeklerini vermedim, herhalde acıkmaya başlamışlardır. Kendilerine yiyeceklerini vermek için uygun bir yere bir an önce varabilmemiz için bizleri daha çok alıkoymamanızı çok rica ederim.”
     Şövalye hafifçe tebessüm ederek cevap verdi:
     “Bana aslan yavruları gönderiyorlar öyle mi? Aslan yavruları ha… Tam zamanını bulmuşlar! Tanrım! Bana bu hayvanları gönderenler benim bunlardan korkacak adam olup olmadığımı anlayacaklardır. Mademki, bu aslanların bakıcısı sizsiniz, arabadan inin de kafesleri açın. Hayvanlar dışarı çıkınca, onları bana gönderen sihirbazlara karşı Manchalı Don Kişot’un kim olduğunu kanıtlayacağım.”
     Bu silahlı hayaletin inadı karşısında yapacak bir şey bulunmadığını gören arabacı, “Peki Senyör,” dedi. “Size itaat edeceğim, fakat bırakında katırlarımı çözeyim ve aslanlar kafesten fırlamadan bunlarla kaçayım, çünkü katırları parçalarlarsa mahvolurum. Hayatımı kazanmak için arabamla katırlarımdan başka bir şeyim yok!”
     Don Kişot, “Hadi oradan korkak herif!” diye bağırdı. “Neyse, katırlarını çöz ve kaç… Biraz sonra boşuna telaş ettiğini anlayacaksın.”
     Arabacının yere atlamasıyla hayvanların koşumlarını çözmesi bir oldu. Bu sırada aslanların muhafızına şöyle bağırıyordu:
     “Aslanların kafeslerini arzum dışında ve tehdit altında zoraki açtığıma hepiniz şahitsiniz. Hayvanların yapacakları bütün kötülük ve zarardan yalnız bu Senyör sorumludur. Bu yüzden ücretime ve haklarıma halel gelmemelidir; ama kafesi açmadan önce, sizlerden canınızı kurtarmak için tedbirli olmanızı rica ederim, çünkü hayvanlar bana alışkın olduklarından ben tehlikeyle karşı karşıya değilim.”
     Sanço, gözleri yaşlı, gelip efendisine yalvarmaya başlamıştı:
     “Ah efendim, ah! Böyle bir maceranın yanında yel değirmenleri, tokmaklı keçeci değirmenleri, hatta üzengi kayışı ile dayak yemek çocuk oyuncağı kalır!”
     Sonra şövalyenin yanına sokularak ekledi:
     “Efendim, efendim! Burada büyülenmeye benzeyen hiçbir şey yok. Ben kafesin parmaklıkları arasından aslanların gerçek pençesini gördüm. Bu pençeye göre aslanın bir dağ kadar büyük olması gerekiyor.”
     Don Kişot cevap verdi, “Sanço, korku sana bu hayvanı dünyanın yarısından daha büyük gösteriyor. Hadi çekil şuradan da beni yalnız bırak. Eğer ölecek olursam, seninle yapmış olduğum anlaşmayı biliyorsun. Gidip Dulcinee’mi bulacaksın, ötesini biliyorsun. Artık fazla bir şey söylemeyeceğim.”
     Sonra, sözlerine eklediği diğer düşünceleri, orada bulunanların şövalyeyi fikrinden caydırmak konusundaki bütün ümitlerini yıktı.
     Şövalyeyi yola getirmenin imkânsız olduğunu anlayan arabacı katırlarına, Sanço da üzüntülü bir halde eşeğine binip kırlara doğru kaçtı. Efendisini aslanların pençesine düşmüş halde hayal eden zavallı silahtar, onun hizmetine tekrar girdiğine lanetler ediyordu. Bir taraftan bunları düşünüyor, diğer taraftan da bir an önce uzaklaşmak için eşeğini mahmuzlayıp duruyordu. Aslanların muhafızı, herkesin yeteri kadar uzaklaştığını görünce, Don Kişot’u bir kez daha ikna etmeye yeltendi fakat kahramanımız vakit kaybetmemesini, acele etmesini, mağrurane bir tavırla emretti. Zavallı adam, birinci kafesin kapısını açmaya çalışırken, Don Kişot nasıl dövüşmesi gerektiğini düşünüyordu; ayakta mı, yoksa at üzerinde mi? Sonunda, Rosinante’nin aslanlardan ürkmesi olasılığını göz önünde bulundurarak yaya olarak mücadeleye girmeyi tercih etti. Bunun üzerine yere indi ve mızrağını fırlatarak kılıcını çekti ve kalkanını siper alarak büyük bir cesaretle ve kararlı adımlarla ilerledi. Kendisini Tanrı’ya ve Dulcinee’ye emanet ederek arabanın kapısına kadar geldi ve sakin bir tavırla dikildi.
     Muhafız, Don Kişot’un öfkesinden korkarak, fazla ısrar etmeden birinci kafesin kapısını tamamıyla açtı. Söylemiş olduğumuz üzere, bu kafeste fevkalade büyük ve son derece korkunç bir aslan vardı. Hayvanın ilk hareketi kafeste yuvarlanmak, pençelerini ve bütün vücudunu germek oldu; bundan sonra müthiş ağzını açtı, uzun süre esnedi ve iki karış boyundaki dili ile yüzünü temizledi. Sonra başını kafesten çıkardı ve kızgın korlardan daha keskin gözleri ile her tarafa baktı. En çılgın korkusuzlara bile dehşet verecek bir hali vardı. Don Kişot ona bakıyor ve kafesten çıkıp kendisiyle boy ölçüşmeye gelmesini sabırsızlıkla bekliyordu. Kahramanımız aslanı kolayca yere sereceğine kanaat getirmişti fakat küstah olmaktan çok medeni olan aslan, bu çocukça kabadayılığa karşılık vermeye tenezzül etmedi. Her tarafa bir göz gezdirdikten sonra omuzlarını kaldırdı ve Don Kişot’a kıçını çevirip kafesin içinde boylu boyunca uzandı. Bunu gören Don Kişot, muhafıza dönerek aslanı kızdırıp dışarı çıkarmak için hayvana birkaç defa sopa ile vurmasını emretti.
     Adamcağız, “Bu söylediğinizi yapmama imkan yok!” dedi. “Çünkü o zaman aslanın ilk yapacağı şey beni paralamak olacaktır. Ama doğrusunu isterseniz Şövalye hazretleri, siz çok memnun olmalısınız. Cesaretin son haddine varmış bulunuyorsunuz, ne diye talihi iki defa denemeli? Kapı açık duruyor, aslan isteseydi çıkardı. Onu beklediniz ve hâlâ bekleyip duruyorsunuz. İşittiğime göre en kahraman savaşçı bile düşmana meydan okuyup savaşa davet ettiği halde düşmanı o daveti reddederse, o savaşçı şan ve şerefini korumuş olur. Zafer sizindir Senyör, mademki aslan kaçtı, demek ki mağlup oldu!”
     Don Kişot, “Haklısın…” dedi. “Kafesi kapatın dostum ve bana, gördüğünüz hareketimi onaylayan imzalı bir belge veriniz. Bu belgede aslanın kafesinin kapısını açtığınızı, aslanı savaşa davet ettiğim halde kabul etmediği, ikinci defa meydan okuduğum halde benimle boy ölçüşmekten kaçındığı yazılı olacak. Ben görevimi yapmış bulunuyorum. Kahrolsun şu büyücüler. Tanrı mantık, adalet ve şövalyeliği korusun!”
     Aslanların muhafızı şövalyenin emirlerini yerine getirdi. Don Kişot, mızrağının ucuna, peynirlere bulaşmış olan yüzünü sildiği bezi sardı ve kaçmaya devam eden arkadaşlarının görmesi için sallamaya koyuldu. Bu işareti ilk gören Sanço oldu.
     Hepsi döndükleri zaman kahramanımızın kendilerine işaret ettiğini gördüler. O zaman korkuları kısmen yok oldu ve yavaş yavaş arabaya yaklaşmaya başladılar. Don Kişot bağırarak kendilerini çağırıp duruyordu. Arabanın yanına geldikleri zaman şövalye arabacıya hitaben, “Dostum!” dedi. “Katırlarını arabaya koş ve yoluna devam et. Sanço, sen de kendilerine kaybettirdiğim vakitten dolayı iki altın ver.”
     Silahtar, “Canı gönülden vereyim efendim fakat aslanlar ne oldu? Öldüler mi yoksa yaşıyorlar mı?” diye sordu.
     O zaman aslanların muhafızı, hayvanların nasıl korkup savaştan kaçtıklarını, şövalyenin kafesi uzun süre açık bıraktıktan sonra kapanmasına daha az önce müsaade ettiğini bütün ayrıntılarıyla anlattı. Hatta Don Kişot’un cesaretinden de abartarak söz etti.
     Don Kişot, “Nasıl Sanço?” diyordu. “Büyücüler gerçek cesarete karşı bir şey yapabiliyorlar mı? Cesaretimi göstermek imkânından belki beni mahrum edebilirler fakat onu asla kıramazlar.”
     Silahtardan altınları alan arabacı ile muhafız Don Kişot’un elini öptüler ve teşekkür ettiler ve şahit oldukları öyküyü Krala da anlatacaklarını söylediler.
     Don Kişot, “Bana bakın efendiler…” dedi. “Eğer kral bu olayın kahramanı kimdir diye sorarsa, yüce krala, Aslanlar Şövalyesi dersiniz. Çünkü bundan böyle şimdiye kadar taşıdığım Hazin Yüzlü Şövalye lakabını terk ederek maceralarıma bu ad altında devam etmek istiyorum. Fakat emin olunuz ki, böyle hareket etmekle, istedikleri zaman veya fırsat düştükçe isimlerini değiştiren eski gezgin şövalyelerin geleneklerine tamamen uymaktayım.”
     Araba hareket ettikten sonra Don Kişot ve Sanço Panza yola devam ettiler.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz