Don Kişot (21)

D

     Yirmi Birinci Bölüm (Don Kişot Köy Düğününde)
     Birkaç gün sonra Don Kişot ile seyisi, uçsuz bucaksız ovalar içinde yollarına devam ediyorlar ve can sıkıntısından bunalıyorlardı.
     Şövalye, kralın aslanlarını yenmesinin ardından bir macera ile karşılaşmamışlardı. Kahramanımız, sihirbaz Freston’un, sırf kendisini kudurtmak için vakaya benzer ne varsa yolunun üstünden uzaklaştırdığına inanacak gibi oluyordu.
     Söylemeye gerek yoktur ki Sanço Panza, durmadan adasını düşünüyor ve ne zaman onun sahibi ve efendisi olacağını kendi kendine soruyordu. Köydeki hayatı gözünde tütmeye başlamıştı. Üç günden beri kahramanlarımızın kursağına doğru dürüst bir şey gitmiyor ve seyisin midesine iğneler batıyordu. Adamcağız kendini eşeğinin gidişine bırakarak derin derin iç geçiriyor ve söyleniyordu:
— Ah içecek bir şeyler bulsak ne iyi olurdu. Sıcacık bir ekmeğin yanında sarımsaklı bir sucuk parçası ne büyük bir nimet olurdu bizim için.
     Sanço, talih denen kudretin bu istekleri fazlasıyla ayaklarına getirmeye hazırlandığını nereden bilecekti? Akşama doğru kahramanlarımız karşıdan dört adamın gelmekte olduğunu gördüler. Bunların ikisi köylüydü. Ötekiler daha ziyade okul çocuklarına benziyorlardı. Dördü de pazarlık elbiselerini giymişler ve eşeklere binmişlerdi. Okullu çocuklardan birinde iki talim meçi, öbüründe bir kitara vardı.
     Don Kişot ile seyisin yanına vardıkları zaman dördü de gözlerini iri iri açtılar. Ömürlerinde ilk defa bir gezici şövalye görüyor olmalıydılar. Onun için büyük bir hayranlığa kapıldılar ve Sanço’dan efendisinin adını, sanını sordular. Sanço azametli bir tavırla:
— O benim tanıdığım insanların en cesur ve en kahramanıdır. Mesleği gezici şövalyeliktir, sırtını yere getiremeyeceği bir tek düşmanı yoktur.
     Don Kişot kendisini konuştuklarını anlayarak söze karışmayı doğru buldu:
— Ben uzun zaman Mahzun Çehreli Şövalye adını taşımış ve memleketinizde görülen aslanların en korkunçları ile bir savaş yaptıktan sonra bu adı değiştirmiş olan Don Kişot de la Manche’ım. Bundan sonra beni Aslanlar Şövalyesi diye çağırmalarını istiyorum.
     Dört yolcunun hayretleri gitgide artmakta idi. Köylüler kendilerine pek yeni gelen bu konuşma tarzının az çok tesiri altında kaldılar fakat okullu çocuklar kahkahalarını zor tuttular; çünkü kahramanımızın pek aklı başında bir insan olmadığını hemencecik anlamışlardı.
     Mekteplilerden biri ciddi bir tavırla:
— Senyör şövalye. Sizin mesleğiniz macera peşinde koşmak olduğuna göre bizimle gelmenizden daha uygun bir şey olacağını sanmıyorum.
     Don Kişot sordu:
— Peki siz nereye gidiyorsunuz?
— Senyör, biz bu eyalette şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş denecek kadar parlak ve ihtişamlı bir düğüne gidiyoruz.
— Söylediğinize göre bu bir baron, dük yahut prensin düğünü olacak!
— Hayır monsenyör, bu düğün memleketin en zengin çiftçisinin düğünüdür. İspanya’nın en güzel kızı olduğuna şüphe bulunmayan bir köy kızı ile evleniyor. Kızın adı Kiteri, erkeğinki Gamache’dir.
     Bu köy kızına İspanya’nın en güzel kızı denmesi Don Kişot’un midesini bulandırır gibi oldu fakat ne de olsa bu mektepli cahil bir çocuktu; günün birinde Dulcinee de Toboso’yu görürse aklı başına gelir ve söylediğine pişman olurdu.
— Bu düğün nerede oluyor dostum? diye sordu. Mektepli cevap verdi:
— Şuradaki köyde. Gamache çok mükemmel hazırlıklar yaptı. Eğlenceler damadın büyük bir çayırlığında yapılacak. Emsalsiz bir düğün göreceğiz. Türlü türlü danslar olacak, oyunlar çıkarılacak, cambazlıklar yapılacak. Uzaktan, yakından akın akın çalgıcılar geldi. Bu düğün gerçekten görülmeye değer. Onun için sizin de bizimle gelmenizi çok isterdim.
     Sanço içini çekerek sordu:
— Yiyecek içecek vardır elbette! Mektepli ona gülerek baktı:
— Olmaz olur mu? Herkes yiyebildiği kadar yiyecek. Gamache’nin eli açıktır; dünyanın en obur adamları onun sofrasında yiyip içmekten sırtüstü yatıp kalırlar.
     Bu sefer ikinci mektepli söze karıştı:
— Basile bir tatsızlık çıkarmazsa her şey yolunda gidecek.
     Don Kişot:
— Bu Basile de kim oluyor? diye sordu.
— Ah Senyör şövalye, bu uzun bir hikâyedir.
— Bana onu lütfen anlatır mısınız dostum?
— Pekâlâ senyör; Basile bir çobandır. Çok sevdiğimiz bir çocuktur çünkü gayet cana yakındır. Güzel Kiteri’nin evine yakın bir evde oturur. Çocukken arkadaşlık etmişlerdir. Onların sık sık birbirleriyle oynadıkları görülürdü. Bir parça büyüdükleri zaman bu dostluk değişmiş ve dünyanın en büyük aşkı şekline girmiştir. Herkes Basile ile Kiteri’nin er geç evleneceklerini umuyordu. Fakat kızın babası ile Gamache buna engel oldular.
     Görüyor musunuz senyör şövalye! Basile’in memleketin en kanı sıcak çocuğu olması iki para etmedi çünkü fakir olmamak elinde değil. Kırlarda güttüğü birkaç koyundan başka elinde avucunda bir şey yok. Bunun için Kiteri’nin babası onun lafını bile ettirmedi, zengin Gamache’yi damatlığa kabul etti. Böyle olunca da kıza boynunu büküp “peki” demekten başka yapılacak iş kalmadı.
     Basile’i de düğüne davet ettiler tabii. Şimdi uygunsuz bir şeyler çıkmasından korkuyorlar çünkü zavallı çocuğun gözleri adam akıllı kararmıştır. Yarın sevdiğini büsbütün kaybettiğini görünce canına kıymasından korkulur.
     Sanço:
— Bu kadarcık bir şey için ölmeye kalkmak akıllı adam işi değildir, dedi.
     Don Kişot ilave etti:
— Böyle bir şey olursa çok canım sıkılır. Sonra seyisine döndü:
— Sanço bu macera bana merak veriyor. Bu efendilerle beraber güzel Kiteri’nin düğününe gidersek fena olmayacak. Ne dersin?
     Sanço:
— Ben de sizin fikrinizdeyim senyör. Çünkü böyle bir ziyafet pek kolay çiğnenip geçilmez.
— Ah Sanço! Sen karnından başka bir şey düşünmez misin?
— Karın yabana atılacak şey değildir; hele dolu olursa!
— Ben kendi hesabıma bu zavallı Basile’e bir muhabbet duyuyorum. Başına bir şey gelirse çok üzüleceğim. Beni bu düğüne götüren tek sebep budur.
     İki mektepli bu karara memnun oldular çünkü yeni dostlarının düğüncüler üzerinde hoş bir tesir yapacağını ve Don Kişot’un deliliklerine tatlı tatlı gülüneceğini umuyorlardı.
     Yolcular köye bu düşüncelerle vardılar. Ortalık kararmıştı fakat düğün yeri hep bir arada yanan binlerce meşalenin aydınlığıyla gündüz gibiydi. Her tarafta flüt, zurna, davul ve kastanyet sesi vardı. Bundan başka bir şey işitilmiyordu. Herkes neşe içindeydi ve ertesi gün yapılacak düğün eğlencelerine sevinçle hazırlanıyordu.
     Gökyüzünün güneşi henüz doğmamıştı ki, Manche eyaleti güneşi, Aslanlar Şövalyesi eşsiz senyör Don Kişot dimdik ayaktaydı, ilk işi seyisini çağırmak oldu fakat cevap alamadı. Sanço’nun uyumakta olduğunu görünce içini çekti ve mırıldandı:
— Dünyada bu Sanço Panza’dan daha mesut adam var mıdır? Ruhu üzerinde en küçük bir kaygı ve tasa yükü yok. Düşüncesi sevgili eşeğinden başka bir şey değildir. Onun da bundan memnun olup olmadığını ancak Allah bilir. Ah bu adamcağızın yüreğinde ne mesut bir sadelik var. Nankör bir güzelin kulu, kölesi olmadığı için ne kadar mesut olduğunu acaba biliyor mu? Karısı ona aşk ıstırabı çektirmiyor. Onun için bütün geceler birbirlerinden kıl kadar farksızdır. Akşamdan sabaha kadar hiç kıpırdamadan uyuyor.
— Hey Sanço dostum, uyan artık. Seni ne saadetler, ne zevkler beklediğini hiç aklına getirmiyor musun?
     Köylü yine de uyanmadığı için Don Kişot onu mızrağının ucuyla birkaç kere dürtüklemeye mecbur oldu. En sonunda Sanço’nun gözleri açıldı:
— Aman senyör ne yapıyorsunuz, kebap şişine beni mi geçiriyorsunuz? Rica ederim bana kıymayın aşçıbaşı. Kızartılacak süt danası ben değilim. Yanlış kapı çaldınız. Ben Aslanlar Şövalyesi’nin kahraman seyisi Sanço Panza’yım.
     Don Kişot:
— Aklını başına al Sanço! Ben Gamache’nin kebapçı başısı değilim. Köye dönmemizin tam zamanıdır.
     Köylü yerinden kalkarak:
— Sözünüze inanıyorum senyör. Çabuk olalım. Havada öyle güzel kokular dalgalanıyor ki… Aşçıların bize neler hazırladıklarını görmeye gitmekte gecikiyoruz.
— Evet çabuk olalım. Hem de mahzun Basile’i görmek, ölümünün şahidi olmak için acele etmeliyim.
— O daha ölmedi senyör şövalye.
— Sen bu işlerden ne anlarsın Sanço dostum. Bu Basile belki benim cinsimden bir adamdır. Güzel Kiteri için aşkından yanıp kül oluyor. Belki yakında ben de onun akıbetine uğrayacağım.
— Senyör şövalye, etrafımız sevinç ve saadetle dolup taşarken siz neden bu kadar mahzun olursunuz! Her taraftan yükselen flüt, kitara ve zurna seslerini işitmiyor musunuz? Delinin biri değilse, Basile bile belki Kiteri’sinin evlenmesine sevinecek çünkü bu koskoca meydanda hangi babayiğit bu kalabalığa böyle bir düğün ziyafeti verebilecekti? İnanın bana Senyör, kız böyle zengin bir kocaya varmakla budalalık etmiyor.
— Sus Sanço. Senin bu şeylere aklın ermez. Kahramanlarımız böylece konuşarak küçük ormandan çıktılar ve köye girdiler. Onların gelişleri epeyce merak uyandırdı. Herkes dönüp dönüp bakıyor ve bu adamların burada ne aramaya geldiklerini birbirine soruyordu. Biri:
— At çok sıska, diyordu. Bir başkası:
— Evet ama atın sahibini gördünüz mü? diye gülüyordu.
— Nereden geliyorlar dersiniz?
— Kim davet etmiş acaba?
     Şövalye ağır ve vakur bir tavırla ilerliyor, kadınları büyük bir nezaketle selamlıyordu. Çok yer kapladığını söyleyerek atından inmesini rica ettikleri halde razı olmadı.
     Öte yanda Sanço Panza da çayırlar arasında geziyor, cambazlar ve çalgıcıların kurmuş oldukları kerevetlerin etrafında dolaşıyor, üzerlerine tabaklar ve kadehler dizilmiş masalar arasından geçerek mutfak tarafını arıyordu.
     En sonunda havadaki güzel kokuların kılavuzluğu ile onları buldu ve doya doya seyretti. Bir karaağaç sırığına geçirilmiş bir bütün öküz büyük bir ateş üzerinde döne döne kızarıyordu. Onun yakınında fıçı büyüklüğünde altı kazan içinde çorba kaynamakta idi. Bir masa üzerinde yığın yığın kümes hayvanları ve av kuşları bu kazanlar içine atılmayı bekliyorlardı. Bu masada tavuklar, yaban ördekleri, birkaç kaz ve bir kral sofrasını süslemeğe lâyık iki tavus kuşu görülüyordu. Daha ilerde bir beyaz ekmek dağı, peynir tekerlekleri yığını ile durmaktaydı. Bir köşede kızartmalar için iki kazan zeytin yağı duruyordu. Başlarına uzun beyaz takkeler geçirmiş otuz kadar aşçı kocaman ocaklar, sayısız tabaklar ve kazanlar arasında durmadan çalışıyorlardı.
     Bu hazırlıklar Sanço’yu adeta kendinden geçirmişti. Hayran hayran etrafına bakıyor, gülümsüyor, ara sıra ağzı sulanarak dilini dudakları üzerinden geçiriyordu. Kendi kendine:
— Meydan açık, kim isterse bizimle savaşa gelsin buyursun. Altı aylık bir kuşatmaya dayanacak haldeyiz.
     Sanço korkunç bir iştahla, yalana yalana, kazanların etrafında dolaşmakta idi. Ah şu kazanda kaynayan çorbaya el çabukluğu ile bir somun parçası daldırabilse! Bu arzuya karşı koyamayarak aşçılardan birine yanaştı ve derdini anlattı. Adam hayret etti:
— Ne söylüyorsun sen! Çorbaya somununu daldırmak mı? Amma da küçük gönüllü adamsın sen dostum. Senin gibi dişlerine ve midesine güvenen babayiğitler için değil de kimler için çalışıp çabalıyoruz biz. Ver şu tasını Allah’ını seversen. Görüyorum ki bu gövde ve karın ile sen bizlerdensin. Çorbalarımıza, kebaplarımıza şeref verirsin. Herkes şu demir parçalarına sarınıp bürünmüş şu kuru ve uzun yalı kazığına benzese biz aşçıların her gün yüzü güler mi?
     Sanço Panza aşçının gösterdiği adamın kendi efendisi olduğunu söylemeye cesaret edemedi ve büyücek bir tas uzattı. Aşçı bir kepçe yakaladı ve Sanço’ya çorba ile beraber bir bütün tavuk verdi.
— Haydi bakalım evlat şu kuşu mideye götür de bir parça iştahın açılsın.
     Don Kişot mutfaklara hiç aldırış etmemekteydi. Atı ile çayırın içinde dolaşıyor, etrafında konuşulan şeylere kulak kabartıyordu. Herkes zengin Gamache ile güzel Kiteri’nin lafını etmekte idi. Düğüncüler gelini hemen hemen Venüs mertebesine çıkarmaktaydılar. Don Kişot kendi kendine homurdanıyordu:
— Bu herifler ham halat köylüler, hayvan gibi mahluklar. Bu memleketin bir kızı bu kadar övülmeye değer mi? Bu aptallar Dulcinee’yi tanımıyorlar.
     Kahramanımız kalabalığa şöyle bağırmak istiyordu:
— Siz hepiniz kara cahillersiniz. Benim prenses Dulcinee’m yanında bu Kiteri şebek gibi kalır.
     Her tarafta çalgılar çalıyor, köylüler oynuyordu. Fakat kalabalık birdenbire birbirine karıştı. Kiteri dostları ve zengin nişanlısı Gamache ile beraber çayıra giriyordu. Sanço onu gördü ve şaşkınlığından elindeki tası yere bıraktı:
— Aman Allah! Bu kız bir prenses! Ben ömrümde bundan güzel elbise, bundan tatlı bir yüz, bundan nazik eller, bundan ince altın saçlar görmedim. Eğer takma değilse bu saçlar yeni doğan güneşin ışıklarına taş çıkarır. Bize söylenen şeylere hak veriyorum; böyle güzel bir kızı elinden kaptırdığı için o Basile fukarasına çok acırım. Bu kızın köylü olduğuna bin şahit ister. Ne üstüne olursa olsun bahse girerim ki bizim prenses Dulcinee ondan daha güzel değildir.
     Bereket versin ki efendisi bu söylenenleri işitemeyecek kadar uzaktaydı. Fakat onun da itiraf etmesi gerekirdi ki, prenses Dulcinee’den sonra bu Kiteri İspanya’nın en güzel kızı idi. Yalnız Don Kişot onun çehresini iyi görmüyordu. Rengi sapsarıydı, gülümseyişinde bir zorakilik vardı. Fakat bu belki de günün yorgunluklarından ileri geliyordu.
     Gamache, Kiteri’nin arkasında yürüyordu. Ufak tefek, şişman ve bodur bir adamdı. Çok mükemmel giyinmişti fakat ilk görüşte Don Kişot’un ona kanı kaynamadı. Gamache bir zafer edası ile etrafına bakıyor ve dostlarına bol bol selam dağıtıyordu. Köyün papazı, gelin güveyin sülalesiyle beraber onların arkasından yürüyordu.
     Alay böylece çayırın öte ucuna kurulmuş yüksek bu kerevete doğru ilerledi; fakat tam oraya varacağı sırada kalabalığın arasından bir adam çıktı ve bağırmaya başladı:
— Bir dakika, rica ederim. O kadar acele etmeyin. Nikahınız kıyılmadan evvel bana bir dakikanızı bağışlayın.
     Don Kişot bu adamın; Kiteri’nin âşık çobanı mahzun Basile olduğunu anlamıştı. Biçare delikanlı, kırmızı kadifeden uzun şeritlerle süslenmiş bir siyah ceket giymişti. Basında servi yapraklarından bir çelenk vardı. Ellerini ucu demirli bir sopa üzerinde kenetlemişti. Alayın önünde durdu ve eski nişanlısına uzun uzun baktı.
     Gamache sabırsızlanarak:
— Bizden ne istiyorsun Basile? Bir diyeceğin varsa çabuk ol. Yoksa bırak geçelim.
     Çoban rakibine bakmadı. Gözleri kıza dikiliydi. Boğuk bir sesle söylemeye başladı.
— Zalim kız… Bana verdiğin sözü ne çabuk unuttun. Bana varmaktan niçin vazgeçtin? Benden başka kimseye varmamaya söz vermemiş miydin? Benden yüz çevirmenin sebebi nedir? Beni vefasız mı gördün? Aramızdaki muhabbete karşı en küçük kusurumu yüzüme vurabilir misin? Gamache’nin zenginliği mi gözlerini kamaştırdı senin? Öyleyse mübarek olsun sana o zenginlik. Ben sağ oldukça kimseye varmamak için etmiş olduğun yeminden seni kurtaracağım. Sizin hepinizi kendi nafile varlığımdan kurtaracağım. Zengin Gamache ile güzel Kiteri sağ olsunlar. Paraları onlara layık oldukları saadeti versin. Biricik suçu fakirlik olan yüreği yanık Basile toprağa girsin.
     Çoban bunları söyler söylemez cebinden bir hançer çıkardı ve büyük bir şiddetle kalbine sapladı. Bunun üzerine hemen olduğu vere yıkıldı ve sol yanı üzerine uzanıp kaldı. Yarasından oluk gibi kan akıyordu.
     Vaka o kadar çabuk olup bitmişti ki hiç kimse bu korkunç felaketi önlemeye vakit bulamamıştı. Halkın şaşkınlıktan sesi soluğu kesilmişti. Kötü bir şey olabileceğini tahmin etmişlerdi ama biçarenin ümitsizlikten kendi canına kıyacağını akıllarına getirmemişlerdi.
     Dostları haykırışlarla Basile’in üzerine koştular. Don Kişot merhametinden başka bir şeye kulak asmayarak atından atladı, çobanın yanma koştu ve onu kollarına alıp kaldırdı. Dostları Basile’in hâlâ nefes almakta olduğunu görerek hançeri çıkarmak istiyorlardı fakat bunu yaptırmadı:
— Hançeri çektiniz mi hemen ölür çünkü kanı durduracak bir şey kalmaz. Bari ölmeden günah çıkarsın, dedi.
     Basile o esnada kendine gelir gibi oldu ve derin bir nefes aldıktan sonra sözlerine devam etti:
— Ah zalim Kiteri, vefasız güzel! Bana edeceğini ettin mi? Hâlâ imdadıma gelmeyecek misin? Beni teselli etmeyecek misin? Ümitsizlik içinde ölmeme yüreğin dayanacak mı? Bu kadar zalim olmasaydın son nefesimde beni kocalığa kabul etmeni isterdim… Hiç olmazsa bir parça rahat ölürdüm, belki suç ve günahlarımı da affettirirdim. Fakat senden ne ümit edebilirim.
     Papaz:
— Boş dünya emelleri için yüreğini tüketme evladım. İşlemiş olduğun günahlar için pişmanlık getir. Ahireti düşün. Tanrıyı düşün. Tanrıdan ümidini kesmiş olduğun için ondan af dile.
     Basile acınacak bir sesle:
— Değil mi ki Kiteri’nin kocası değilim; ahiretin gözümde ne kıymeti olur? Ümitsizliğim çok büyüktür. Onu ancak bu kız giderebilir. Fakat gelin de böyle bir insafsıza söz anlatın. Kayalar acır da o acımaz insana. Ah papaz efendi kuvvetim eksiliyor, çok uzaklara gitmekte olduğumu hissediyorum.
     Don Kişot bu gibi sözlere karşı duygusuz kalamazdı.  Başım kaldırdı ve son nefesini vermekte olan bu adamın, arzusunu çok haklı bulduğunu söyledi.
— Mösyö Gamache bir dul ile evlenirse daha az mesut olacak değil papaz efendi, bu ona bir elem verecek değildir. Razı olsun bu oyuna. Bu kız ile bu can üstündeki adamı evlendirmekte acele edelim. Sonra yaralı günah çıkartır ve ruh huzuru içinde tanrıya kavuşur.
     Papaz bu düşünceyi doğru buluyor, şaşkın bir halde bulunan Gamache ne yapacağını bilemiyordu. Ölmek üzere bulunan rakibine karısını, birkaç dakika eğreti olarak da vermek istemediğine şüphe yoktu. Fakat herkes bunun için kendisine yalvarmaya başladığı için Don Kişot ile papazın tekliflerini kabul etti. İş kızın bu işe razı olmasına kalıyordu. Kiteri can çekişen bir adamla evlenmekten şiddetli bir tiksinti duymaktaydı.
     Basile:
— Ah zalim! Benim dünyam gibi ahiretimi de berbat edeceğini biliyordum. Benden o kadar nefret ediyorsun ki ebedî olarak cehennem ateşinde yanmama razı oluyorsun.
     Sanço Panza çobanın konuşmasını dinlerken gözlerini iri iri açıyordu. Can vermek üzere olan bu adam çok fazla konuşuyor gibi geliyordu ona. Fakat bunu kimseye söylememe ferasetini gösterdi.
     Kiteri susmakta devam ediyordu. Onu Basile ile evlenmeye razı etmek için papazın tuzlu biberli bir nutuk çekmesi gerekti. Kız nihayet teslim oldu ve bayılacak gibi bir halde eski nişanlısına yaklaştı. Bunu görünce Basile’in gözlerinde öyle bir ferahlık ve sevinç belirdi ki görenlerin hepsi memnun oldular. Papaz nikah törenine başlamıştı. Önce kadına yemin ettirdi, sonra yaralının üzerine eğilerek Kiteri’yi karılığa kabul edip etmediğini sordu. Çoban o kadar zayıf ve bitkin bir sesle cevap verdi ki işitenler onun birkaç saniye sonra son nefesini vereceğini sandılar.
     Bundan sonra papaz ağır ve tantanalı bir sesle bu evlenmeyi takdis etti. Manzara o kadar tesirliydi ki çoğu kimse ağlamaktan kendini alamadı. Fakat az sonra görülen şey daha da tesirli oldu. Papazın duası biter bitmez Basile yerinden doğruldu, hançeri kendi eliyle göğsünden çıkardı ve kahkaha ile gülerek dipdiri ayağa kalktı.
     Köylüler:
— Mucize, mucize, diye bağırışıyorlardı.
     Çoban:
— Mucize değil, bir savaş hilesi. Kiteri artık benim karımdır.
     Bu işe herkesten daha fazla şaşıran papaz, eliyle Basile’in göğsünü yokladı ve oradan delik bir tavuk kursağı çıkardı, içinde kana benzeyen kırmızı ve pırıltılı bir su vardı. Papaz onu havaya kaldırıp sallayarak halka gösterdi. Kolayca anlaşılacağı gibi Gamache bu oyuna göz yumamazdı. Dostlarını etrafına çağırdı ve Basile’e saldırmak istedi. Don Kişot, mızrak elde, Gamache’cılar ile yeni evlilerin arasına atılmamış olsaydı çobancığın hali yaman olacaktı.
— Durun efendiler durun! Muradına ermek için aşkın icat ettiği bu hilenin kanla hıncını çıkarmaya kalkmayın. Bu kadının güzel yüzünün nasıl bir sevinçle aydınlandığına bakın ve bir izzet-i nefs meselesi için bu saadeti budalaca berbat etmeyin. Bundan sonra Kiteri Basile’in, Basile Kiteri’nin malıdır. Tanrı böyle emretmiş ne diyelim. Zengin Gamache çok yakında başka bir güzel bulur; o da kocasını mesut etmeyi cana minnet bilir. Fukara Basile ise hiç olmazsa sevdiği kızla evlenmiş olmak gibi bir zenginliğe sahip olur. Dünyada bundan daha doğru ve haklı bir şey olamaz.
     Gamache öfke ile:
— Bu laflar benim karnımı doyurmaz! Siz adamakıllı malın gözüymüşsünüz sayın gezici şövalye.
     Don Kişot ona doğru bir adım atarak:
— Gezici şövalyelik töresi mazlumları savunmayı ve haklıların yardımına koşmayı emrediyor. Sizi delik deşik etmemi ve çayırların üstüne upuzun yatırmamı, sonra da kafanızı kesmemi isterseniz nikahın kutsal bağları ile birbirine bağlanmış olan bu âşık karı-kocaya bir adım daha atarsınız.
     Gamache bu konuşmaya hayret etti ve birkaç adım gerilemeyi ihtiyatlı buldu. Çünkü Don Kişot mızrağının ucunu ona doğrultuyor ve saldırmaya hazırlanır gibi bir tavırla kalkanını göğsüne siper ediyordu.
— Aman senyör, başka türlü konuşalım rica ederim.
     Şövalye cevap verdi:
— Ben ancak silahların dili ile konuşmayı bilirim, işine gelmiyorsa kendini savun. Tanrı benim silahlarımı takdis ederek sana hakkın bu tarafta bulunduğunu ispat edecek.
     Don Kişot daha fazla beklemedi ve mızrağını korkunç bir şekilde oynatarak öyle korkunç şekilde ileri atıldı ki, Gamache’ın dostları öteye beriye kaçışmaya başladılar. Basile’in dostları da bundan faydalanarak yeni evlilerle beraber düğün yerinden kaçtılar.
     Don Kişot onlarla beraber gelmeye davet edilmiş olduğu için seyisini çağırdı ve birlikte çobanın evine gittiler. Bu kalabalığı orada Gamache’in hazırlatmış olduğu gibi bir zengin ziyafeti değil fakat yine de oldukça iştah açıcı temiz bir düğün yemeği bekliyordu.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi