Sahibini Bulan Kılıç
Sahibini Bulan Kılıç

Sahibini Bulan Kılıç

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Bundan çok zaman önce, Vietnam’da Ming’lerin Çin hanedanlığı hüküm sürüyormuş. Yabancı egemenliği altındaki halkın yaşamı kolay değilmiş: Her yıl vergiler artıyor, angaryalar gittikçe dayanılmaz oluyor ve yoksulluk durmadan çoğalıyormuş. Bütün bunların üstüne memleketin başına bir de kıtlık çökünce sonunda halk Le Lua adında bir adamın yönetiminde ayaklanmış. Ne yazık ki açlıktan ve yeteri kadar silahı olmadığından, zayıf düşen ayaklanmacılar bozgun üstüne bozguna uğramışlar.
     Nihayet, Sular Krallığının İmparatoru Lak Long Kan bu çaresiz halka acımış ve olayların akışına karışmaya karar vermiş.
     O devirde, Le Tan adında bir balıkçı yaşarmış. Bir sabah, her zamanki gibi ağını çekerken ağ ona ağır görünmüş.
     “Sonunda iyi bir balık yakaladım,” demiş kendi kendine. “Yoksa bir kerecik olsun yılanbalığı mı yakaladım!”
     Bu yılanbalığı değil demir bir çubukmuş. Düş kırıklığına uğrayan Le Tan onu suya atmış. Bir kez daha aynı çubuğu çekince küfürler ederek kayıktan uzaklara fırlatmış.
     “Böyle şey görülmüş değil!” demiş ağını bir kez daha atarken. Bu kez de balık beklerken yine demir çubuğu avlamış.
     “Acıması bol Buda, bu demir bir çubuk değil, bir kılıç!” diye bağırmış daha iyi bakınca “Sapı eksik, gerçek bir kılıç.”
     Le Tan kılıcı almış ve bir süre sonra ayaklanmacılara katılmış. Bir gün elebaşılar, yanında birkaç askerle onun evinde mola vermişler. At üstünde uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, karşılarına balıkçının kulübesi çıkınca çok sevinmişler. İnsanın içini ferahlatan bir fincan yeşil çay ile bir ağaç gölgesinde şekerleme yapma düşüncesiyle canlanmışlar. Zaman tam öğleymiş ve pırıl pırıl parlayan güneş bütün insanları acımasızca yakıyormuş. Adamları rahat rahat gölgeye yerleşirken Le Lua kulübeye girmiş. Gözleri loşluğa alışınca birden bir köşede manyetik bir güçle kendisini çeken parlak bir şey görmüş.
     “Bu değerde bir silahın burada ne işi var!” demiş kendi kendine. “Böyle bir kılıç bir krala yaraşır. Ne yazık ki sapı yok!”
     Bunun üzerine, dışarıda adamlarına çay ikram eden balıkçıya sormak için kulübeden çıkmış. Le Tan ona her şeyi anlatmış. Biraz dinlendikten sonra, ayaklanmacılar kılıcı ve olağandışı öyküsünü unutup yeniden yola çıkmışlar.
     Zaman ırmağın suyu gibi akıp gitmiş. Ayaklanmacılar yine bozgun üstüne bozguna uğramışlar. Elebaşılar Le Lua çok üzgünmüş.
     “Biraz yalnız kalmam belki de bana iyi gelecektir,” demiş bir gün kendi kendine. Sadık atını eyerlemiş ve ormana doğru sürmüş. Ağaçların ta derinlerinde gözleri kör eden bir ışık fark ettiğinde, çok uzaklardaymış. Atını o yöne doğru sürmüş ve sonunda kocaman bir ağaca ulaşmış. Gizemli ışık bu ağacın tepesinde parlıyormuş. Le Lua ağaca tırmanınca bunun fevkalade işlenmiş, güneşin parıldattığı bir kılıç sapı olduğunu saptamış.
     “Bu sapa uyan kılıcı nerede görmüştüm ben?” diye Le Lua kendi kendine sormuş. Birden, balıkçı Le Tan’ın öyküsü aklına gelmiş. Hemen ertesi gün, onu görmeye gitmiş ve çok olağandışı koşullarda bulduğu sapı ona göstermiş.
     “İnanın efendim, haklı kavgamızda bize yardım etmek için Gök Tanrı gönderdi bu kılıcı bize,” demiş balıkçı. Bunun sıradan bir kılıç olmadığı apaçık ortada.”
     Haklıymış; Le Lua elinde mucizeli kılıcıyla askerlerini zaferden zafere koşturmuş. Sonunda şans ayaklanmacılardan yanaymış. Az sonra ülke kurtarılmış ve Le Lua ülkenin yeni kralı olmuş.
     Aradan bir yıl geçmiş. Yeni kral zamanının çoğunu başşehrin göbeğindeki sarayda geçiriyormuş ve boş zamanlarında gölde gezintiler yapıyormuş. Bir gün, ejderhalar ve Ankalarla süslü saltanat yelkenlisinde suların aynası üstünde kayarken birden pruvanın önüne bir kaplumbağanın çıktığını görmüş. Kaplumbağa ona insan sesiyle seslenmiş: “Le Lua, efendim senden sihirli kılıcını geri vermeni rica ediyor. Artık imparator Lak Long Kan’ın bu bağışına ihtiyacın kalmadı. Çünkü bütün ülkede barış ve düzen hâkim.”
     O zaman, Le Lua zor durumda kaldığında kendisine kimin yardım ettiğini anlamış. Bu Sular Krallığı imparatorunun ta kendisiymiş. Kılıcı kemerinden çıkarmış ve suların derinliklerinde kaybolan kaplumbağaya vermiş.
     O günden beri, Hanoi şehrinin merkezinde bulunan göle, “Sahibini Bulan Kılıç Gölü” denir.

(Vietnam Masalı-Derleyen: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir