Hristiyan Simsarın Öyküsü

H

     Bil ki, ey zamanın şahı! Ben bu ülkeye sadece ticari bir iş için geldim. Ben, bahtımın senin ülkene yönelttiği bir yabancıyım. Aslında, Kahire kentinde doğdum. Oradaki Kıptiler’den biriyim. Yine aynı şekilde, Kahire’de tıpkı benden önce simsarlık yapan babam gibi yetiştirildim.
     Babam öldüğü sırada, ancak delikanlılık yaşına ulaşmıştım; onun yerine simsarlığa başladım; biz Kıptiler’e has olan bu meslekte her türlü olanağı bulacağımı düşünüyordum.
     Günün birinde tahıl tacirlerinin bulunduğu hanın kapısında otururken, süslü elbiselere bürünmüş, kırmızı eyeri son derece göz alıcı bir eşeğe binmiş, rastlanılabilecek en yakışıklı gencin geçmekte olduğunu gördüm. Bu genç adam da beni görünce selam verdi; ben de hemen ayağa kalkarak ona saygı gösterdim. Bunun üzerine cebinden, içinde örnek kabilinden bir miktar susam bulunan bir mendil çıkardı ve bana, “Bu tür susamın ardebinin burada ne kadar ettiğini bana söyler misin?” diye sordu. Ona, “Yüz dirhem eder,” dedim. “Öyleyse, yanına tahıl ölçen kimseleri al ve Bab-ün-Nasr mahallesindeki El-Guali hanına gel! Orada beni bulursun!” diye yanıt verdi. Sonra susam örneklerini içeren mendili bana bırakarak yanımdan uzaklaştı.
     Bunun üzerine değerini yüz dirhem olarak tahmin ettiğim elimdeki örneği göstererek, tahıl alıcısı tacirleri dolaştım. Tacirler her bir ardep için yüz on dirhem verdiler. Havadan peşinen on dirhem kazançlı çıkacağım için bundan çok memnun oldum. Yanıma dört tartıcı alarak hemen beni bekleyen genç adamı bulmaya gittim. Beni görünce yanıma geldi ve beni tahılın bulunduğu depoya götürdü. Ölçücüler çuvalları boşaltıp tarttılar; elli ardep geldi. Genç adam bunun üzerine bana, “Senin ardep başına yüzde on bir simsarlık ücretin olmalı! Ama ben sana paranın tümünü bırakacağım ve sen, yeniden seni görüp onu senden geri alıncaya kadar benim için dikkatle saklayacaksın! Malın bedeli olan beş bin dirhemden kendin için beş yüzünü ayır! Bana dört bin beş yüz dirhem kalacak. İşlerini bitirdikten sonra sana gelir ve paramı alırım,” dedi. Kendisine, “İstediğiniz gibi olsun!” dedim ve ellerini öperek oradan ayrıldım.
     Gerçekten, o gün, simsarlıktan bin dirhem para kazandım: Mısırlı simsarların almayı âdet edindikleri yüzde 20 komisyon ücreti olarak beş yüzünü satıcıdan, beş yüzünü de alıcıdan alarak…
     Genç adama gelince, bir ay ortadan yok olduktan sonra beni görmeye geldi ve “Dirhemler nerede?” diye sordu. Ben de, hemen, “Emrine amade, şu torbanın içinde hazır duruyorlar,” diye yanıt verdim. Ancak bana, “Onları, yeniden gelip alıncaya kadar, bir süre daha yanında sakla!” dedi. Uzaklaşıp yeniden bir ay daha ortalarda görülmedi. Dönüp geldiğinde, “Dirhemler nerede?” diyerek yeniden sordu. Hemen ayağa kalkıp kendisini selamladım ve “İşte burada, emrini bekliyor!” dedim. Sonra da, “Evime gelip bir lokma yemeğimi paylaşarak bana onur verir misin?” diye sordum. Önerimi kabul etmedi ve bana, “Paraya gelince! Senden onu, çok sıkışık birkaç işimi görüp dönünce almak üzere bir süre daha saklamanı rica edeceğim!” dedi. Sonra da uzaklaştı.
     Ben de, ona ait olan parayı dikkatle sakladım ve dönüp gelmesini bekledim. Bir ay sonra geri geldi ve bana, “Bu akşam parayı almak üzere buraya geleceğim,” dedi. Bunun üzerine parayı ona sunmak için hazır tuttum; ama o gece ve ondan sonraki günlerde onu beklediğim halde bir ay daha ortalıkta görülmedi. Kendi kendime, “Bu genç adam insana güven duyuyor. Ömrüm boyunca hanlarda, çarşılarda simsarlık ederim; böylesini görmemiştim!” dedim. Sonunda yeniden çıkıp geldi: eşeğine binmiş, süslü giysileri içinde. Yüzü ayın on dördü gibi parlak ve hamamdan çıkmışçasına temiz olarak. Yanakları pembe ve alnı çiçek gibi pürüzsüz, ağzının bir köşesinde siyah bir amber damlası gibi duran beniyle tıpkı şairin dediği gibiydi:
     Ay dolunay iken ve gökteki turunu yaparken güneşle buluşunca, ikisi de parlaklık ve güzelliklerine bürünmüştür. İki âşık da tıpkı böyledir. Onları seyredenler de, hayranlık duymaktan ve onları takdir etmekten ve de mutluluk dilemekten öte bir şey yapamazlar. Ve şimdi öylesine güzel, öylesine harikadırlar ki, onlara kendini kaptıran ruh hepten esir olur. Böyle mucizeler gösteren, kullarını kendi istediği biçimde yaratan Tanrı’ya şükürler olsun!
     Onu görünce ellerini öptüm, Tanrı’nın tüm iyiliklerinin onun üzerine olmasını temenni ettim ve ona, “Efendim, sanırım ki bu kez paranızı isteyeceksiniz!” dedim. Bana, “Biraz daha sabretmen gerekecek, hele işlerimi bitireyim, dönünce gelir alırım!” diye yanıt verdi. Sonra sırtını çevirip uzaklaştı.
     Bunun üzerine parayı istemesinin çok vakit alacağını düşünerek parayı alıp ülkemizde âdet olduğu üzere yüzde yirmi gelir getirecek şekilde yatırım yaptım. Böylece artı bir gelir sağlayacaktım. Öte yandan kendi kendime, “Geri döndüğünde, bu kez çağrımı kabul etmesi için ona çok rica edeceğim. Ona cömertçe ikramda bulunacağım. Çünkü parasıyla hatırı sayılır kazanç sağlamış olacağım ve de zenginleşeceğim,” dedim.
     Böylece aradan bir yıl daha geçti, bu sürenin sonunda geri döndü; bu kez geçen seferkinden de gösterişli bir giysiye bürünmüş, her zamanki gibi değerli beyaz eşeğine binmişti. O zaman kendisini ısrarla gelip evimde bir şeyler yemesi için sıkıştırdım. Bana, “Pekâlâ, ama bir şartım var: Harcamaları benim sende kalan ve saklamakta olduğun paradan yaparsan!” dedi ve gülmeye başladı. Ben de onunla birlikte güldüm. Ve ona, “Evet, tabii, bütün kalbimle!” dedim. Ve onu alıp evime götürdüm, oturmasını rica ettim ve sokağa çıkıp her türden yiyecek, içecek ve diğer benzeri şeyler satın aldım, hepsini sofra üzerine koyduktan sonra “Bismillah!” çekerek yemeye başlamak üzere onu sofraya çağırdım.
     Sofraya oturdu ve sol elini uzatarak yemeye başladı ve yemek boyunca hep sol elini kullandı. Buna çok şaşırdım, ne düşüneceğimi bilemedim. Yemeği bitirince, sağ elini kullanmadan sol elini yıkadı; elini kurulasın diye peşkir uzattım; sonra da oturup konuşmaya başladık.
     O sırada kendisine, “Efendim, lütfet de beni, içimde ağırlığını duyuran ve üzüntüye yönelten bir meraktan kurtar! Niçin hep sol elinle yemek yedin! Yoksa sağ elinde ağrı veren bir derdin mi var?” diye sordum. Bu sözlerimi duyan genç adam şu iki dizeyi okudu:
     Bana, ruhumda duyduğum ıstırabı ve kalbimi delen dertleri sorma! Sağlıksızlığımı kendiliğinden anla! Hele mutlu muyum diye hiç sorma! Mutluydum evet. Ama yıllar önceydi bu. O zamandan bugüne çok şey değişti. Yine de sakınılmaza karşı, aklı kullanmak gerek!
     Sonra, giysisinin yeninden sağ elini çıkardı; gördüm ki, bu el bileğinden kesikti. Bunu görünce çok şaşırdım. O vakit bana, “Bu seni hiç şaşırtmasın! Hele sana karşı saygı duymadığımdan sol elimle yediğimi hiç düşünme! Çünkü gördüğün gibi sağ elim kesik! Bunun nedeni de oldukça gariptir,” dedi.
     O zaman kendisine, “Peki, nedir bunun nedeni?” diye sordum. Bana, “Bilesin ki, ben, Bağdat asıllıyım. Babam kentin en büyük tacirlerinden ve başlıca kişilerinden biriydi. Ben de ergenlik yaşıma gelinceye kadar, evimize gelip Mısır kentlerinin harika yanlarını anlatan hacıların, tacirlerin ve gezginlerin öykülerini dinler, bu öykülerin birikimini gizlice içimde üretirdim. Bu, böylece, babamın ölümüne kadar sürdü. O vakit, babamdan kalan tüm zenginlikleri toparlayabildiğim kadar toparladım, elime geçen bolca parayla Bağdat’tan ve Musul’dan değerli kumaşlar ve en iyi cinsten diğer mallar satın aldım; bunları paketletip Bağdat’tan ayrıldım. Tanrı’nın yardımıyla, sağ salim varacağım yere, yani senin de yaşamakta olduğun Kahire’ye ulaştım.” dedi.
     Sonra genç adam ağlamaya başladı ve şu dizeleri okudu:
     Çoğu zaman kör, doğuştan kör, gözü açık olanın göremeyeceği çukurlardan sakınır. Çoğu zaman budalalar, bilgelerin telaffuz ettiği, bu yüzden bilge ve bilgin olmalarının yitip gitmelerini engelleyemediği sözlerden sakınırlar. Kimi zaman sofular, iman edenler, tanrıtanımazların, çılgınların mutluluk duyduğu yerde, sefaletten ıstırap çekerler. Böylece ademoğlu güçsüzlüğünü iyice anlar! Dünyada sadece kaderin hükmettiğini de!
     Okuduğu dizeler bitince, öyküsünü şöylece sürdürdü:
     Böylece Kahire’ye girdim ve Sürur Hanı’na indim. Paketlerimi açtım; develerin yükünü çözdüm, kiralarken dikkatle seçtiğim yerlere mallarımı koydum. Sonra da hizmetçime para vererek yiyecek bir şeyler satın almasını istedim; sonra da biraz uyudum. Uyandığımda Beyn-el-Kasreyn taraflarında biraz dolaştım ve Sürur Hanı’na geri döndüm ve orada geceyi geçirdim. Sabahleyin uyandığımda, bir kumaş paketini açtım ve kendi kendime, “Bu kumaşları çarşıya götüreyim ve işlerin durumuna bir göz atayım!” dedim. Bunun üzerine kumaşları hizmetimde olan gençlerden birinin omuzlarına yükledim ve çarşıya yöneldim. İşlerin döndürüldüğü başlıca yerlerden birine ulaştım. Burası, yöresi direklerle, dükkânlarla ve çeşmelerle çevrili büyük bir bina idi. Burada, bildiğiniz gibi, sadece emlakçılar yer alır ve buraya Kayseriyyet-ül-Cerkes derler. Ben oraya ulaşınca, bütün simsarlar, daha önce benim kente geldiğimden de haberli oldukları için, yanımı yöremi sardılar; ben onlara kumaşları verdim; etrafa dağılarak getirdiğim kumaşları çarşının başlıca tacirlerine gösterdiler. Bir süre sonra dönerek bana, tacirlerin önerdikleri fiyatın, satın aldığım fiyatı ve de Bağdat’tan Kahire’ye kadar yaptığım harcamaları karşılamadığını söylediler. Ne yapacağımı bilemediğimden, simsarların piri olan zat bana, “Biraz kâr sağlamak üzere tutacağın yolu ben sana söyleyeyim. Bu zaten tüm tüccarların tuttuğu yoldur: Mallarını dükkân sahibi tüccarlara krediyle, belli bir süre sonra paranı geri almak koşuluyla sat! Bunu yaparken de tanıkları da devreye sokarak noterden tasdikli birer sözleşme yap! Her perşembe ve her pazartesi günü gelerek paranı toplarsın; böylece her dirhem için iki dirhem, belki de daha fazla almak suretiyle kazanç sağlarsın. Ve de, bu süre içinde boş zamanın olur; Kahire’yi ziyaret eder, onu baştan başa kateden Nil nehrini hayranlıkla izlersin!” dedi.
     Onun bu sözlerini duyunca, “Bu gerçekten harika bir fikir!” dedim ve hemen tüm simsarları ve tellalları Sürur Hanı’na çağırıp bütün malları onlara teslim ederek Kayseriyye’ye taşımalarını sağladım ve mallarımı öne sürülen koşullarla satın almak isteyen tacirlerle tanık önünde sözleşmeler yaptım. Bu işleri bitirdikten sonra, hana döndüm ve günlerimi sakince orada geçirdim. Kendimi hiçbir zevkten mahrum etmiyor, bu uğurda hiçbir harcamadan kaçınmıyordum. Her gün mükemmel bir yemek yiyor, masamdan şarabı da eksik etmiyordum. Nefis koyun etleri, tatlılar ve reçeller yiyordum. Bu şekilde içinde bulunduğumuz ay bitinceye kadar yaşamımı sürdürdüm; bu sürenin sonunda, düzenli şekilde alacağım paraları toplayacaktım.
     Gerçekten, ayın bitmesinden sonra, ilk haftadan başlayarak her perşembe ve her pazartesi gidip bana borcu olan tacirlerden birinin dükkânında otururken sarraf ve çarşı katibi, her bir tacire uğrayarak alacaklarımı toplayıp bana getiriyorlardı. Böylece kâh bir dükkânda, kâh başka bir dükkânda oturarak para toplamayı sürdürürken, günün birinde; ki o gün hamama gitmiş ve yıkanmış, sonra da bir süre dinlendikten sonra bir piliç yiyip birkaç bardak şarap içmiş, ardından ellerimi yıkayıp kokulu esanslar sürünmüştüm; Kayseriyyet-ül-Cerkes mahallesine geldim ve Bedreddin-el-Bustani adlı bir kumaş tacirinin dükkânında oturdum. Bu zat, beni görünce, büyük bir içtenlik ve saygıyla karşıladı; oturup bir saat kadar konuştuk. Biz böyle konuşurken, mavi ipekten geniş bir çarşafa bürünmüş bir kadının dükkâna girdiğini gördük. Dükkâna kumaş satın almak için gelmiş ve benim yanımda bulunan bir tabureye oturmuştu. Başını örten çatkı biraz gevşemiş ve yüzü hafifçe görünür hale gelmişti. Bu baştan burnuma nefis ve ince bir koku sızıyordu. Ayrıca güzelliği ve çekiciliği aklımı karıştırmış, özellikle peçesinden farkına vardığım siyah gözleri beni büyülemişti. Oturduktan sonra Bedreddin’i selamlamış, o da kadına barış dilemiş; önünde dikilerek emirlerini almış; sonra da çeşitli türden kumaşlar göstermişti. Ben de, onun tatlı ve sihirli sesini işitirken, yüreğimde gittikçe ağırlığını hissettiren bir sevgi duymaya başlamıştım.
     Kadın bazı kumaşları inceledikten sonra, hiçbirini yeter güzellikte bulmadığından Bedreddin’e, “Acaba sende, saf altın tellerle işlenmiş beyaz ipek kumaş var mı? Bir giysi yaptırmak için ihtiyacım var da…” diye sordu. Bedreddin, dükkânın dip tarafına doğru gitti, küçük bir dolap açtı ve birçok kumaş parçasının altından, saf altın tellerle işlenmiş beyaz bir ipekli kumaş çıkardı; getirip kadının önünde açtı. Kadın bunu isteklerine uygun buldu ve tacire, “Üzerimde para bulunmadığından, sanırım, âdet gereğince, sen bunu bana ödünç verebilirsin; parasını sonra sana gönderirim” dedi. Ama tacir ona, “Bu kez, bunu yapamayacağım efendim; çünkü bu kumaş bana değil, şurada oturmakta olan tacire aittir; ve ben de ona tam bugün borcumu ödemek zorundayım” dedi. Kadın bunu duyunca, büyük bir öfkeye kapıldı ve “Yazık! Senden büyük paralar ödeyerek kumaş almak âdetinde olduğumu ve sana ummadığın kadar para kazandırdığımı unuttun mu? Sana bu güne kadar hiç borç taktığımı hatırlıyor musun?” dedi. Tacir de, “Kesinlikle! Hakkın var hanımım! Ama bugün hemen para ödeme durumunda bulunuyorum,” dedi. Kadın bu sözleri duyunca, kumaş parçasını eline alıp omzunun üzerine koydu ve ona, “Siz hepiniz bu belalı ticaretin içindesiniz. Hiç kimseye saygı duymaz, sadece parayı düşünürsünüz,” dedi. Sonra büyük bir hiddetle ayağa kalktı ve arkasını dönerek gitmeye hazırlandı. Ama ben, yüreğimin de onun eteklerine takılıp gideceğini sandım. Telaşla ayağa kalkarak, kendisine, “Hanımefendi, lütfen biraz benden yana dönerek ve gitmekten vazgeçerek, dostça davranın!” dedim. Bunu duyunca yüzünü benden yana çevirdi; biraz gülümsedi ve dönerek, “Tekrar dükkâna döneceğim ama sırf sizin hatırınız için,” dedi. Sonra dükkânda tam karşıma geçip oturdu. Bunun üzerine Bedreddin’e, “Bu kumaş parçasının değeri nedir?” diye sordum. Bana, “Bin yüz dirhem” diyerek yanıt verdi. Bunun üzerine, ona, “Öyle olsun! Ben sana fazladan yüz dirhem daha kâr tanıyacağım. Bana bir kâğıt ver. Sana bunu gösteren bir belge yazayım,” dedim. Ve ondan altın işlemeli kumaş parçasını alarak karşılığında yazılı belgeyi verdim. Sonra kumaşı kadına sunarak ona, “Bunu alın! Artık fiyat üzerinde tedirginlik duymadan, borcunuzu istediğiniz zaman bana ödersiniz. Bunun için bugünlerde çarşıya gelip herhangi bir dükkânda beni bulursunuz! Hatta, bu kumaşı benim elimden bir hediye olarak kabul etmek onurunu bana bağışlarsanız, alın sizindir!” dedim. Bunu duyunca bana, “Allah ne muradın varsa versin! Acaba elimde bulunan tüm servetime sahip olmak ve bunu benim efendim ve başımın tacı olarak sağlamak ister misiniz? İnşallah Allah bu dileğimi yerine getirir!” dedi. Ona, “Efendim! Siz hele şu kumaşı buyurun! Zaten bunun tek kalması da doğru değil! Ama ne olursunuz, önce, örtülü tuttuğunuz yüzünüzü göstermek lütfunu benden esirgemeyin!” diye yanıt verdim.
     Bunun üzerine yüzünün alt kısmını gizleyen peçeyi kaldırdı. Yüzünü görünce, tek bir bakışla bile uçsuz bucaksız bir derde düştüm ve aşkı kalbime perçinlendi ve de aklım başımdan gitti. Ama çabucak peçesini indirdi, kumaşı alıp bana, “Efendim, senden uzak kalışım inşallah uzun sürmez, yoksa derdimden ölürüm,” dedi. Sonra oradan uzaklaştı ve ben çarşıda, gün batıncaya kadar, tacir ile birlikte yapayalnız kaldım. Orada, sanki tüm duygularımı ve aklımı yitirmiş ve bu bir anlık tutkunun çılgınlığına tamamıyla kendimi kaptırmış olarak kalakaldım.
     Duygunun yoğunluğu beni öylesine sarmıştı ki, tacirden kadın hakkında bilgi almak istedim. Ve kalkıp gitmeden önce ona, “Bu kadının kim olduğunu biliyor musun?” diye sordum. Bana, “Evet, kuşkusuz! Çok zengin bir kadındır bu! Babası ünlü bir emirdi, öldü ve ona büyük bir servet bıraktı” dedi.
     Bunun üzerine tacirden izin aldım ve oradan uzaklaştım. Kalmakta olduğum Sürur Hanı’na geldim. Hizmetimde bulunanlar bana yiyecek sundular; ama ben hep onu düşünüyordum ve hiçbir şeye el sürmedim; uzanıp yatmak istedim, ama gözüme uyku girmedi; bütün gece sabaha kadar öylece uyanık kaldım. Sonra yataktan kalktım ve üzerime bir gün öncekinden de daha güzel bir giysi giydim, bir bardak şarap içtim, biraz bir şeyler yedim ve bir gün önce bulunduğum dükkâna gittim, dükkân sahibini selamlayıp her zaman oturmayı âdet edindiğim yere oturdum. Daha henüz oturmuştum ki genç kadının, ardında bir esire olduğu halde dükkâna geldiğini gördüm. İçeri girdi ve Bedreddin’e en küçük bir ilgi göstermeksizin bana selam vererek oturdu. Yumuşak bir sesle ve eşsiz bir konuşma tarzıyla ve de bulunmaz bir tatlılıkla bana, “Birini benimle yollarsanız, size iki bin iki yüz dirhem olan ipek kumaşın bedelini gönderirim!” dedi. Ben de, “Ama acelesi yok ki! Bu telaş neden?” diye yanıt verdim. Bana, “Ne kadar cömertsin! Ama yine de senin için bir şey yitirmenin nedeni olmak istemem!” dedi. Sonra, kendisi elime kumaşın bedelini kararlılıkla koydu. Ve konuşmaya başladık. Ve bir an için ona işaretlerle duygularımın ne denli canlı olduğunu anlatma yürekliliğini duydum. O da benim ne denli bir tutkuyla ona sahip olmak istediğimi anladı. O zaman, hızlıca ayağa kalktı; bana, nezaket icabı, izin istediğini gösterecek bir iki sözcük fısıldadıktan sonra aceleyle uzaklaştı.
     Ben de artık orada kalamayacağımı anlayarak dükkândan çıktım, yüreğim şiddetle ondan yana sürüklenerek, kendisini uzaktan izleyerek ardından koşmaya başladım. Çarşı çıkışında onu gözden yitirdim; ama bir aralık, hiç tanımadığım ve kim olduğunu peçesinden dolayı göremediğim bir genç kızın bana yaklaştığını gördüm; bana, “Efendim, hanımımın evine gelir misiniz? Sizinle konuşacağı bir şey varmış!” dedi.
     Bunu duyunca çok şaşırdım ve ona, “Fakat burada beni kimse tanımaz ki!” dedim. Genç kız da bana, “Ah! Ne kadar da çabuk unutuyorsunuz! Benim! Biraz önce, çarşıda, falan tüccarın dükkânında hanımımın yanında gördüğünüz hizmetçi kız olduğumu hatırlamıyor musunuz?” dedi. Bunun üzerine onu izlemeye başladım ve sarraflar sokağının köşesinde bekleyen hanımını görünceye kadar ardından yürüdüm. Hanımı beni görünce, benden yana hızlı hızlı yürüyüp beni bir duvar köşesine götürerek, “Sevgilim, bil ki, sen benim tüm düşüncemi sarmış bulunuyorsun ve de gönlümü sevgiyle doldurdun. Ve seni gördüğüm andan bu yana, ne uyuyabiliyorum ne de bir şey yiyebiliyorum!” dedi. Ben de ona, “Ben de öyle! Ben de aynı şeyleri yaşıyorum, ama duyduğum mutluluk, şikâyet etmemi engelliyor,” diye yanıt verdim. Bana, “Sevgilim, söyle bana! Senin kaldığın yere mi gelmeliyim yoksa sen mi benim evime gelirsin?” diye sordu. Ben de ona, “Ben yabancı biriyim burada ve kaldığım handan başka oturduğum bir yer yok. Orası da pek çok kimsenin girip çıktığı bir yer. Eğer beni evine kabul edecek kadar dostluğuma güveniyorsan, sevincim sonsuz olur” dedim.
     Bana, “Çok doğru! Bu gece cuma gecesidir, bu gece olmaz. Ama yarın, öğle namazından sonra, eşeğine bin ve Habbaniye mahallesini sorup öğren! Oraya ulaşınca, Ebu Şema adıyla tanınan eski vali Bereket’in evinin nerede bulunduğunu sor! Ben orada oturmaktayım. Sakın gelmeyi unutma! Seni orada bekleyeceğim” diye yanıt verdi.
     Bunu duyunca sonsuz bir sevince kapıldım; sonra ayrıldık. Ve ben, kalmakta olduğum Sürur Hanı’na geri döndüm ve uyumam mümkün olmaksızın bütün geceyi orada geçirdim. Fakat gün doğarken aceleyle kalktım, giysi değiştirdim, en hoş kokuları süründüm, bir mendile elli altın dinar koydum ve Sürur Hanı’ndan çıktım ve Bam-ı Zaviyye adı verilen yere doğruldum; orada bir eşek kiraladım ve eşekçiye de, “Habbaniye Mahallesi’ne gideceğiz!” dedim. Eşekçi göz açıp kapayasıya beni oraya götürdü ve Darb-ül Münkeri adlı bir sokağa ulaştık; eşekçiye, “Şimdi sor bakalım, eski nakip Ebu Şema’nın evi nerede?” dedim. Eşekçi gidip birkaç dakika sonra döndü; aldığı bilgiyi aktararak bana, “Eşekten inebilirsin!” dedi. Beni eve kadar g.türdü; ben de ona, “Yarın sabah buraya gelip beni ara ve tekrar hana götür!” dedim. Eşekçi bana, “Emriniz başım üstüne!” dedi. Bunun üzerine ona bir çeyrek altın dinar verdim; teşekkür etmek üzere alıp dudaklarına sonra alnına götürdü, sonra da çekip gitti.
     Bunun üzerine evin kapısını çaldım. Bana kapıyı, göğüsleri dik ve beyaz iki dolunay gibi yuvarlak, iki bakire küçük kız açtı ve bana, “Giriniz efendim! Hanımımız seni beklerken sabırsızlanmakta… Sana duyduğu tutkunun ateşiyle gece hiç uyumadı!” dediler.
     Bir avluya girdim ve yedi kapılı şahane bir yapı gördüm; binanın tüm ön yüzü geniş bir bahçeye bakan süslü pencerelerle kaplıydı. Bu bahçe, her türden ve her renkten meyve ağaçlarıyla doluydu. Üzerlerinde cıvıldayan kuşlar tünüyordu. Eve gelince, tamamıyla beyaz ve duru mermerden yapılmıştı. Bu mermerler öylesine parlaktı ki, onlarda insan kendi yansımasını bulabilirdi; iç tavanları da altın yaldızlı idi; duvarlarda yazılar, levhalar ve her türden desenler görülüyordu: evin içi insanın gözünü kamaştıran değerli eşyayla doluydu. Zemin her renkten ve her türden değerli mermerlerle kaplanmıştı. Büyük salonun ortasında, inci ve değerli taşlar kakılmış beyaz mermerden bir havuz bulunuyordu; tüm zemini ipek halılar kaplamıştı, duvarlarda her renkten kumaşlar asılıydı. İçeri girip bir yere oturmamdan sonra henüz birkaç saniye geçmemişti ki…

     Ancak anlatısının burasında, Şehrazat, sabahın yaklaştığını görmüş
ve yavaşça susarak öyküyü kesmiş…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz