Ankara Adı İle İlgili Söylenceler
Ankara Adı İle İlgili Söylenceler

Ankara Adı İle İlgili Söylenceler

     Ankara ve çevresinin tarihi, zamanımızdan üç bin yıl ötelere, tarih öncesi çağlara kadar uzanır. Hititler, Frigler, Galat’lar, Bizans’lılar, en sonunda da Selçuklu ve Osmanlı Türkleriyle Ankara, devir devir yüzyılları kucaklar. Ama, Ankara’yı Ankara yapan, onu bugünkü ününe kavuşturan Atatürk olmuştur. Ankara, Cumhuriyetten sonra bir “Atatürk kenti” dir.
     Ankara adı üzerine söylenen efsane ve hikâyeler diziye gelmez, bitmez tükenmez. Biz birkaçını sıralayalım:
     Önce, Ankara adının “Anker” yani “Gemi Çapası”ndan geldiği söylenir ve denir ki:
     Bir zamanların bu bölgeye hâkim Frigya Kralı Midas’a rüyasında ilâhî bir ses: “Durma, kalk! Topraklarında bir gemi çapası ara! Onu bulduğun yerde bir şehir kur! Bu şehir sana mutluluk getirecek!” diye seslenir. Sevinçle uyanan Midas, ülkesinin her tarafına adamlar salar, gemi çapasını aramalarını emreder. Sonunda, bir gün Ankara Kalesi’nin bulunduğu tepelerde çapayı buldurtur, kısa zamanda burada bir şehir kurarak, adını “Anker” yada “Ankira” koyar. Gemi çapası, uzun yıllar bu şehrin tapınağında saklanır.
     Bir başka söylenceye göre, bu bölgeye hâkim olan Galatlar, bir ara güneyde Akdeniz’e kadar uzanmış ve Mısır donanması ile büyük bir savaşa girerek, parlak bir zafer kazanmışlar. Bu zaferin sembolü olarak da, gemilerin çapalarını sökerek alıp getirmiş, tapınaklarına yerleştirmişler. Bu olaydan sonra, çapalarla dolu tapınakların bulunduğu bu şehre çapa şehri anlamına gelen, “Angora” ya da “Ankerium” demişler.
     Bir başka söylencede de, Tûfan’da Nuhun Gemisi’nin bir ara burada demirlediği ve çapasının buraya düştüğü, sonradan bulunan çapanın yerine, Ankara’nın kurulduğu söylenir.
     Gerçekten Roma devrinde, Ankara ve çevresinde basılan paralar ve madalyonlar üzerinde, Ankara’yı temsil eden gemi çapası resimleri görülür. Bu resimlerle yukarıdaki efsaneler arasında bir ilişki var mı, yok mu kesin olarak bilinmiyor.
     Selçuklu Türkleri Ankara’yı fethettikten sonra, şehrin adı “Engûrî” olarak geçer. Bir söylentiye göre, Ankara ve çevresinde Anadolu’nun en güzel üzümleri yetişir, sultan sarayına üzüm buradan gönderilirmiş. Bundan böyle Ankara’ya “Üzüm şehri” anlamına gelen farsça “Engûrî” denmiş. Bazıları Ankara kalesinin, zalim bir hükümdar zamanında, zavallı halka “angarya” ile yaptırıldığı için şehrin “Angarya-Ankara ” adının aldığını söylerler ise de, bu daha çok benzetmeden başka bir şey değil. Bu arada bazı bilginler Hititler devrinde Ankara adının “Ankuva” olduğunu, bundan dolayı Ankara dendiğini ileri sürerler.
     Dediğimiz gibi, Ankara’nın adı üzerine çok efsane ve hikâye var. Onun son ve gerçek efsanesi ise, Atatürk’le dile gelir. Gelecek kuşaklar yoktan nasıl bir şehir, yokluktan nasıl bir Türkiye yaratıldığını uzun uzun anlatacak ve parmaklarıyla bir tepeyi gösterecekler: “-Buna, Anıt-Kabir derler. Bu kadar güçlü, bu kadar büyüktü Atatürk.”
     Tarihin en büyük gerçek efsanesi, Ankara’da Atatürk’ün yarattığı Türkiye ve onun başşehri Ankara değil midir? Cumhuriyetin ilânından az önce, 13 Ekim 1923’te, Atatürk Ankara’yı başkent yaptığını bütün dünyaya ilân eder ve bu kararını şu sözleriyle perçinler:
     “Siyasî başkentimiz Anadolu’nun ortasında kalacaktır. Batının ve doğunun temsilcileri, bizimle bu başkentte temas edeceklerdir. Bu başkentte her türlü diplomatik meseleler görüşülecektir. Bu başkentte, memleketin iç ve dış politikası idare edilecektir. Bu başkentte, milletin sinesinden doğan Hükümet çalışacaktır. Ankara Hükümet merkezidir ve ebediyyen Hükümet merkezi olarak kalacaktır. “
     Ankara Türkiye demek, Anadolu demektir. Aslını ararsanız Anadolu adının kökü de, kökeni de Ankara’dan doğmuştur. Biz söyleyelim, siz dinleyin:
     Şöyle Ankara’ya yakın Kızılcahamam’a kadar uzanınız. Biraz ötede Taşlıca köyü var, köyün yamacında taştan bir oluk, oluğun yanında da bir türbe. Sorarsanız size hemen öyküsünü anlatırlar ve derler ki:
     Türk sultanı asker toplayıp sefere çıkar, dağ taş, dere tepe demez, aşar da aşarlar. Ağustos sıcağı dudakları çatlatır, damakları kurutur. Asker susuz, mataralar kuru. İşte bu sırada, boz-bulanık tepelerden, omuzunda ayran bakracı, ak saçlı ihtiyar bir ana görünür. Yanık bağırların, susuz mataraların tek umudu bu şefkat sembolü ihtiyar anada. Kadın yaklaşır:
– Yavrucaklarım, der. Hoş geldiniz. Alın, ananızın ak sütü gibi helâl olsun, için ayranımdan.
     Omuzundan bakracını indirir, buradaki taş oluğa doldurur. Asker oluğa üşüşür, mataralarını doldurur.
– Doldur oğlum!
– Dolu ana.
– Doldurun yiğitlerim!
– Ana dolu.
     İhtiyar ana: “Doldur!” dedikçe, askerler: “Ana dolu!” diyerek, buz gibi ayranla bağırlarını serinletirler. Bir bakraç ayran, bir orduya yeter de, artar bile.
     O günden sonra, bu kutsal topraklara “Anadolu” deyiverir herkes.
     Oluğun yanıbaşındaki mezar, bu ihtiyar ananındır. Ziyaret ederler. Daha doğrusu bu mezar, bu toprakları kanıyla sulayan yiğitlerin anası, Anadolu’nun ta kendisi, tüm Türkiye’dir…
     Evet, tüm Türkiye ve onun başşehri şanlı Ankara… Atatürk’ün Ankarası…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir