Don Kişot (24)

D

     Yirmi Dördüncü Bölüm (Dulcinee, Sanço’dan Yardım İstiyor)
     Don Kişot ile Sanço birkaç günden beri şatoda idiler. Her saat yeni bir sürprizle karşılaşıyorlardı; çünkü dük, misafirinin hatırını hoş etmek için durmadan yeni yeni törenler hazırlamaktaydı. Bir saniye onu işsiz bırakmıyor ve bu işte şato hizmetçilerinin çok yararı görülüyordu. Onların uydurmadıkları şeytanlık, maskaralık yoktu.
     Düşes, Don Kişot’tan şatoyu her gece tavan aralarında dolaşan bir hayaletten kurtarmasını rica etmişti. Şövalye bütün bir gece, tepeden tırnağa silahlanmış olarak nöbet tuttu ve hayaleti bekledi. Seyisi de yanında bulunuyor vücudunun bütün azaları zangır zangır titriyordu. Hayalet üç defa zincirler şıngırdatarak, korkunç sesler çıkararak varlığını belli etti fakat şövalye onu göremedi. Bir defasında elinde kılıcıyla hayaletin bulunduğu tarafa saldırdı ve yolu üstündeki su dolu bir büyük teknenin içine yuvarlandı. Sanço suyun şapırtılarını işitince korkudan ödü patlıyordu. Bereket versin dük ile kâhyası tam vaktinde yetişerek şövalyeyi sırılsıklam teknenin içinden çıkardılar. Söylemeye gerek yoktu ki, bu hayalet dükün gülüp eğlenmek için uydurduğu bir masaldan başka bir şey değildi.
     Bir başka gün dük bir av partisi tertipledi ve Don Kişot ile seyisini de bu eğlenceye davet etti;
— Mesele komşu köylerin tarlalarında ve bağ bahçelerinde büyük zararlar yapan korkunç bir yaban domuzunu öldürmektir, diyordu.
     Don Kişot:
— Yaban domuzu asil bir hayvan değildir. Bunun için bu hayvana tek başıma saldırmak şerefini bana bağışlamanızı rica ederim. Zaten bu gibi işler gezici şövalyelerin boyunlarının borcudur.
     Avın ertesi sabah yapılması kararlaştı. Bu iş ve bu gibi eğlenceler Sanço Panza’nın hoşuna gitmiyordu. Efendisini vazgeçirmeye çalıştı fakat başarılı olamadı.
— Sevgili efendim. Bu mel’un canavar ile savaşmak pek lazım mı? Şövalye kitaplarında yeri var mıdır böyle bir şeyin?
     Don Kişot cevap verdi:
— Sanço dostum, biz buraya ev sahibimize bir hizmette bulunmaya geldik, yan gelip keyif çatmaya değil!
— Bence, değirmen şekline bile girseler devler bin kat hayırlıdır bu yaban domuzundan. İnanın bana senyör, ben bu macerayı beğenmiyorum.
— Söyleye söyleye dilimde tüy bitti Sanço dostum, hiçbir şeye aklın ermiyor senin.
— Şövalye değilim de ondan Senyör.
     Don Kişot hâkim bir sesle:
— Önemi yok. Sen bana arkadaşlık ve icabında da yardım edeceksin, anlaşıldı mı?
— Anlaşıldı efendim.
     O gece Sanço’ya ağırlık bastı, uykusunda bir takım korkunç hayvanların kendisine saldırdığını gördü. Bunlar yaban domuzu biçiminde bir takım korkunç hayvanlardı fakat insan gibi konuşuyorlar ve Sanço’ya şöyle söylüyorlardı:
— Sana gösteririz bize sataşmak nasıl olurmuş? Sen bizi öldürmek istersin ha!
     Köylü:
— Hayır! Vallahi bunu isteyen ben değilim, diye inliyor ve kan ter içinde uykudan uyanıyordu. İçinde büyük bir sıkıntı vardı. Karısını düşünüyor:
— Ah sevgili karıcığım, birbirimizi görecek miyiz? Sen yatağımızda rahat rahat uyku çekerken talihsiz kocan canavarlarla boğuşmaya hazırlanıyor, diyordu.
     Don Kişot, sabah erkenden Sanço’nun penceresinden başını uzattı, köylüyü uykusundan uyandırdı ve öfkeli öfkeli bağırdı:
— Şu hale bakın! Sen ava böyle mi hazırlanırsın miskin herif?
     Sanço derin derin içini çekti:
— Ben bütün gece hazırlandım o işe. Daha şimdi gözümü yumdum.
     Adamcağız yatağından kalktı ve dükün bir gün önce vermiş olduğu yeşil kadifeden av elbisesini giydi. Şatonun avlusunda avcılarla buluştuğu zaman yüzünden düşen bin parça oluyordu. Davetlilerden bir çoğu şimdiden atlarına binmişlerdi. Uşaklardan biri Sanço’nun altına güzel bir at çekti. Adamcağız:
— Beni kim sanıyorsunuz? Hatırınız kalmazsa ben eşeğime bineyim.
     Az sonra kafile hareket etti ve çok geçmeden avın yapılacağı ormana vardılar. Dük davetlilerini kendi eliyle yerlerine yerleştirdi. Köpekler salıverildi. Köpekler yaban domuzunun izlerini hemencecik buldular ve arkasından büyük bir gürültü kopardılar.
     Dük ile düşes, Don Kişot ve Sanço’nun yakınında bir yere yerleştiler. Şövalye zırhını giymiş, tolgasının siperini indirerek yüzünü örtmüş, mızrağını eline almıştı. Fakat çizgileri çekilmiş yüzü, bembeyaz olmuş suratı ile tir tir titreyen zavallı Sanço daha acayip bir haldeydi ve düşes başını onlardan yana çevirdiği zaman gülmekten kendini alamıyordu. Sanço’ya kısa bir kargı vermişlerdi. Adamcağız bunu nasıl tutacağını bilemiyor ve en küçük bir tehlike kokusu sezer sezmez atıp kaçmaya hazırdı. Orman, köpek havlamaları ve canavarları avcılar tarafına doğru sürüp koşuşturan  adamların haykırışları ile inlemekteydi. Birdenbire Don Kişot’un yakınında büyük bir gürültüyle dallar kırılmaya başladı, azgın bir canavar önüne geleni yıkıp devirerek ona doğru gidiyor gibiydi. Bir an sonra bir çalılığın içinden fırlayan korkunç bir yaban domuzu şövalyenin üstüne saldıracaktı.
     Seyis bunu görünce:
— Aman Senyör, diye haykırdı. Utanıp sıkılmayı bırakarak elindeki kargıyı attı, bir ağaca koştu ve olanca hızı ile gövdesine tırmanmaya başladı. Bir solukta ağacın en alçak dallarının birine yetişip yakalamıştı; fakat tam kurtulacağı an yanlış bir hareket yaparak dalın üstünden kaydı; onu tekrar tutmaya çalıştı, başaramadı ve korkunç bir haykırışla yere yuvarlandı.
     Don Kişot o esnada cesaretle domuza saldırmıştı. Mızrağını havyanın böğrüne sokmayı başardı fakat o sert bir hareketle kendini kurtardı ve burnuyla öyle bir vurdu ki şövalyeyi üç beş adım uzağa fırlattı.
     Böğründen kanlar akan domuz tepeden tırnağa demirlere sarınıp bürünmüş bir adamla dövüşmek istememiş olacak ki Sanço’nun tırmandığı ağaca doğru koştu.
     Tesadüf kimi vakit çok hayırlı işler yapar. Olacak bu ya, o gün de Sanço’ya böyle bir lütufta bulundu. Sanço’nun ağaçtan düşmekte olduğu saniyede domuz onun altından geçiyordu. Adamcağız bir yastığa düşer gibi hayvanın sırtına düştü ve oradan yere yuvarlandı. Bu yastığın kuş tüyü yastıklar gibi yumuşak olmadığına şüphe yoktu fakat köylü bunun asla farkında olmadı. O sırada dük koşa koşa gelip yetişmiş ve en can alıcı yerine sapladığı bir mızrakla domuzun işini bitirmişti. Düşes de onun arkasından gelmekteydi. Fakat o kadar gülüyordu ki adeta yürümekte zorluk çekiyordu.
     Sanço ayağa kalkmaya cesaret edemeyerek yattığı yerde inliyordu:
— Ben mutlaka öldüm. Hiçbir yerimde hayır kalmadı. Son nefesimi vermek üzereyim. Allah’a ısmarladık sevgili karıcığım. Allah’a ısmarladık senyör şövalye. Ben ne halt ettim de senin peşine takıldım.
     Düşes bağırdı;
— Sanço, Allah aşkına sus. Bizi gülmekten bayıltacaksın. Biraz sakin ol kuzum!
     Dük, Don Kişot’u yattığı yerden kaldırmaya gitmişti. Sonra seyisin yanına döndü:
— Yasasın Sanço! Günün kahramanı odur! Bir ağacın üstünden canavarın üstüne atlayarak onu öldürdü. Dünya bu kadar cesur bir seyis görmedi.
     Köylü nihayet etrafını görecek hale geldi. Gözlerini iri iri açarak etrafına bakındı, birkaç adım ötede kanlar içinde yatan yaban domuzunu gördü ve ayağa kalkarak kaçmaya çalıştı. Dük onu elinden tuttu.
— Nereye gidiyorsun Sanço?
— Ah monsenyör! Ah monsenyör!
     Düşes:
— Gitme Sanço. Görüyorsun ki domuz ölmüştür. Onu öldüren sensin.
     Sanço’nun hayreti onu daha fazla güldürdü. Adamcağız bir türlü aklını başına toplayamıyordu.
     Hayvanın Don Kişot’tan bir mızrak, dükten bir kargı yediğine şüphe yoktu. Fakat herhalde kendi de bir şeyler yapmış olmalıydı. Değil mi ki herkes öyle söylüyordu; o halde şüphe etmeye sebep yoktu.
     Ormanın dört bir tarafından avcılar geliyordu. Olayı onlara da anlattılar. Herkes günün kahramanını tebrik ediyordu. Köylülerin ekinlerini talan eden bu uğursuz canavarı öldürmek az şey miydi? Dük gülerek ;
— Sanço için bir zafer alayı tertip etmeli, dedi.
     Sanço:
— Aman monsenyör, zahmete ne lüzum var? dedi.
     Düşes ilave etti:
— Yok yok. Bu bizim vazifemiz.
     İri yarı iki delikanlı seyisi omuzlarına aldılar ve avcıların etrafında koşturmaya başladılar. Köylü bağırıyordu:
— Durun Allah’ınızı severseniz durun, düşüreceksiniz beni. Eşeğimin üstüne bindirin yeter.
     Sanço delikanlılardan birinin başına sarılıyor, düşesin gülmekten gözlerinden yaşlar geliyordu.
     En sonunda delikanlılar Sanço’yu eşeğine bindirmeye razı oldular ve dük bütün misafirlerini ormanın açıklık bir yerinde yemeye davet etti. Oraya geniş bir çadır kurulmuştu. Yemeğin devamı müddetince seyisin cesaretinden başka bir şey konuşulmadı.
Dük onu sofranın şeref yerine oturtmuştu. Köylü gördüğü hürmetten dolayı gurur duyuyordu. Yemeğin ortasına doğru dük:
— Dostum, sizin kahramanlığınız mükafatsız kalamaz.
     Bu sözlerden pek bir şey anlamayan Sanço:
— Ah monsenyör çok lütufkârsınız, diyordu.
— Sanço, şehirlerimden birinin idaresini size emanet etmek istiyorum. Allah’tan sonra oranın sahibi siz olacaksınız.
     Köylü:
— Sevgili adama kavuşuyor muyum! diye bağırdı.
     Herkes gülmekten kırılıyor, Sanço bayram ediyordu. Oturmamış olsaydı sevincinden oynardı.
     Dük:
— Evet adanız, dedi. Bu şehrin etrafına çukurlar kazdırıp onu bir ada haline getirmenize hiçbir engel yoktur.
— Ah monsenyör.
     Sanço’nun sevinci o kadar büyüktü ki efendisine kaba göründü:
— Sanço, Dük hazretlerine büyük lütuflarından dolayı teşekkür etmelisin. Sonra da böyle bir şerefe layık olduğunu hal ve hareketlerinle ispat etmelisin. Bir şehrin valisi olmak o demektir ki…
     Sanço onun sözünü kesti:
— Ah monsenyör! Er geç bir adaya sahip olacağımı biliyordum. Siz prenses Dulcinee’yi düşünürken, ben de hep onun rüyasını görüyordum. Senyör şövalye siz benim yanımda oturmaya gelmelisiniz. Size bir saray yaptırırım. Berber Nikola’yı, papazı, karım Janet ve çocukları getiririz…
     Zaman çok çabuk geçiyor ve kimse şatoya dönmeyi aklına getirmiyordu. Sanço Panza’nın saf sevinci herkesi eğlendirmekteydi. Yalnız Don Kişot’un suratı asık ve mahzundu. Düşes ona yaklaşarak bu mahzunluğun sebebini sordu.
     Şövalye:
— Yakında başka maceralara doğru yola çıkmam gerektiğini düşünüyorum da ondan, dedi.
— Sizi buradan kovan mı var senyör şövalye? Bir zaman daha bizimle beraber kalın. Sizi aramızda görmekten pek memnun oluyoruz.
     Şövalye derin derin içini çekti;
— Ben sizden daha fazla memnunum emin olun. Fakat sevgilim Dulcinee’mi düşünmemeli miyim? Sihirbaz Freston’un büyüsünü bozmak, onu eski haline getirmeye çalışmak benim vazifem değil midir?
     Düşes manalı bir gülümseme ile:
— Belki bu işi burada yapmanın çaresini bulursunuz, dedi.
     Akşam olmaktaydı. Don Kişot şatoya dönmeyi istiyordu. Fakat dük bunu aklından bile  geçirmiyor gibiydi. Dalgın görünüyor, saatlerin geçtiğini anlayamıyordu. Don Kişot birdenbire etrafa kulak kabarttı. Uzakta, ne olduğunu anlayamadığı bir gürültü işitiyor gibiydi.
     Dükün etrafındaki avcılardan biri:
— Nedir bu ses acaba? dedi.
     Herkes dinledi; dük yavaşça mırıldandı:
— Allah Allah! Ormanda borular çalınıyor. Nedir bunun manası acaba?
     Dük hayret eder gibi görünüyordu fakat seslerin ne olduğunu bildiğine hiç şüphe yoktu.
     Don Kişot:
— Evet boru sesleri. Bir ordu geliyor.
     Düşes korkar gibi yaparak:
— Belki de düşmanlardır, dedi.
     Don Kişot cevap verdi:
— Hiç korkmayın madam. Benim yenemeyeceğim düşman yoktur. Ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar biz onları darmadağın ederiz Sanço’yla.
     Ama Sanço pek rahat görünmüyordu. Don Kişot ona:
— Haydi dostum, atlarımıza binelim ve savaşa hazır olalım.
     Sanço içini çekti:
— Senyör şövalye, bunlar sahiden düşman mı acaba; bize bir kötülük etmek istedikleri muhakkak mı? diyordu.
     Fakat yine de efendisinin arkasından çadırdan çıkmaktan geri durmadı. Dük ile avcılar onları takip ettiler.
     Ormanın her tarafında korkunç savaş borazanları ötüyor ve bunlar çadırın bulunduğu meydanlığa yaklaşıyorlardı. Ayrıca trampet gümbürtüleri de duyulmaya başlamıştı. Nihayet ince ince düdük sesleri de bunlara katılınca ormanın esrarlı konseri tamam oldu ve ortalığı dehşet kapladı.
     Çok geçmeden ağaçlar arasında ışıklar koşuşmaya başladı ve bütün mızıka sesleri birden bire kesildi. Bu sessizlik daha da korkunçtu. Don Kişot’un etrafında bulunanların tüyleri ürperiyor, dizlerinin bağı çözülüyordu.
     Çok uzakta bir borazan vahşi bir hazır ol borusu çaldı ve sustu.
     Don Kişot yanında duran düke:
— Düşman yaklaşıyor, dedi. Asla korkmayın büyük prensim. Onları nasıl yerin dibine sokacağımı biliyorum.
     Eşeğine binmiş olan Sanço:
— Allah’ım sen imdadımıza yetiş, diyerek yaprak gibi titriyordu. Ne olacak halimiz? Hiç değilse efendimin biraz aklı başında olsaydı… Tek başına böyle bir kalabalığa saldırmak olacak şey mi?
     Don Kişot:
— Sanço dostum, hazır mısın? diye sordu.
     Köylü:
— Ah senyör, benim şövalyelere karşı silah kullanmamın usule uygun olmadığını söyleyen siz değil misiniz?
— Sanço dostum, dük hazretlerinin sana bir şehrin idaresini emanet ettiğini unutuyorsun. Şimdi artık şövalyelerle dövüşebilirsin. Senden çok şeyler bekliyorum. Kılıcını kınından çıkar ve önüne gelene vurmaktan çekinme.
     Sanço, yarı ölmüş bir halde efendisine itaat etti. Alayın önünde birden bire bir gürültü oldu ve şeytana benzeyen kapkara bir haberci Don Kişot’un önünden geçti. Sonra dük ile misafirlerini görerek elindeki bir borudan korkunç sesler çıkardı.
     Dük ona doğru bir adım atarak:
— Dur! İn misin cin misin? Ormandan geçen bu kimseler kim oluyorlar. Bu korkunç mızıka kimin için çalıyor?
     Haberci korkunç bir sesle cevap verdi;
— Ben şeytanım. Ormandan gelenler benim arkadaşlarımdır. Aslanlar Şövalyesi adında bir gezici şövalyeyi arıyorum ki asıl adı Don Kişot’tur. Beni arkamdan gelmekte olan sihirbazlar gönderdiler. Kendileri onun sevgilisi prenses Dulcinee de Toboso’yu bir zafer arabası içinde buraya getiriyorlar. Kavalye Montesinos prensese arkadaşlık etmektedir. Kahraman şövalyeye sevgilisine yapılmış olan büyüyü nasıl bozabileceğini öğretecek olan bu kavalye Montesinos’tur.
— Siz gerçekten şeytansanız Don Kişot’u nasıl tanımıyorsunuz? O bu dakikada karşınızdadır ve size bakıyor.
     Şeytan cevap verdi:
— İlk bakışta kendisini tanımamış olduğumu sanır mısınız? Fakat tanımazlıktan geldim çünkü ben onu o kadar kahraman bir insan olarak biliyorum ki, kendisine getirdiğim mesajı söylemek için ağzımı açmama meydan bırakmadan beni kazığa çakmasından korktum.
     Don Kişot mızrağını kaldırarak ona doğru bir adım attı:
— Söyle bakalım ey Şeytan! Bana bir haber getirdiysen hemen söyle. Yalnız hakikati söylemezsen vay haline! Seni yakalamak için cehenneme gitmek gerekse de giderim.
     Şeytan alay ederek cevap verdi:
— Hiçbir şey beni daha fazla sevindirmez. Değil mi ki sen Don Kişot’sun, bil ki beni sana Montesinos gönderiyor; biraz sonra sevgilin Dulcinee de Toboso’yu göreceksin. Onu gerçekten seviyorsan büyüyü bozmak çaresini öğreneceksin. Kımıldamadan burada bekleyeceksin; hiçbir şeye hayret etmeyeceksin.
     Şeytan bunları söyledikten sonra borazanını aldı ve ormanı uğursuz yankılarla sarsan vahşi bir çağırış sesi çıkardı. Sonra bir duman halinde eriyormuş gibi kayboldu.
     Herkes hayret içindeydi. Fakat Sanço’nun hayreti herkesinkinden daha fazlaydı çünkü Dulcinee’ye yapılan büyük masalı kendi uydurmuştu. Belki de düzenbazlığı meydana çıkacak ve o gün domuz avında gösterdiği kahramanlığın sağladığı faydaları birdenbire elinden kaçıracaktı. Vali tayin ettiği adamın, Dulcinee’nin sihirbazlar tarafından köylü kızına çevrilmiş olduğunu söyleyerek efendisini aldattığını öğrenirse dük ne yapardı?
     Dük, Don Kişot’a yaklaşarak sordu:
— Bu şeytanları beklemeye karar verdiniz mi senyör Don Kişot?
     Şövalye cevap verdi:
— Ona ne şüphe! Elbette bekliyorum. Değil mi ki Dulcinee’yi kurtaracağım; karşıma cehennemler çıksa bir adım geri çekilmem.
     Bu kahramanca sözleri işitenler hayretten parmaklarını ısırıyorlardı.
     Orman tekrar sessizliğine dalmıştı. Meydanlığı kuşatan ağaçlar içinde ara sıra birkaç ışık beliriyor, fakat görünmeleriyle kaybolmaları bir oluyordu.
     Avcılardan biri:
— Gelmeyecekler, dedi.
     Öteki:
— Don Kişot’tan korkuyorlar, diye cevap verdi.
     Şövalye:
— Cesaretleri varsa gelsinler, dedi. Meydan açık, gelecekleri varsa görecekleri de var.
     Don Kişot bunları söyler söylemez ormanda bir gürültü koptu. Meşe ağaçlarıyla dolu bir yük arabası geliyor gibiydi. Aynı zamanda çalılıklar içinde boğaz boğaza bir savaş başlamış sanılabilirdi. Gecenin karanlığı korkunç haykırmalarla yırtılıyordu. Borular, borazanlar ve trampetlerin vahşi musikisi tekrar başlamıştı.
     Ormanın ağaçları top patlamasına benzer gürültülerle sarsılıyordu. Orada bulunan bütün insanların tüyleri dimdik olmuştu. Şüphe götürmez kahramanlığına rağmen Don Kişot’un kendisi de heyecanlar içindeydi. Onun arkasında Sanço ecel terleri döküyordu. Bu dakikalarda bu korkunç durumdan kurtulmak için valisi bulunduğu adayı seve seve verirdi. Hiçbir şey görmemek için gözlerini kapıyor, yeni doğmuş çocuk viyaklamasına benzer sesler çıkarıyordu. Etrafındakilerin birdenbire bağrıştıklarını işitti:
— Aman şuraya bakın, ne görülmemiş şey!
     Merakı korkusuna üstün gelerek gözlerini araladı. Ormandan kara örtülere bürünmüş altı öküzün çektiği bir büyük yük arabası çıkmaktaydı. Hayvanların boynuzlarında birer meşale yanıyordu. Arabanın arka tarafında bir taht yükseliyor ve üzerinde kar gibi beyaz sakallı bir ihtiyar oturuyordu. Arkasına uzun bir kara elbise giymişti. Arabayı ellerinde uzun bir sırık sallayan iki şeytan çekiyordu. Alay Don Kişot’un önünden geçerken ihtiyar tahtından kalktı, şövalyeye azametli bir selam vererek mezardan çıkar gibi bir sesle:
— Ben sihirbaz Lirgande’um, dedi.
     Don Kişot cevap vermeye vakit bulamadı çünkü ormanın içinden tıpkısı tıpkısına benzeyen bir ikinci araba çıkıyordu. Şövalyenin önüne gelince onun içindeki ihtiyar da kuvvetli bir sesle:
— Ben tanınmamış Urgande’nin dostu sihirbaz Alkif’im, dedi.
     Sonra bir üçüncü araba göründü ve göz kamaştırıcı ışıklar içinde onun tahtına oturmuş olan ihtiyar da, Don Kişot’un üzerine atılmak ister gibi yumruklarını sallayarak bağırdı:
— Şövalye, ben senin durup dinlenmeden taklide çalıştığın Amadis de Gaules’ün can düşmanı büyük sihirbaz Arcalaus’um. Bunu böylece bilmiş olasın.
     Üç araba yollarına devam ederek tekrar orman için de kayboldular. Az sonra çok hafif ve hoş bir mızıka sesi işitildi ve bir dördüncü araba göründü. Onu uçları yere değen ipek haşalarla örtülü on iki dişi katır çekiyordu. Katırlardan her birinin üstüne uzun siyah mantolu, gözlerine kadar inmiş siyah başlıklı keşişe benzer bir insan binmişti. Her biri elinde yanan bir meşale sallamaktaydı. Arabanın kendisi öncekilerden daha büyüktü ve üzerinde göğün karanlıklarına doğru kaldırılmış meşaleler taşıyan on iki keşiş daha vardı. Arabanın arkasına bir taht kurulmuş ve üstüne gümüş sırmalı bir elbise giymiş genç bir kız oturtulmuştu. Yüzü bir ipek peçe ile örtülüydü; fakat çok güzel olduğu ve yaşının yirmiyi geçmediği anlaşılıyordu. Yanında uzun bir mantoya bürünmüş siyahlı bir hayalet durmaktaydı.
     Araba Don Kişot’un önünde durdu. Kızın bekçisi mantosunu açtı; etleri tamamıyla dökülmüş bir iskelet meydana çıktı. Dük onu görünce dehşete kapıldı ve dişleri arasından;
— Kim olsa gerek bu korkunç mahluk!
     Mızıka durunca iskelet alev saçan boş gözlerini Don Kişot’a çevirdi ve bağırdı:
— Şövalye benden korkmalısın. Ben sihirbazlar kralı Merlin’im. Sevgilin Dulcinee’nin imdadına yetişmek için cehennemden çıktım. Bilesin ki, can düşmanın Freston’u kahrettim. O artık sana hiç bir kötülük edemez. Fakat ilk önce sevgilin Dulcinee’yi büyünün tesirinden kurtarmalıyız. O şimdi benim elimdedir. Kendisini cehennemin en derin köşesine götürmeye hazırım.
     O bunları söylerken geniş bir kefene bürünmüş bir kavalye çıkageldi ve bağırdı;
— Ben kavalye Montesinos’um. Ey kudreti önünde baş eğdiğim sihirbazlar kralı Merlin! Dinle beni.
     İskelet gök gürler gibi bir sesle:
— Ne söyleyeceksin? dedi.
— Ben Don Kişot’a sevgilisi Dulcinee’yi büyünün tesirinden kurtarmanın çaresini öğretmeye geldim. Beni dinleyeceğini umarım.
— Söyle kavalye! Bulduğun çareyi bize anlat. Aklım yatarsa Dulcinee’nin büyüsünün bozulmasına razı olurum. Olmazsa onu, söylediğim şekilde cehenneme götüreceğim.
— Çaremi beğeneceksin, eminim. Don Kişot’un kahraman seyisi Sanço Panza, çıplak eti üzerine üç bin altı yüz kamçı yemeyi kabul etsin; sen de Dulcinee de Toboso’yu serbest bırak.
     Sanço:
— Ne söylüyor o herif? Ben kamçı dayağı mı yiyecekmişim?
     Don Kişot kuru bir sesle:
— Sus Sanço, dedi.
— Nasıl susarım Senyör! Dayağı yiyecek benim. Siz kendiniz için böyle bir muameleye razı olur musunuz? Senyör Merlin prenses Dulcinee’nin büyüsünü bozmak için başka bir çare bulamazsa onu istediği yere götürsün.
     Don Kişot bu saygısız konuşmayı dinlemeye razı olmadı ve bağırdı:
— Vay rezil, alçak, tabansız köylü vay! Seni bir ağaca asmalıyım ve insan gibi konuşmasını öğretmek için sana kendi elimle değil üç bin altı yüz, beş bin kamçı atmalıyım.
— Aman senyör, ne yapıyorsunuz?
— Dulcinee’mi büyüden kurtarabileceğin için dünyanın en mutlu adamı olman gerekmez mi? Bu şerefin sana nasip olması az saadet midir?
— Bu şerefi ne diye kendiniz kabullenmiyorsunuz? Ben kendi hesabıma reddediyorum onu. Benim şerefim bana yeter.
     Şövalye öfkesinden titreyerek haykırdı:
— Seni edepsiz cahil, seni rezil ukala, seni ahlaksız!  Kavalye Montesinos bir hareketle Don Kişot’u susturdu ve sihirbaz Merlin kendisine yapılan teklife cevap verebildi:
— Kavalye Montesinos. Bu çareyi beğendim. Çok kahraman Sanço kendi eliyle çıplak etine üç bin altı yüz kamçı vurmaya razı olursa, ben de Dulcinee’yi serbest bırakmayı kabul ederim. Kamçıların başka biri tarafından atılmasını kabul ederse sayıyı yarıya indirmem de mümkündür. Şunu da eklemeliyim ki, Sanço bu kamçıları canı istediği zaman yemekte serbest olacaktır. Fakat o takdirde Dulcinee arafta bir yere kapatılıp bekletilecek ve üç bin altı yüz kamçı tamam olunca hürriyetine kavuşacaktır.
     Sanço heyecanla cevap verdi;
— Ne şimdi, ne sonra, ne başka zaman, ne üç bin altı yüz, ne bin sekiz yüz kamçı! Bu kefareti kabul etmek için hiçbir sebep görmüyorum ben. Efendim isterse kendi çeker bu ceremeyi. Bu işte bir çıkarım yok benim. Ben prensesin babası mıyım, kocası mıyım? Yağma yok. Başka biri razı olsun dayağa! Bu şeref bana gelmez; pek fazladır benim için.
     Bu sözler üzerine aralarındaki kadın tahtından kalktı ve yüzünü saklayan peçeyi açarak heyecandan titreyen bir sesle bağırdı:
— Ah zalim, ah maskara seyis! Ah eşi görülmemiş nankör ve korkak adam! Senden istenen şey nedir ki, kabul etmiyorsun! Kendini örümceklere, akreplere yedirmeyi teklif etmiyorlar ya sana! Kaynar zeytin yağı kazanına at kendini demiyorlar ya sana! Üç bin altı yüz kamçıdan ne olur? İspanya’da bir tek keşiş yoktur ki, her ay bunun en aşağı iki misli kamçı vurmasın vücuduna…
— Öyledir madam öyledir, fakat…
— Sus sefil korkak! Benim ebedî olarak cehennemde solacak güzelliğimi de düşünmüyor. Yol yol yanaklarımı oyacak şu göz yaşlarına bak, senin yüzünden parlaklığını kaybedecek şu yıldızlardan daha parlak gözlere bak. Ah kalpsiz canavar! Benim için istenen bu küçücük şeyi yapamayacak olduktan sonra utancından geber! Benim güzelliğime ve ıstıraplarıma acımıyorsan bari efendinin gözünden düşmekten kork, onun kederinden utan. Ey tavuk yürekli barbar, gel şu işe razı ol da efendini sevindir. Onu bu zalim kararsızlık içinde bırakma. Etinin ve derinin kolayca tahammül edeceği bu hafif kamçıcıkları kabul ediver ne olur? Hele bir etrafına bak, herkes yalvarıyor sana.
     Dük:
— Sanço dostum, bundan daha doğru söz olamaz, dedi. Hiç kimse anlamıyor sizin bu kaçınmanızı, bu nazlanmanızı.
     Sanço:
— Ah büyük prensim! Sizin adaletinize ve sağduyunuza sığınıyorum. Tanımadığı bir kızın güzel gözleri için kendine kamçı attıran yahut atan bir vali yeryüzünde görülmüş müdür?
     Dük sert bir tavırla cevap verdi:
— Benim valilerim böyle arzuları daima iyi karşılarlar. Valiler tarihinde bundan çok daha küçük şeyler için kafalarını kestirmeye razı olanlar bilirim ben. Fakat kimse sizden ölmenizi istemiyor Sanço. Sırtnıza yiyeceğiniz birkaç kamçının büyük zararı olmaz. Keselim artık bu bahsi. Sanço dostum, ya bu işe razı olacaksın, ya valilikten vazgeçeceksin. Hiçbir gözyaşı karşısında merhamete gelmeyen, sihirbazların en akıllı uslusunun nasihatini kabul etmeyen bir vali görülmüş müdür? Hayır, hayır! Ya kamçıları başkasından yemeye razı olacaksınız ya bu işi kendi elinizle yapacaksınız yahut da vali olamayacaksınız Sanço dostum.
     Zavallı köylü pusulayı şaşırmış bir halde inledi:
— Monsenyör, bu büyük davayı iyice bir düşünmem için bana iki gün mühlet verilemez mi? diye sordu.
     İskelet:
— Hayır, kararınızı hemencecik vermelisiniz. İnanın bana, bu üç bin altı yüz kamçının size bir zararı dokunmaz. Arada sırada bir parça kan çıkarsa sıhhatiniz için iyi olur. Kan boğmasından ölmek tehlikesinden kurtulmuş olursunuz.
— Dünyadaki doktorlar yetmiyorlar mı ki, bu işe sihirbazlar da karışıyorlar. Siz de bana inanın senyör Merlin. Sıhhatimle meşgul olmayın. Ben kendimi korumasını bilirim.
     Kavalye Montesinos o zaman Sanço’ya döndü :
— Latife yeter artık seyis efendi! Teklifimi kabul ediyor musunuz? Dulcinee de Toboso’yu büyüden kurtarmaya razı oluyor musunuz? Evet mi, hayır mı?
     Sanço Panza içini çekti:
— Değil mi ki, herkes dayağı benim yememe taraftar, ne yapalım, katlanacağız. Fakat kamçıları ben kendim atacağım; istediğim günde, istediğim yerde, istediğim saatte atacağım. Kimse bana vaktin geldiğini haber vermeyecek.
     Merlin cevap verdi:
— Nasıl istersen öyle olsun. Fakat geciktirmemeni rica ederim çünkü ne kadar acele edersen o kadar iyi olur. Şerefin üzerine söz veriyorsun değil mi?
     Sanço boynunu büktü :
— Ne çare, öyle olacak. Veriyorum…
     Bunun üzerine çalgılar tekrar başladı ve toplar atıldı.  Kavalye Montesinos atını dört nala sürdü, sihirbaz Merlin tekrar kara mantosuna büründü ve Dulcinee’nin arabası hareket etti.
     Don Kisot atından sıçrayarak seyisini iki yanağından öptü. Herkes Sanço’yu tebrik etmekteydi. Adamcağazın kendini kamçılamakta acele etmesi için bir sebep yoktu. Birkaçı bu akşam olur, birkaçı yarın. Yahut da daha iyisi öbür gün işe başlar!
     Dük ile düşes, davetlileri ve iki kahraman misafiriyle beraber şatoya döndüler. Vakit sabahın üçünü bulmuştu. Sanço yastık vazifesi gören kaya parçasına kafasını koyduğu gibi uykuların en rahatına daldı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi