Don Kişot (25)

D

     Yirmi Beşinci Bölüm (Sanço Adasının İdaresini Eline Alıyor)
     Sanço kendini insanların en bedbahtı gibi görüyor ve durmadan sızlanıyordu. Düşes’i ve şatodaki kadınları kendine acındırmak için uzun nutuklar çekmekteydi fakat hiçbiri onu ciddiye almıyor ve kamçının onun vücuduna çok yarayacağını ağız birliğiyle söylüyorlardı.
     Bununla beraber Dük, büyük bir tören tertipledi ve bin altı yüz kamçıyı bir ay içinde tamamlayacağına söz verdikten sonra Sanço’ya valilik yetkilerini herkesin önünde teslim etti. Ayrıca sırtına bir de kaftan giydirtti ve başına kendi eliyle yaldızlı mukavvadan bir taç oturttu. Bu taç şehirde onun valilik alameti olacaktı.
     Fakat Sanço Panza yine de yanıp yakılmaktan geri durmuyordu.
     En sonunda bu şikayetleriyle şatodaki insanları o kadar bıktırıp usandırdı ki hep birden onun bir an önce şehrine gönderilmesini istediler.
     İki gün sonra heybetli bir alay düzenlendi ve Sanço başında mukavva tacı, sırtında kaftanı ile eşeğine bindi. Efendisinden ayrılmak ona çok zor geliyordu, ikisinin de gözleri yaş içindeydi. Don Kişot, seyisine bol bol nasihat verdi:
— Sanço dostum, seni yakında görmeye geleceğim. Belki de benimle beraber tekrar macera yollarına düşmeye razı olursun. Çünkü sevgili çocuğum, dünyada hiçbir şey insanları idare etmek sanatı kadar can sıkıcı ve yorucu değildir. Başına neler gelecek neler!
     Sanço:
— Korkmayın senyör, dedi. Göreceksiniz yüzümün akı ile bu işin içinden çıkacağım. Ben dün doğmadım! İnsanları idare etmeye gelince, bunu başaracağımdan eminim.
     Dük ve Düşes de ona pek çok iltifatta bulundular. Avluda iki sıra dizilmiş uşaklar hep bir ağızdan “yaşa” diye bağırdılar.
     Dük, Sanço’yu gönderdiği şehrin ahalisine de işi haber vermişti. Onun için valilik oyunu orada da, tıpkı şatoda olduğu gibi devam etti. Bu insanlar gülüp eğlenmeyi çok seviyorlar ve yeni valiyi parlak bir törenle karşılamaya hazırlanıyorlardı. Sanço epeyce yol gittikten sonra dukalık toprakları içinde aşağı yukarı bin nüfuslu bir şehre vardı. “Benim ada burası mı? diye sorunca, “Evet” diye cevap verdiler. Adı Barataya idi.
     Sanço’nun geldiği haber alınmıştı. Şehrin kapılarına varır varmaz halk onu karşılamaya geldi ve candan alkışladı. Kiliselerin çanları alabildiğine çalıyor, evler duvarlara asılmış bayraklar ve halılar altında kaybolmuş görünüyordu.
     Silahlı adamlar onu hemen atından indirdiler ve alay halinde kiliseye götürdüler. Sanço, Tanrı’ya teşekkür ettikten sonra dışarıya çıkınca şehrin ileri gelenlerinin kendisine doğru geldiklerini gördü. Nutuklar ve dualarla saygılarını sunduktan sonra ona şehrin anahtarlarını teslim ettiler.
     Bu törenlerden sonra Sanço sarayına götürüldü. Yeni vali, sarayı umduğu kadar güzel bulmadı fakat yine de kendisine bol bol yeteceğini düşündü. Zevkle döşenmiş büyük bir konaktı. Salonlardan biri adalet divanı şekline sokulmuştu. Sevimli halk onu ilk önce oraya götürdü. Dük’ün, Sanço’ya yaverlik eden kâhyası onun biraz şaşırdığını görünce:
— Ekselansları hayret buyurmasınlar, şehrin âdeti budur. Yeni vali vazifeye başlar başlamaz bir iki davaya bakar. Vereceği hükme göre halk da onun aklı başında bir vali olup olmadığını öğrenir.
     Köylü ağır bir tavırla cevap verdi:
— Bu tür âdetlerin aleyhinde söz söylemekten çekinirim. Hakikatte bu şehrin ahalisini çok aklı başında buluyorum. Kendilerini takdir ederim. Bana istedikleri soruyu sorsunlar, aklımın erdiği kadar cevap veririm.
     Sanço herkese sempatik görünüyordu fakat çoğu kişi, makasla eğri büğrü kırpılmış sakalına ve nasırlı çiftçi ellerine hayret ediyordu. Birkaç kişi Dük’e karşı homurdanmaya başladılar:
— Bu vali, tabanı yarık bir köylü. Efendimizin onu başımıza getirmesi ve bütün yetkileri eline vermesi bizimle alay etmek değil midir? Fakat ötekiler bu adamları hemen susturdular:
— Susalım. Dinleyelim. Bakalım bu adam nasıl hükümler veriyor.
     İki kişi divan salonuna girmiş ve Sanço’nun kurulup oturduğu kürsüye yaklaşmıştı. Kötü bakışlı bir köylü olan bir tanesi bağırdı:
— Adalet istiyorum. Bu herif namussuzun biridir.
     Öteki ses çıkarmıyor, onu dinliyordu. Elinde bir makas vardı; kılık kıyafeti bir terzi olduğunu gösteriyordu.
     Sanço birincisine:
— Susun! Rahat durun. Hakkınız varsa sizi haksız çıkarmam. Bana itimat edin.
     Sonra ötekine döndü ve sordu:
— Söyleyin bakalım dostum, mesele nedir?
— Monsenyör, bu çiftçi dün sabah dükkânıma geldi. Bana bir kumaş gösterdi ve ondan bir başlık çıkıp çıkmayacağını sordu. Kumaşı ölçtüm ve “çıkar” diye cevap verdim. Bu adamın ne düşündüğünü bilmiyorum. Belki de kendisini aldatmak ve kumaşın bir parçasını çalmak istediğimi sanıyordu. Çünkü hemen arkasından şüpheli bir tavırla bir yerine iki başlık çıkıp çıkmayacağını sordu. Nasıl bir adamın karşısında bulunduğumu anladım ve kumaşı yeniden ölçtükten sonra, arzusu üzere iki başlık yapmayı kabul ettim. O cevabı alır almaz üç, sonra da dört başlık istedi. Her defasında kumaşı ölçüyor ve “O da olur!” diyordum. En sonra başlıkların sayışım beşe çıkardı. Yine “peki” dedim. Şimdi iş bittikten sonra kumaşının parasını ödememi yahut da olduğu gibi geri vermemi istiyor.
     Sanço köylüye:
— Bu adamın söyledikleri doğru mu? dedi.
     O cevap verdi:
— Doğrudur monsenyör. Şimdi bu namussuza emredin de bana yaptığı başlıkları göstersin.
     Terzi:
     “Neden göstermeyecekmişim?” diye hayret etti ve sağ elini önlüğünün altına sokarak beş parmağının beş ucundan beş başlık çıkarıp gösterdi.
     Terzi bir çıkışla:
— İşte beş tane başlık monsenyör! Eğer avuç içi kadar bir parça sakladıysam asılmaya razıyım. Lütfen birkaç bilirkişi tayin edin başlıkları ölçsünler. Yalan söylemediğim derhal meydana çıkacaktır.
     Herkes gülmeye başlamıştı. Sanço ise gülümsemeye bile tenezzül etmedi ve hükmünü vermek için bir an düşündükten sonra:
— Köylünün kumaşını, terzinin dikiş parasını kaybetmesine hükmediyorum. Başlıklar da fakir çocuklara verilsin. Bebek oyuncağı yapıp eğlenirler.
     Salonda bulunanların hepsi yeniden güldüler ve birçoğu yeni valinin aklını beğendiler. İkinci olarak Sanço’ya, hemen dinlenilmelerini isteyen iki ihtiyar getirildi. Karnı çok acıkmış olmakla beraber, kabul etti.  İhtiyarlardan birinin elinde bir kamış baston vardı.
     Öteki söze başladı ve meseleyi anlattı:
— Monsenyör, bir süre önce ben bu adama on altın borç verdim, istediğim zaman geri vereceğini söyledi. Paraya ihtiyacım olduğu için dün kendisine gittim ve ödünç verdiğim altınları iade etmesini rica ettim. Beni kendisinden haksız vere para istemekle suçluyor. Altınları daha evvel verdiğini ve bana borcu kalmadığını iddia ediyor.
     Sanço ötekine sordu:
— Anlattığı şeyler doğru mu bu adamın?
— Doğrudur monsenyör.
— Şahit var mı?
     Parayı veren:
— Hayır monsenyör. Fakat rica ederim kendisine yemin ettiriniz. Altınları bana iade ettiğini yeminle söylesin, inanacağım. Yalan yere yemin etmeye cesaret edeceğini sanmıyorum bu adamın.
     Öteki sesini yükselterek;
— Yemin etmeye hazırım. Kendisine on altınını iade ettim. Bu ifademde ölünceye kadar ayak direyeceğim.
     Sanço:
— Söylediğin doğru mu? diye sordu.
— Evet monsenyör.
— O halde sağ elini kaldır ve yemini et.
     İhtiyar; tutuver şunu biraz, diye bastonunu ötekine verdi ve elini kaldırdı.
— Bu adamdan on lira borç almış olduğumu kabul ediyorum. Fakat sonradan elimle eline vermiş olduğuma yemin ederim.
     Vali bu yeminden memnun göründü ve ihtiyar tekrar bastonunu eline aldı.
     Sanço, alacaklıya:
— Bir diyeceğin kalıyor mu? diye sordu.
— Vallahi monsenyör değil mi ki bu kadar kolaylıkla yemin ediyor, çaresiz inanacağız. Onun dini bütün bir Hristiyan olduğunu ve kellesini kurtarmak için yalan yere yemin etmeyeceğini biliyorum. Bununla beraber bana paramı geri vermiş olduğunu hatırlamıyorum. Bir türlü çıkamayacağım bu işin içinden. İhtiyar bunları söyledikten sonra Sanço’ya bir derin reverans yaptı ve çekildi. Öteki tekrar bastonuna dayanarak onun arkasından yürüyor ve Sanço düşünceli bir tavırla ona bakıyordu.
     Birdenbire bir hareket yaptı ve iki ihtiyarı çağırdı. Sonra haç çıkararak yemin etmiş olan ihtiyara sordu:
— Şu bastonu verir misiniz bana?
— Buyurun monsenyör.
     Sanço bastonu aldı ve ötekine verdi:
— Alın dostum. Şimdi artık alacağınız kalmamıştır.
— Aman senyör, bu baston on altın eder mi?
— Eder dostum eder. İnanın bana. Delil isterseniz şöyle ortasından kırıverin.
     Öteki ihtiyar gülümsüyordu fakat keyfi pek yerinde görünmüyordu.
     Sanço birinin tereddüdünü, ötekinin endişesini görerek Dük’ün çok şaşırmış görünen kâhyasına döndü ve emretti:
— Haydi mösyö, şu bastonu alın da emrettiğim gibi kırıverin ortasından.
     Kâhya itaat etti. Salonda bulunanlar kırılan bastonun içinden on altın döküldüğünü görerek hayret ettiler. Kâhya, Sanço’ya paraların bastonun içinde bulunduğunu nasıl bildiğini sorunca o:
— Bir parça düşünmek lazım, dedi. Borçlu yemin edeceği zaman bastonu niçin alacaklıya verdi? Buna ne lüzum vardı? Demek ki bir parça düşünmek her zaman işine yarıyor insanın. Biri memnun, öteki utancından yerin dibine geçmiş bir halde iki ihtiyar kapıdan çıktılar. Herkes birbirine yeni valinin aklını övüyordu.
     Sanço o zaman:
— Bu törenlerin bitmiş olduğuna çok memnunum dedi. Çünkü kurt gibi acıktım. Bu adada yemek yemek âdet değil mi?
     Kâhya yemek saatinin yaklaştığını haber verdi ve onu büyük bir salonda kurulu bir sofranın başına götürdü. Üzerinde türlü türlü tabaklar dolup taşıyordu. Sanço bu güzel yemekleri görünce açlığı bir kat daha arttı. Adamcağız hemen sofranın başına çökmek üzereydi ki, iki uşak kollarına girerek onu banyo yapmaya götürdüler. Başından tacını, sırtından kaftanını alarak bol su ve sabun ile kafasını yıkadılar. Sanço, kâhyaya:
— Bu da mı buranın âdeti? diye sordu.
     Kâhya çok ciddi bir yüz ifadesiyle onu onayladı. Âdetler tamam olunca Sanço sofranın şeref sandalyesine oturdu ve bir memur onun peşkirini boynuna bağladı. O esnada salona bir adam girerek sofraya yaklaşmıştı. Elinde ince bir değnek vardı. Vali nefis mayonezli yumurtalara saldıracağı zaman adam hafifçe onun parmaklarına vurdu:
     Sanço hayretle:
— Ne oluyor? dedi.
     Yeni valinin özel hekimi olan adam:
— Lokman hekim fazla yumurtanın karaciğere çok zararlı olduğunu buyurmuştur, dedi. Bunun için bu tabağa dokunmanıza izin yoktur. Hemen götürsünler.
     Bir uşak sofraya yaklaştı ve birinci tabağı alıp götürdü.
     Sanço kendi kendine:
— Neyse ki geriye çok şey kalıyor dedi ve elini son derece iştah verici bir balık kızartması tabağına uzattı.
     Hekim sert bir tavırla:
— Yok hayır! Balıkların kılçıkları vardır, bunları yutmanın tehlikeli olduğunu bilmez misiniz Senyör? Her gün bu yüzden birçok insan ölüyor. Sizi uzun müddet başımızda görmek istediğimize göre bu tabağa da el sürmemeniz lazımdır. Ne duruyorsunuz? Götürsenize! Uşak tekrar geldi ve tabağı kaptığı gibi ortadan yok oldu.
     Sanço boynunu bükerek:
— Ne yapalım öyle olsun. Geriye tavuk ile kebap kalıyor.
— Monsenyör, rica ederim etlere de iltifat etmeyin. Çünkü sizin gibi insanlara etten daha zararlı bir şey olamaz. Bu geceden tezi yok bir felç, bir kalp durması yahut başka bir korkunç hastalıktan ölebilirsiniz Allah esirgesin. Bunun için bütün etlerin sofradan kaldırılmasını zorunlu görüyorum.
     Birkaç uşak sofraya üşüştüler ve ete benzer ne varsa bir anda sofradan uçtu.
     Vali:
— Hekim efendi, müsaade eder misiniz, dedi. Fakat hekim başı sert bir hareketle sözünü onun ağzına tıktı:
— Monsenyör, hayatınız bana emanet edilmiştir. Vazifem çok ağırdır fakat ne çare, elimden geleni yapacağım. Bana güvenin.
     Hekim değneğinin ucu ile birer birer zerzevat, meyve ve peynir tabaklarına dokunuyordu.
— Zerzevat ile meyvenin fazlası karın ağrısı yapar; peynir ise uykuyu kaçırır. Onun için yüksek müsaadenizle onları da men edeceğim. Ben sizin hekiminiz olarak kaldıkça bunları yemeyeceksiniz.
     Sanço alaycı bir tavırla:
— Öyleyse bana ne vereceksiniz sayın hekimbaşı? diye sordu.
— Efendimize iyice kurumuş ekmek ile bir testi saf su getirin.
     Zavallı vali öfkeden tıkanıyordu:
— Hay Allah belasını versin o hekimliğin de, hekimlerin de. Milleti açlıktan öldürecekler. Bana su içirmek ha!
— Şarabın içilmesinden ileri gelecek zararları pekala bilirsiniz Monsenyör. Sizi ölüm tehlikesinden korumak için kesin emirler aldım.
     Sanço birdenbire köpürdü:
— Siz alçak herifin birisiniz. Kuru ekmekle su ha!
     Hekimbaşı ellerini ovuşturarak:
— Elimden ne gelir monsenyör? Hayatınız bana emanettir.
     Vali tok bir sesle “Kâhya!” diye bağırdı.
     Kahkahalarını zorlukla tutan kâhya:
— Buyurun efendim. Ne emrediyorsunuz?
— Bu hekimi hemen karanlık bir zindana kapasınlar; kuru ekmek ve su perhizine yatırsınlar. Mademki sıhhat için en iyi perhiz bu imiş…
     Kâhya cevap verdi:
— Emrinizi yerine getiremeyeceğimize çok üzülürüz efendim. Ortalık kararınca cezaevinin kapıları kapanır, geceleyin hiç kimse oraya girip çıkamaz.
     Tam o sırada sokaktan büyük bir gürültü işitildi. Kâhya pencereden baktıktan sonra Sanço’ya:
— Dük hazretlerinin postacısı geldi, dedi. Birkaç önemli emir getirmiş olacak herhalde. Biraz sonra postacı soluk soluğa içeri girdi ve cebinden bir zarf çıkararak valiye uzattı.
     Sanço mektubu kâhyaya vererek:
— Bakın bakalım ne var? dedi.
     Kâhya yüksek sesle zarfın üstünü okudu:
— Baratarya adası valisi Don Sanço Panza hazretlerine; (kendisi yahut katibi tarafından açılacaktır.)
     Sanço:
— Katibim mi? Nerede benim katibim?
     Bir genç adam:
— Katibiniz benim Monsenyör. Mektubu okumamı emreder misiniz?
     Sanço cevap verdi:
— Ederim fakat bizi yalnız bıraksınlar. Çünkü bu mektup bana önemli görünüyor.
     Herkes hemen dışarı çıktı ve katip Dük’ün mektubunu okudu:
     “Düşmanlarınızın bu gecelerin birinde adanıza saldıracaklarını haber almış bulunuyorum. Sizi öldürmeye karar vermişlerdir. Onun için tetikte bulunmanızı rica ederim. Ayrıca birkaç kişinin de sizi hançerlemek yahut zehirlemek için adanıza girmiş olduklarını öğrendim. Başınıza bir felaket gelirse hayatım boyunca üzülürüm. Bu sebeple gözünüzü dört açmanızı rica ederin. Size verilecek yiyeceklere el sürmeyiniz. İhtiyaç hasıl olursa size yardım gönderirim. Alınması gerekecek tedbirleri sizin aklınıza havale ediyorum.”
     Sanço:
— Hay Allah! Al sana hiç yoktan bir mesele! İnsanlar beni niye öldüreceklermiş? Kime kötülük ettim ben? Beni açlıktan öldürmek isteyen o mel’un hekimden başka hayatıma kastetmek isteyen hiç kimse görmüyorum. Onun için bana bir mahpusa değil, kendi durumunda bir adama layık yiyecekler getirmesin! Hemen bu dakikada sofracı başına emrediniz. Sonra da dostum Dük hazretlerine cevap veriniz ki hürmetle ellerinden öpüyorum, kendisinin sadık kuluyum, beni merak etmesin. Adayı aramızda bulunacak kötü niyetli insanlardan temizlemek için bizzat kendim meşgul olacağım. Çiftçilerle zanaat sahiplerini korumak, asilzadelerin imtiyazlarını muhafaza etmek, iyi işler yapanları mükafatlandırmak, kötülük yapmaya kalkanları şiddetle cezalandırmak kararındayım. Dine hürmet edilmesi ve hayır sahiplerinin el üstünde tutulması en büyük arzumdur. Herkes ağız açmadan derhal bana itaat etmelidir çünkü valilik sıfat ve vakarına karşı en küçük hürmetsizlik edilmesine göz yummayacağım.”
     Katip bu sözleri not ediyor ve yeni efendisinin aklına bir parça şaşıyordu çünkü onu kendisine kafaca sakat ve tabansız bir adam diye anlatmışlardı.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz